22 Yılda Türkiye’nin Gıda Sistemi: Sessiz Yıkım
2001 krizinin ardından IMF ve Dünya Bankası gözetiminde derinleşen piyasacı düzenini AKP iktidarı reddetmedi, aksine genişletti. AKP iktidarı, kamu işletmelerini tasfiye etti.
Çiftçiyi kendi tohumunu eken üretici olmaktan çıkardı, büyük şirketin taşeronu yaptı. Gıda zincirini uluslararası tarım tekellerine bağladı.
22 Yılda Dört Dalga: AKP Tarımı Nasıl Dönüştürdü?
2002’den bugüne izlenen politika çizgisini, en az dört dalga halinde okumak mümkün. Birinci dalga 2002-2008 yılları arasında: AKP iktidarı, Tarımda Reform Uygulama Projesi çerçevesinde doğrudan gelir desteğini yaygınlaştırdı ve TEKEL'i özelleştirdi.
İkinci dalga 2008-2017 yıllarına denk geliyor. Bu dönemde AKP iktidarı, Tarım Kanunu'nun "tarımsal destek bütçesi gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde birinden az olamaz" hükmünü süreklilik içinde ihlal etti, ihracat odaklı tarımı özendirdi ve sözleşmeli üretim modellerini genişletti.
Üçüncü dalga 2017-2020 yılları arasında. 2018 kur krizinin tetiklediği müdahaleler içinde AKP iktidarı, Türkşeker'i fiilen tasfiye etti. On dört şeker fabrikasını özelleştirdi. Aynı süreçte Toprak Mahsulleri Ofisi ve Et ve Süt Kurumu eliyle büyük çaplı buğday, mısır, baklagil ve et ithalatlarına yöneldi.
Dördüncü dalga 2021-2024 yılları arasında. Yüksek gıda enflasyonu döneminde AKP iktidarı, yapısal nedenleri ele almak yerine tanzim satış benzeri palyatif uygulamalara sığındı ve Tarım Kredi Kooperatifleri marketlerini hızla yaygınlaştırdı.
Bu dalgaların küçük üretici üzerindeki yıkıcı etkisini gösteren en açık örneklerden biri Türkşeker'in 2018'deki özelleştirilmesinde yaşandı. Henüz fiilen devir gerçekleşmeden, yalnızca beklentinin oluşmasıyla yapılan duyuru, şeker pancarı ekim alanlarının yüzde 15'in üzerinde daralmasına yol açtı. Bu yaklaşık 18 bin hektar tarımsal alana ve bir milyon tondan fazla pancara denk geldi. Yani henüz hiçbir şey el değiştirmeden çiftçi kaybetti. Karar yukarıda alındı, bedeli aşağıda, tarlada ödendi.
Tarımdaki Nüfus Yüzde 50'den Yüzde 8'e Nasıl Düştü?
Tarım nüfusunun istihdam içindeki payı, 1980'de yüzde 50'lerin üzerindeydi. 2017 itibarıyla yüzde 25'e geriledi, 2020'lerin başında yüzde 15'in altına düştü, bugünse yüzde 8'in altında. 1980'de her iki kişiden biri tarımdaydı, bugün her on iki kişiden biri. Bu sayılar yalnızca bir istatistik değil. Kırsaldan göçün hikayesini anlatıyor. Köyünden kopan üretici, sözleşmeye bağlanan çiftçi, kente göçmek zorunda kalan aile ve mevsimlik emekçi: hepsi aynı dönüşümün farklı yüzleri.
Mevsimlik tarım emekçileri bu dönüşümün hem en görünür hem de en görünmez kılınan öznesi. Türkiye'nin güney kırsalında özellikle Adana ve Şanlıurfa ovalarında, piyasacı tarım dönüşümü ekilen ürün kompozisyonunu değiştirerek uzun vadeli ucuz emek talebini büyüttü. Güneydoğulu mevsimlik emekçilerinin aşırı yoksulluğu ve mültecilerin koşulsuz çalışmaya razı olma zorunluluğu, çadırların kalıcılaşıp kırsal getto formunu almasına yol açtı.
Tarımdan üretilen değer, emekçinin sırtından alınıp yukarıya akıyor. Ailenin günlük yaşamını sürdürme yüküyse hane içine, özellikle kadına ve çocuğa devrediliyor. Üretimin kazancı yukarıya akarken hayatta kalmanın yükü aşağıya yıkılıyor.
Gıda tedarik zincirinin yukarı kademelerinde, sözleşmeli üretim ve özel sektör eliyle yürütülen tohum, gübre, ilaç ve yem tedariği küçük üreticiyi giderek artan bir maliyet baskısı altında bırakıyor. Türkiye'de işlenmemiş gıda enflasyonu kronikleşti. Bunun temel nedeni, döviz kuru üzerinden ithal girdilere bağımlılıktan kaynaklanıyor.
Yani gıda enflasyonu kısa vadeli arz şoklarıyla değil, döviz kurunun üretim maliyetlerine geçişiyle şekilleniyor. Tedarik zincirinin alt ucunda büyük market zincirlerinin payı 2020'lerde belirgin biçimde yükseliyor. Üç harfli marketler, ilk defa süpermarketleri geride bıraktı, hatta süpermarketleri satın almaya başladı. Bakkal ürünü satışlarında en büyük kanal haline geldi. Sofradan tarlaya kadar uzanan zincirin her halkası birkaç büyük aktörün elinde toplandı.
Türkiye Üretici Olduğu Halde Neden Buğday İthal Ediyor?
2017 sonrasında ithalat rejimindeki dönüşümü, Türkiye'nin hem ihracatçı hem ithalatçı olan karma bir gıda ekonomisine sıkıştırdı. Toprak Mahsulleri Ofisi bir yandan iç pazarda fiyat istikrarı işlevini sürdürür gibi göründü. Bir yandan da fiilen büyük çaplı buğday ithalatının kamu enstrümanı haline geldi.
Türkiye'nin buğday ithalatı 12 milyon tonun üzerine çıkarak rekor düzeye ulaştı. Bunun yaklaşık üçte biri TMO eliyle yapıldı. Aynı dönemde TMO, iç piyasada alış maliyetinin altında satış yaparak yapısal bir kamu finansman yükü üretti. Bu, halkın kaynağıyla küresel emtia zincirine doğru bir aktarım yapılması anlamına geliyor.
Et ve hayvansal ürünler tarafında Et ve Süt Kurumu, 2017 sonrasında düzenleyici bir kurumdan fiilen ithalat aracılığı yapan bir aktöre dönüştü. Et ithalatı yıllık 80 bin tona çıkarak rekor düzeye ulaştı. Üstelik hayvancılığın kendisi yem maliyetleri üzerinden ithalata bağımlı durumda. Türkiye'nin ürettiği ortalama 27 milyon ton karma yemin yaklaşık yarısı ithal girdilerle üretiliyor. Yani sofraya gelen bir kilo etin ardında bile döviz var.
Sonuç olarak tarımsal üretim ihracat yoluyla dövize çevriliyor. İç tüketim ithalatla karşılanıyor. Tarladan kazanılan para Türkiye'de kalmıyor. Wall Street'te ve Londra'da büyüyor. Bu zincirin bir tarafında uluslararası tarım tekelleri, döviz piyasası ve birkaç büyük market ağı diğer tarafında küçük üretici, sözleşmeye hapsolmuş çiftçi, mevsimlik tarım emekçisi, gıda enflasyonu altında ezilen yurttaş var.