Aktivistlerin kampanya ve gayretleri sonucu küçük de olsa Afgan kadınları bir zafer kazandı diyor haber.

Artık nüfus kağıtlarında babalarının yanına annelerin ismi de yazılacakmış!

Bir kadından doğdukları kabul ediliyor, aman aman aman karnabahardan çıkmamışlar meğerse.

İnsanlığın her şeye rağmen altın çağında gelinilen şu sevince bakın.

Afganistan’daki kadınlar bir tabu. Öyle ki; okulda öğrencilere annelerinin, kız kardeşlerinin adını söylemek dövüş nedeni, bir hakaret namusa sövmek sayılıyor.

Kadınların isimlerinin mezar taşlarına yazılmadığı bir ülke. Akrabalarının yazılıyor anlayan anlıyor, onun kızı, bunun yengesi, annesi ama adı yok.

Bu küçük gelişme, kadınların eğitim hakkı, çalışma güvencesi yerine onları eve tıkan ve haklarından mahrum bırakan Taliban ile ‘güç bölüşümü‘ açısıdan yapılan  pazarlıklarda ümit veren gelişme olarak görülüyor. Yarabbim aklıma mukayyet ol.

Burada, Netflix kapanır mı kapanmaz mı filan tartışıla dursun Prince Harry ve oyunculuğa kesinlikle dönmeyeceğini açıklayan eşi Meghan Netflix ile çok ciddi dökümanter, film, çocuk programları yapmak için anlaşma yapmışlar. Yapımcıların artık rakipleri çok ciddi para ve güç sahipleri olunca bir kere daha yaratıcılığa abanmaktan başka çareleri yok görünüyor bilmem anlatabildim mi... Belki de yanlış anlamışımdır, hep beraber bu iştedirler ama asıl olan oyalamaksa yaratıcılık esas.

Ege’nin Lesbos adasında 12.000 kişinin olduğu, ki bu kampın kapasitesinin 4 katı imiş, Moria Kampında Covid-19 salgını ada halkını korkutmaya başlamış.

Ege, adalar diyince çıktı çıkacak savaş ihtimalleri kadar ne tuhaftır, eğlence, meyhaneler vur patlasın çal oynasın akla gelir şimdi mültecilerle iş başka boyutlarda tartışılıyor.

Denizlere açılırken artık iyi düşünmek lazım artık.

‘Ben bir tekneli zenginim, yanımda sevgilim ada ada gezginim’ derken nerelerden ikmal, hangi meyhanelerde sirtaki oynanacağı iyi saptanmalı. Deniz ortasında Covid-19 kapmanın alemi yok.

Ecel insanı huzur kalmayan cesetler bulunan deniz ortasında bile bulur, kimini yerlerinden yurtlarından kaçarken kimilerini lüks hayatlarında zil takıp oynarken, hikmetinden sual olunmaz aynı denizde tecelli ettiriyor.

Fransa’da Charlie Hebdo katliamının davası başlarken, İngiliz hükümeti ve BBC arasındaki ‘Kan Davası’ devam etmekte.

Bu işin nasıl başladığı temelinde hangi sorunlar olduğu uzun bir yazı konusu.

Hepsinin sonucu, belki de özeti eski Guardian editorü Alan Rusbridger’in değerlendirmelerine yer vereyim; 

‘Hükümet ve medya sahipleri arasında BBC’ye zarar verme hususunda menfaatleri açısından yakınsama var, BBC savunmasız‘ mealinde sözler. 

‘Bize ne’ dememek lazım, medya sahipleri uzantıları dünyayı sarmış bir mevzu çünkü medya medyadan ibaret değil. Sahipleri de bu bakımdan ulusal ve zihinsel güvenlik açısından, siyaset açısından önemli, nerede ne olduğu.

Peki burada medya sahipleri mesela, TRT’yi savunmasız hale getirebilir mi?

Yoo, niye yapsınlar ki temelde aralarında çıkar çatışması mı var? 

Peki yoksa şayet bu nasıl serbest piyasa rekabeti? Rekabet yok zaten de, acaba ondan bu kadar aynı şeyleri aynı kopyaların kopyalarını izliyoruz?

Ki, orijinalleri de berbattı genellikle aynı yeteneksizler yapınca öyle olur!

Burada daha ziyade pozisyon ve kişisel rekabet, para ve kaydırmaca ‘Onu alma, beni al’ ekseninde rekabetler var. Bir de toplum tarafından ne yazık ki entelektüelizmden nefrete neden olan, ukala, övünen, aslında sorunlu narsistler var dolgu programlar için ideal bulunuyorlar aslında kime ne zararları var, izleyiciyi snobe edip etkilemedikten sonra.

Haddini aşanlar ise elbette sorun. Her konuda, asıl bu sıkıntı veriyor bazı görevlendirmeler yapılırken hiç olmazsa geçmişte ne işler yapıyorlardı başarı grafikleri nedir diye bakmak gerekmez mi... Gelecekle işleri olan gençleri umutsuzluğa sevk etmenin anlamı yok, başarısızlığın ödülü olduğunu görmek düzgün insanları bile yoldan çıkarmaz mı.

Neyse özellikle fasit daireden çıkalım dünyada olan ve bize yansıması olası, olan olmayan arasında bir yolculuk yaptık...