Başlığım ilginç değil mi? Sıkı okurlarım bilir (!) ilginç ve özgün başlıkları severim, bu bakımdan da yazarınızın kıymetini bilin derim!

Efendim! Bu yazıma Tiyatroevi’nden e.postama gelen bir davetiyeyle başlamam gerekir. 14 Ekim günü CKM Büyük Salon’da “Marx İstanbul’da” adlı oyunun gala gecesine beklendiğimi, katılırsam mutlu olacaklarını yazan, son derece nazik bir üslupla yapılan davete hayır diyemezdim, demedim…

Howard Zinn’in yazdığı, Prof. Dr. Semih Çelenk’in uyarlayıp yönettiği, Hamit Demir’in olağanüstü performansıyla sahnelediği oyunu “geçmiş-hal–gelecek” bağlantıları içinde bazen duygulanarak, bazen kahkahalar atarak, sık sık alkışlayarak, en çok da düşünerek büyük keyifle izledim…

Başarılı sahne ve ışık tasarımıyla, özgün fotoğraf ve afişleriyle, seçilen müzik ve güncel göndermeleriyle dikkat çeken ve “iyi ki varsınız” dedirten, “iyi ki davet ettiniz” dedirten bu oyunda emeği geçen tüm ekibe ağız ve gönül dolusu teşekkürlerimi baştan ve peşinen sunuyorum.

Gelelim gözlemlerime!

Konu 19. Yüzyılda yaşamış ünlü Alman filozof, “Kapital”, “Ekonomi Politik” adlı kitapların yazarı Karl Marx’ın hayatı ve düşünceleri üzerine kurgulanmış. Zaman yolculuğunda geçen oyuna göre; Marx, ölümünden sonra kendisiyle ilgili yanlış anlamaları düzeltmek için kısa bir süreliğine de olsa, bu dünyaya geri dönmek üzere yetkililere dilekçe verir. “Artık senin işin kitap yazmak değil, artık senin bir davan var, o da hakkındaki olumsuz yargıları düzeltmektir” der ve kendisine tanınan süre içinde nelerin değiştiğini mizahı esas alarak anlamaya ve anlatmaya çalışır…

Metni; Muhalif, savaş karşıtı, tarihçi, akademisyen, aktivist, oyun yazarı gibi pek çok şapkası olan ünlü Amerikalı yazar Howard Zinn kaleme almış. Ama ne alış dedirten bir bakış ve yorumla…

Oyunu Semih Çelenk yönetmiş; Öbür dünyada sıkılan Marx’ın yeniden dünyaya ve özelikle Londra Soho’ya dönmek için verdiği dilekçesini yanlış anlayarak, onu Beyoğlu’nda bulunan Soho Gece Klübüne göndermiş. Metin bu yanlışlık üzerine kurgulanmış ama ne kurgu diye düşündüren bir güncellikle…

Oyunun tek ve başrol oyuncusu Hamit Demir’e gelince! Onu tv izleyicileri ekranlardan, tiyatro tutkunları sahnelerden, sinemaseverler beyaz perdeden tanıyor. Yani sanatın her dalında yer ve rol alanlardan biri. Hele de Van depreminden hemen sonra bölgeye giderek, depremden yeni çıkmış çocuklara çocuk atölyeleri düzenleyen, o zorlu koşullarda yaratıcı drama eğitimi vererek onların kahramanı olan bu arada pek çok oyun yazan ve yöneten Hamit Demir’in bu roldeki başarısını bir köşe yazısının sınırları içine sıkıştırmak çok zor!

O’nun; sahnede harikalar yaratmasını, genelde Türkiye’nin özelde İstanbul İstiklal Caddesi ve Beyoğlu’nda yaşananlara dikkat çekmesini, ekonomi politikten işsizliğe, yoksulluktan aksayan sisteme mizahi ve yürekli göndermelerde bulunmasını, bunu yaparken de akıcı anlatımını, esprili dilini yazmak da kolay değil…

Gelelim izlenimlerime…

Siyasi rüzgârları arkasına alan ekonomi politiğin ve dişli kapitalizmin acımasız dişlileri arasında un ufak olan insanların kendilerinden ve yaşadıklarından çok şey bulacakları bu cesaret tonu yüksek oyunda; “İnşallah, maşallah, aynen” gibi tevekkül kokan bize has deyim ve sözcüklerin oyuna ve Hamit Demir’in ağzına çok yakıştığının altını kalın çizgilerle çizmeliyim.

Tek kişilik oyunların çok zor olduğunu, temponun hiç düşmemesi gerektiğini, tüm yükün oyuncunun omuzlarında, tüm dikkatlerin onda odaklandığını, bu nedenle tiyatro dünyasında sınav yerine geçtiğini bilen biri olarak, Sn. Demir’e notu kıt bir hocadan yüz üzerinden yıldızlı pekiyi verdiğimi ilan etmeliyim!

Oyunun bitiminde verilen kokteylde eski ve yeni dostlarla sohbet ederken birdenbire karşımda makyajıyla, saçıyla, duruşuyla, kostümüyle dört sekizlik bir Marx portresi çizen oyuncuyu görüp, kutlamak için yanına gittiğimde büyük bir saygıyla elimi öpmesini çok zarif ve centilmence bulduğumu açık ve net söylemeliyim.

Uyarlayıp yönetenden oynayana, çevirmenden sahne tasarımına, ışık- fotoğraf ve afiş tasarımından yönetmen yardımcılarına, yapım koordinatöründen yapım ekibine her kademede görev yapanlara gelince! İçten, samimi ve özel ilginizle, “Tiyatroevi’” adının hakkını verircesine bizleri bir salonda değil kendi evlerimizde hissettirdiğiniz için sizleri avuçlarım kızarıncaya kadar alkışladığımı bilmenizi isterim.

Demem o ki; Oyunun tümüne hâkim olan pozitif enerjiyle o gün sanki Marx aramızdaydı. (sanki değil öyle!) güncel göndermeleriyle sahneyi kaplayan, geçen yıllar içinde biriktirdiği ve damıtarak akıttığı zihin dünyasını dışa vuran, özeleştiriden kaçmayan, ülkelerin geçmişinden parçalar, görseller, geleceğe dair analizlerle biraz da umut rüzgârları estiren bu oyuna gidin derim.

Gerek kurguyu, gerek oyuncuyu; hitabet gücünün ihtişamıyla, kendine has büyüleyen tarzıyla, yeri göğü sarsmaya özen gösteren konuşma tekniğiyle, çok akıcı ve şiirsel bulacak ve bana teşekkür edeceksiniz. Hele de “Sanatı ve sanatçıyı görmezden gelinen toprakların, yüreği işgal altındadır” sözü güncelliğini korurken ve sanat can simidimizken…

Özel Not: Tiyatro Tarihi derslerine girdiğim öğrencilerime; “Ben Marx’la tanıştım, o da elimi öptü” dediğimde yüzlerine yansıyan şaşkın ifadeyi görmenizi isterdim!