Fotoğrafı tam görebilmek için, bugünlerde en çok ne mi isterdim?

“Bi dakka dur bi düşüneyim!” demeden önce bazı konuların enine boyuna tartışılmasını isterdim. Önyargıların aklı da yüreği de bağladığının, gözü kör ettiğinin özelikle muktedirlerce bilinmesini isterdim…

Fuzuli ve zahmetli tahminlere yer verilmemesini, toplumsal sorumlulukların unutulmamasını, hem istek, hem destek olunca sorunların daha kolay aşılacağının bilinmesini isterdim…

Babalar kendini asarken, anneler çocuklarını parklara terk ederken, cinnet geçirenler kendini yakarken yönetim kademelerini işgal edenler daha duyarlı olsun isterdim…

Makamı disiplin ve ölçü olması gerekenlerden daha farklı bir duyarlılık göstermelerini beklerken, halkın en büyük kaygısı ekonomik sıkıntı iken, işsizlik artıyorken, eğitimde kaliteyi arayıp bulamazken, TÜİK yanıltmayı seviyorken, 17 yılda 489 milyar dolar faize gitmişken yapılan ilginç açıklamaların ne anlama geldiğini bilmek, anlamak isterdim…

Uyaran var mı uyandıran çıkar mı bilmem ama emekli can çekişirken, tenceresini kaynatamayan ev kadını saç baş yolarken, icra dosyalarının sayısı 24 milyona ulaşmışken, ekonomik bunalım gençleri yurtdışına iterken, saçlarını süpürge ederek evlatlarını yetiştirmeye çalışan cefakâr analar ne yapacağını bilmezken sorunlar merkezi hükümet tarafından daha çok dikkate alınsın isterdim…

Bakanlar, bakan yardımcıları, vekiller, danışmanlar, sözcüler, iletişim başkanları (ne demekse?) konuşurken; “Sayın cumhurbaşkanımızın güçlü liderliğinde, sayın liderimizin takdirleriyle, sayın genel başkanımızın azim, emir ve kararlılığıyla” diye söze başlarken amacın ne olduğunu anlamak isterdim…

Samimiyetten uzak, hesaplı kitaplı, terfie yönelik bu açıklamalar, diplomatik üsluba, protokole, teamüllere, devlet geleneğine uymayan ve şık olmayan bu girişler Yeni Türkiye’nin icadı mı diye sormak isterdim… 

İşsizlik ve pahalılık toplumun geniş kesimlerini yakarken, geçinemeyenlerini derdi yok sayılırken, esnaf, işçi, işsiz köylü, emekli geçinemediğini söylerken, makarna ve un tüketimi tavan yapmışken, güneş balçıkla sıvanmazken akıl ve sağduyu neredesin diye sormak isterdim…

1950 yılında aşı üreten bir ülkenin, 70 yıl sonra aşıya muhtaç olmasının nedenlerini birileri bize anlayacağımız dille anlatabilsin isterdim. O gün teknolojik yenilenme için 40 milyon dolar gerektiğinden kapatılan Refik Saydan Hıfzıssıhha Enstitüsü’nden sonra bugün yılda en az 200 milyon dolar harcadığımız aşı için net bir yanıt verilmesini beklerdim…

Tüm bunları sıralayınca, örneklerin daha da uzayacağını kestirip kendine gel diyerek, yaşamın üzerine kara bir bulut gibi çöken ve hayatlarla birlikte umutları da karartan konulara daha çok özenilsin isterdim…

Örneğin; Temenniler manzumesiyle geçen yıllara bakıp dona kalarak! Gaziantep ve Malatya örneklerinde olduğu gibi sessiz sedasız yapılan fabrikaların sesli sedalı açılmasına şaşıp kalarak! Etki gücü olmayan soru ve açıklamaları duyunca, süslü cümlelerle dolu anlaşılmaz cevaplara bakınca, talimat mı alıyor, talimat mı veriyor gibi anlaşılmaz ifadeleri duyunca boş boş bakarak!

Bazı kanallara göre “yağmur, dolu ve deprem daha çok içki içilen semtleri vuruyor, mümin ve mütevekkil yerleşim birimleri güllük gülistanlık yaşayıp duruyor” yorumlarına bakıp kalarak!

Salgını yönetmektense, algıyı yönlendirmek işlerine daha çok gelenler duymasa da, “evime ekmek götüremiyorum diye yakınan yurttaşa “al bir keyif çayı iç!” diyenlere duyurulmasa da olup biten karşısında donup kalarak!

Hesap içinde hesap yaparak, hesaplı kitaplı adımlar atarak, günü kurtarmayı esas alarak, gündem değiştirmeyi çok severek, seçerek yönetilen ülkemde; maddi yetersizlik, erken evlilik, mevsimlik işçilik, “kız kısmı okumaz” mantığı, başlık parası gibi nedenlerle Güneydoğu’da 45 bin kız öğrenci eğitimden kopmuş durumda iken MEB’den ses soluk çıkmayınca akıl tutulması yaşayarak!

Korkuların ve yasakların hüküm sürdüğü kişisel tasarruflara bakınca; yoksullaştığımızı, güven bunalımı yaşadığımızı, yabancı yatırımcının kaçtığını, esnafın zarar ettiğini, işsizin, dar gelirlinin, çiftçinin kemer sıkanların nefesinin tükendiğini, açlık sınırının 2 bin 482 TL, yoksulluk sınırının 9 bin TL’ye dayandığını, ekmek askıya çıkarken çayın keyfinin kaçtığını görüp derin ah’lar çekerek!

Bunca sorunu sıralamışken, sorum şu: Siyasi tahlil, iktisadi tahlil, sınıfsal tahlil ve yüksek isabetli öngörü olmayınca işler böyle yürür mü, ya da yürüyor mu? Bakın burası çok önemli…