Bazı resimler, bazı görüntüler, bazı anlar, bazı olaylar vardır ki, ne yakanızdan düşer, ne belleğinizden silinir, ne de gözünüzün önünden kaybolur. Yakarak, vurarak, bombalayarak kıyılan nice aydın, sanatçı, bilim insanı yukarıdaki tanımın sınırları içindedir…

Asım Bezirci’den Metin Altıok’a, Behçet Aysan’dan Muhlis Akarsu’ya, Nesimi Çimen’den Hasret Gültekin’e acımasızca kıyılan bu aydınlar, hasret kaldığımız ve yerleri dolmayan bu yazarlar 29 önce Sivas’ta, Madımak Oteli’nde yakıldılar…

O nedenledir ki Sivas katliamı aradan geçen yıllara rağmen hala dumanı tüten, hala boğazımızı düğüm düğüm eden unutulmaz bir kıyımın adıdır. Kuşkusuz ki! Aydın olmanın bedeli her ülkede ağırdır. Hele söz konusu az gelişmiş ülkeler ise, bu bedel çok daha ağır ve acımasızdır.

Şimdi Batı’dan bir örnekle fotoğrafın ön ve arka yüzünü değerlendirmeye çalışalım. Sonra da 2 Temmuz 1993’de Türkiye’yi yönetenlerin sözlerini anımsayalım!

Yer Fransa! Jean Paul Sartre, görüşlerini benimsemediği halde, sırf baskıları kınamak için, Mao’cu gençlerle birlikte Fransa sokaklarında gazete satar. Polis, gençlerle birlikte Sartre’ı da gözaltına alır. Haberi alan Devlet Başkanı De Gaulle, emniyet genel müdürünü arar ve şöyle der: “Derhal Sartre’ı serbest bırakınız. O Fransa’dır.” Üstelik De Gaulle sağcı, Sartre solcudur.

De Gaulle’den sonra gelelim 2 Temmuz’da bizim cenahın dediklerine!

Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, “Otelin etrafını saran vatandaşlarımızın hiçbirine zarar gelmemiştir. Bundan duyduğum mutluluğu sizlerle paylaşıyorum. Zaten otel sigortadan para alabilmek için ateşe verilmiş!” şeklinde açıklama yapmıştı.

Dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü “Benim o dönemde yetkim vardı, ama olaylar hakkında bilgim yoktu!” şeklinde konuşmuştu.

Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz, “Bir futbol maçında da bu kadar kişi ölebilirdi!” diye yorumlamıştı.

Dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu’nun konuştuğunu gören ve duyan olmamıştı.

2 Temmuz! Pir Sultan’ın, Âşık Veysel’in kenti olma onuruna böyle bir olayla gölge düşürdüğü için unutulmaması gereken bir tarihtir.

2 Temmuz! Kuvay-ı Milliye’nin, kurtuluşun, aydınlanmanın ilk adımlarının atıldığı Sivas Kongresi’nin kenti olma onuruna, böyle bir olayla gölge düşürdüğü için, unutturulmaması gereken bir tarihtir.

2 Temmuz! Ülkemizin kültürüne, sanatına, edebiyatına, müziğine taç giydiren o güzel insanların, o ülke sevdalısı coşkulu yüreklerin acımasızca susturulduğu bir tarihtir.

2 Temmuz! Bu vahşeti gerçekleştirenlerle, ona seyirci kalanların ayıplarıyla, utançlarıyla baş başa yaşayacakları bir tarihtir.

Şimdi öğrencim Hasret Gültekin’i anlatma ve anma zamanıdır.

Yanılmıyorsam 1985 yılı. Kadıköy Anadolu Lisesi’nde edebiyat öğretmeni ve bölüm başkanı olarak görev yapıyorum. Dönemin okul müdürü 10 Kasım Atatürk’ü anma programı için beni görevlendirince, Kars’ta yazdığım, daha sonra kitaplarıma da giren ve bana Türkiye birinciliği kazandıran “Mustafa Kemal Destanı” adlı oyunumu sahnelemeye karar veriyorum. Ancak oyunda şiirler, türküler, marşlar, folklor iç içe olduğundan, bir bölümde anlatıcı olarak ben de yer alıyor, konunun öneminden ve ağırlığından ötürü çok özeniyor, kılı kırk yarıyorum. (Daha sonra oyun tarafımdan Üsküdar Amerikan Lisesi’nde de sahnelendi)

Büyük bir titizlikle sınıfları dolaşarak teatral yeteneği olan, ses tonu uygun, sahne deneyimi olan öğrencileri seçmeye çalışıyorum.  Konuyu derslerine girdiğim sınıftaki öğrencilerime açıp; “enstrüman çalanlar kendilerini tanıtsın” dediğimde ilk olarak parmak kaldıran Hasret’e hangi müzik aletini çaldığını soruyorum; “Size hangisi gerek hocam?” diye soruma soruyla karşılık verdiğini unutmuyorum.

Oyunun akışı gereği “saz, akordeon, bağlama, piyano, mandolin gerek” diye sıralamaya başlıyorum. Müzik öğretmeniyle iletişim kurup, sınıfları dolaşacağım diye de ilave ediyorum. Hasret yüzüme bakarak;  “Hocam! Arayışa girmeyin, dediklerinizin tümünü ben çalabiliyorum!” dediğinde de şaşırıyor, dona kalıyor, baka kalıyorum.

Birkaç gün içinde çalışmalara başlıyor, kısa sürede olağanüstü bir performans sergileyen, adeta tek kişilik bir orkestra olan, sesiyle de, sazıyla da oyuna renk katan başta Hasret Gültekin olmak üzere tüm öğrencilerimle dillere destan bir 10 Kasım programı hazırlayarak günü geldiğinde Kadıköy protokolüne ve kalabalık bir izleyici grubuna sunuyoruz.

Eğitimin eğitim, idarecilerin idareci olduğu günlerde dönemin Milli Eğitim Müdürünün isteğiyle de pek çok okulda oyunu sergiliyoruz. Böylece Hasret Gültekin çalıyor, biz sahipleniyor ve nasipleniyoruz. Elimde o dönemin kayıtları hala duruyor, kasetleri kıyıp atamadım. Yıllarca Hasret’le yazıştık, konserlerine gittim, eşi Yeter’le tanıştım…

Gelelim o acı habere!

Hasret’in hüzünlendiren ve düşündüren acı haberini alınca ülkemizin sanat yaşamına kattıklarını ve katacaklarını düşündüm. Sesini, sazını, parlak zekâsına eşlik eden özenli çalışma disiplinini düşündüm. Muhalif tutumunu, toplumsal taşlamalarını düşündüm. Sonra da hep gülen çocuk gözlerini, aklıma ve yüreğime mühürledim…

Usta rejisör Tarkovski; “Dünya mükemmel olmadığı için sanat var” der. Yehudi Menuhin; “Sanatçı kuşa benzer, ‘Kanatlarım yoruldu, uçamam!’ diyemez.” Şeklinde açıklama yapar. Kısa yaşamında her iki bilgenin sözünü de haklı çıkaran, geride sanatsal bir miras bırakan, bıraktığı boşluk dolmayan, gidişiyle sadece ailesine değil, gökyüzüne de bir çığlık bırakan Sevgili Hasret’i engin bir gönül borcuyla selamlıyorum. Kendisini tarif etmeye çalıştığım, ama bunca yıl sonra dahi kederimi tarif edemediğim Hasret’in sevgili eşi Yeter’in, göremediği oğlu Roni Hasret Gültekin’in, yakılarak hayatlarını yitiren 33 kişinin yakınlarının acılarını 29 yıl sonra aynı üzüntüyü duyarak paylaşıyorum…

Meraklısına not: Bu yazım Eğitimci- Yazar Zeki Büyüktanır’ın “Madımak Çığlığı” adlı eserinin 5.baskısında da çıktı. Kitapseverlere duyurulur…