Ortadoğu ateşi alev alevken, Türkiye Libya’ya asker gönderirken, ülkelerindeki karışıklık nedeniyle başta Libyalı vekiller olmak üzere çok sayıda Libyalı Türkiye’ye yerleşirken, CB; “Biz oraya eğitim vermek için gidiyoruz, koordinasyonu sağlayacağız” şeklinde açıklama yaparken aklıma geldi yazayım dedim…

Bir zamanların anlı şanlı dışişleri bakanı, başbakanı şimdilerde “Gelecek” partisinin genel başkanı, “değerli yalnızlığın!” fikir babası A.D; “Bu coğrafyada artık oyun kurucu biziz, bizim haberimiz olmadan kuşlar bile uçamaz. Ecdat mirası olan topraklarda Osmanlı’yı yeniden inşa ve ihya edeceğiz. İki ay içinde Şam’da cuma namazı kılacağız” demişti. Acaba bir taşla iki kuş vurmaya, hala bu derin düşüncelerinde ısrar etmeye, gerekirse bir taşla üç kuş vurmaya kararlı mı? Sorusu aklıma geldi sorayım dedim…

2014 yılında bir konuşmasında Erdoğan’ın gençlere tavsiye ettiği Falih Rıfkı Atay’ın  “Zeytindağı” adlı eserine ait bazı satırları yeri ve zamanı gelmişken hatırlatayım dedim…

Behçet Kemal Çağlar’ın; “Bu kitabı okumak adeta bir borçtur ve vazifedir” dediği kitabın sayfalarında okuru dolaştırmak istedim…

1994 yılında MEB’in açtığı “Atatürk” konulu yarışmada bana Türkiye birinciliği kazandıran, içinde Zeytindağı’ndan alıntılar olan metin, daha sonra genişletilmiş şekliyle 1995 yılında Cumhuriyet kitaplarından “Öğretmenin Günlüğü” adıyla çıkmış, önsözünü de Sami Karaören yazmıştı. Yeri gelmişken o satırları paylaşayım dedim...

Efendim! Yazar bu eserinde Osmanlı’nın bozgun yıllarını, savaşta içine düştüğü durumu, insanın kanını donduran tarihi süreci; kendine has olağanüstü üslubu ve akıcı anlatımıyla dile getirir. Şimdi kitabın sayfalarına göz atma zamanıdır.

“Filistin cephesindeki yenilgiler üzerine Osmanlı komuta heyeti trenle İstanbul’a dönerken (veya kaçarken) istasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene: “Benim Ahmed’imi gördünüz mü?” diyor.

Hangi Ahmed’i gördük mü? Yüz bin Ahmed’in hangisini?

Kadın yırtık basmasının altından kolunu çıkartarak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor. “Bu tarafa gitmişti” diyor.

O tarafa Aden’e mi, Medine’ye mi, Kanal’a mı, Sarıkamış’a mı, Bağdat’a mı?

Ahmed’ini buz mu, kum mu, iskorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed’ini görsen ona da soracaksın: “Ahmed’imi gördün mü?”

Hayır. Hiç birimiz Ahmed’ini görmedik. Fakat Ahmed’in her şeyi gördü. Cehennemi gördü.

Kadın; Anadolu demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş, oğlunu arıyor. Vagonlar, arabalar, hepsi ondan utanır gibi, hepsi İstanbul’a doğru, perdeleri kapatmış, gizi ve çabuk geçiyor.

Anadolu Ahmed’ini soruyor.

Ahmed’ini ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, o’nu övündürecek bir haber verebilsek ne iyi olurdu…

Fakat biz Ahmed’i kumarda kaybettik.”

“Zeytindağı” ile başladık, “Eski Saat” ile devam edelim. F. Rıfkı bu eserinde der ki; “Çanakkale ateşinden çöl güneşine, Kafkas buzundan Süveyş kumuna! Harp bu Anadolu kadınlarının; gözyaşı, kalp acısı, alın teri ve sancısı üzerinde dururdu. Her gün bir delikanlı ayrılık çevresi sallaya sallaya kaybolup giderken, al yaşmaklar ölüme evlat uğurladılar.”

Yıllardır cepheden cepheye koşan, dün Balkanlardan Sarıkamış’a, bugün İdlib’den Libya’ya(!) ülkesini her koşulda koruyan, kollayan Anadolu’nun yürekli Mehmet’lerine, çilekeş Ahmet’lerine, adsız kahramanlarına ve bağrı yanık analarına selam olsun…