Türkiye ancak Sovyetler Birliğinin dağılmaya başladığı 1990’lı yıllarının başından itibaren Nahcivan vasıtasıyla kapı komşusu Azerbaycan’ın da “Türkçe konuşan bir ülke” olduğunu fark etmeye başlamıştı. Bizzat yaşamıştık bu durumu.

O zamanki kaotik ortamda Türkiye lehine siyaseten ilk cesur çıkışları yapan Azerbaycan’ın ikinci Cumhurbaşkanı Elçibey ise gerçek bir Mustafa Kemal Atatürk hayranıydı. Bunu da 1993 yılında Anıtkabir ziyareti sırasında ziyaret defterine "Ey büyük Türk'ün büyük komutanı! Seni ziyaret etmekle özüm ve milletim adına şeref duydum. Senin Askerin." cümlesiyle tanımlamıştı.

Daha sonra ülkenin resmi anlamda, son bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti devleti olarak kurucusu kabul edilen Haydar Aliyev ile de Türkiye ile kurulan bu dostluk titiz ve çok başarılı bir denge politikasıyla yıllar boyunca sürdü, geliştirildi.

Ve İlham Aliyev ile de bu dostluk ve iş birliği, iki ülkece karşılıklı olarak 2010 yılında imzalanan “Türkiye-Azerbaycan Stratejik İş birliği Antlaşması” ile artık fiilen bir “stratejik ortaklık” haline dönüşerek, özellikle de söz konusu anlaşmada “barışta savaşta ve gerektiği taktirde tüm imkanları kullanarak saldırgana karşı birbirlerini destekleyecek” şeklindeki çok değerli, somut bir ibarenin de yer alması suretiyle daha da büyük bir anlam ve de hız kazandı.

Hal böyleyken, Türkiye’nin dış politikasıyla ilgili olarak analizimize başlamadan önce şu açık gerçeği daha yazımızın en başından kabul etmemiz gerekiyor; Türkiye bir asra yakın bir süredir oturttuğu “parlamenter demokratik sistem” dediği rejimini daha da geliştireceği yerde ansızın değiştirerek, üstelik son beş-on yıldır da uygulamaya koyduğu o hatalı ve veya eksik “ulusal ve uluslararası güvenlik öncelikleri” nedeniyle dış politikada ve uluslararası ilişkilerde bizce sancılı bir dönemin içine girdi.

Ülke dış politikası ciddi bir şekilde savrulmaya başladı. Bulunduğumuz çağın önemli bir uluslararası ilişkiler gerçeği olarak kabul edilen şu “koalisyonlar devrinde” bile Türkiye Cumhuriyeti için “siyasi yalnızlık” hat safhaya ulaştı … Adeta yapa yalnız bir Türkiye’den bahsediyoruz burada…

On-on beş yıl önceki “Bölgesel güç olmak” hedefi ise bir süredir sadece pazı gücüne, kaba kuvvete dayandırılmaya çalışıldığı için, iş giderek daha da zorlaşıyor. Türkiye her ne kadar tezlerinde haklı olursa olsun, üstlendiği adeta “mahallenin kabadayısı” rolüyle, bu zor işi bölgesinde tek başına kotarabileceğini sanıyor. Aslında “akıl tutulması” gibi bir şey bu…

Çünkü “Kaba güç”, evet, bölgesinde güçlü olmak isteyen bir devlet için kuşkusuz çok önemlidir ama tek başına “sinerji” yaratamaz.

“Bölgesel Güç olmak” iddiası, hele bu çağda ancak; parlamenter demokrasinizin gücüyle, halkınızın özgürlük ve refahıyla, güçler ayrılığına gösterdiğiniz hassasiyetinizle, adalet ve eğitim sisteminizin sağlamlığı ve de çağdaşlığıyla, insana-insan haklarına ve onun bireysel özgürlüğüne verdiğiniz değerle, emeğe olan saygınızla, gelir durumu adaletinizle, istihdam yaratma gücünüzle, üretim kapasitenizle, bilime verdiğiniz kıymet ve patent sayınızla, diplomasiyi akıl dolu yürütecek liyakatli kadrolarınızla, tüm ülke insanınızda yarattığınız ortak yurttaşlık bilinci ve kabul gören üzerinde toplumsal olarak uzlaşılan (tepeden dayatılan değil) “paylaşılan bir ülke vizyonuyla”, vizyoner aydın siyasetçi ve bürokratlarla, basın özgürlüğüne verdiğiniz değerle, ülkedeki çok seslilikle, tabandan yukarıya doğru sürekli geliştirilen şeffaf ulusal güvenlik politikalarıyla vb. uygulandığında, ciddiye alınır (Bakınız, 19 Ağustos 2019: Gizli kapaklı ulusal güvenlik politikaları).

Yoksa ülke olarak öyle sadece tanklarla toplarla jetlerinizle savaş gemilerinizle süngünüzle ve de doğru bile olsa öyle bağıra çağıra milliyetçi görünen pragmatist söylemler ile ne bölgede ne de başka bir yerde bu devirde, rol model ya da etkin aktör olunamaz …

Aksi gibi bu sürüp giden birçoğu hatalı, eksik ve “etkiye tepki türü” kapalı uygulanan iç ve dış politikalar; Cumhuriyet tarihinden beri belki de ülke ekonomisinin en fazla zorlandığı yıllara ve de şu berbat Covid-19 pandemisine denk geldi. Yazık…  

Bereket ki, neredeyse o yüz yılı bulan Cumhuriyet’in birikimleri o kadar sağlam ayakta kalmış durumda ve her türlü hatalara eksikliklere gafletlere rağmen, tekrar toparlanmaya fırsat veriyor-verecek.

Artık halkın önemli bir bölümü endişeli de olsa bu içinde bulunduğu tuhaf gidişatın ve hızlı inişin de farkında.

Biz burada daha en baştan “Devletlerin yaşamlarında aslında çıkışların olabildiği gibi inişler de hep olabilir, ancak önemli olan bunun farkına varıp hızla-zamanında tedbirlerini almaktır. Umutsuzluk ise kabul edilemez!” demekle, içimizden geldiği üzere umuda vurgu yaparak yetinelim…

Çünkü besbelli ki iç politikada artık hangi tür siyasi taklalar atılırsa atılsın, özellikle de gençleri ve kadınları gelecekleriyle ilgili bu tuhaf gidişata ikna etmek mümkün değil…

Daha önceki bir yazımızda “çok sayıda cepheler” dikkate alındığında göz bebeğimiz Ordumuzun, Silahlı Kuvvetlerimizin her tarafa adeta leblebi gibi aşırı dağıtıldığını ve böyle giderse bunun “dış politik hedefler doğru yönde olsa bile” bu dağınıklık ve önceliksizlik nedeniyle “istenilen yer ve zamanda” durum üstünlüğü sağlamakta çok büyük zorluklar yaşanabileceğine dikkat çekmiştik (Bakınız, 8 Ağustos 2020: Şanlı ordu aynı anda '25 farklı cephede' birden çarpışırsa ).

Dolayısıyla; önce bir cepheye çöküp “toplayacağımız bütün güçle” o stratejik hedefi elde ettikten sonra, diğer sırası gelen öncelikli cepheye, büyük bir sabırla ve rasyonel stratejik planlar dahilinde yönelip yine tüm akıllı güçle (Kaba güç + yumuşak güç) onun da üzerine çökerek sırasıyla tüm stratejik hedeflerde avantaj sağlamak, böylelikle de “stratejik seviyede iç hat manevrasını” makro düzeyde siyaseten uygulamak gerektiğini yine daha önceki yazılarımızda ısrarla söylemiştik.

İşte bugün biz yine aynı noktadayız ...

Uluslararası platformlarda çok bilinen ve artık oldukça sıradan hale gelen tabirle, ülke olarak uygulanacak stratejilerde “zaman ve mekân” faktörü çok önemidir. Türkiye günümüzde bazen doğru işler yapsa da bu “zaman ve mekân” konusunu bizce sistemlerinde yeterince dikkate almamaktadır. “Ani yapılan rejim değişikliği” sebebi dışarda tutulursa, ülke olarak halen içine düştüğümüz bu “siyasi yalnızlığın” asli sebeplerinden birisi de bizce budur.

Bunun da ne yazık ki iç politik mücadelelere yönelik pragmatist hamlelerden ve de siyasi endişelerden kaynaklandığı görülmektedir.

Oysa devletlerin ulusal güvenlik siyasetlerinin “iç siyasi hesaplardan” sürekli etkilenmesi, uygulamada aslında ülkelerin uzun vadeli bekaları açısından da oldukça tehlikeli bir durumdur.

Böyle pratik denilen çoğu pragmatist uygulamalar, belki kısa vadede palyatif başarılar sağlasa da çoğu, özellikle de uzun vadede o ülkenin gelecek nesillerinin çıkarlarını zedeleyebilir, hatta kalıcı hasarlara dahi neden olabilir. Bu da orta ve uzun vadeli ülke ulusal çıkarlarını, tamamıyla alt üst edebilir.

Türkiye işte bugün tam da bu açmazın içindedir. Üstelik bu açmaza düşmesinde, tepeden inme ve çok kapalı ulusal güvenlik siyasetlerinin izlenmesinin yanı sıra, ekranlarda bu politikalara alet olarak yanlış yönlerde kamuoyu oluşturan, halkı bir anlamda uyuşturan her konunun uzmanı (!) o hep aynı ekran gladyatörleri de bilerek bilmeyerek rol oynamaktadırlar (Bakınız, 15 Eylül 2019: Ulusal Güvenlik Uzmanı ya da 'Gladyatör' ).

Çoğu insan artık bu insanları izlerken ekranlarını kapatmaktadır. Bunların aralarında gerçekleri, yüreklice çıkıp korkmadan topluma haykıranlar ise istisnai denecek kadar azdır. Nitelikli cesur programlar da artık tekdüzeleşmeye devam eden o her daim teksesli televizyon kanalları ve teksesli radyolar yüzünden iyice ortadan kalkmaya başlamıştır. Böyle bir “kapalı ortam” içinden zaten yeni ve farklı yaratıcı fikirlerin çıkması da hakikaten çok ama çok güçtür.

İşte Azerbaycan’ın Karabağ operasyonları ile ilgili gelişmelere bakınca da bu tür tuhaf durumlar söz konusu olmaktadır. Mesela neredeyse aklı başında herkes tarafından desteklenen “Azerbaycan’ın son Karabağ taarruzu” stratejinin kurallarında biri olan “mekân” olarak mükemmel seçilmiş bir stratejik hamle olarak konuşulsa da konuya “Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki mücadelesi ve de ulusal çıkarları açısından bakıldığında ‘zaman-zamanlama’ açısından bu harekât o kadar da iyi olmamıştır” diyenler çok az sayıdadır. Aslında çok aşikâr bir sorundu bu. Ama buna, belki de o bazı paralı troller tarafından sanki “Azerbaycan karşıtıymış” gibi linç edilmek ya da aforoz edilmek korkuları da neden olmuş olabilir …  

Yani ekran gladyatörleri o “reel politik” diye adlandırdıkları her zaman tek boyutlu, “kaotik ortam- korku-kuşku-dışta anarşi-içte hiyerarşi-sürekli kapasite artırımı-ulusal çıkarı maksimize etme-sürekli güç geliştirme- sürekli güç mücadelesi-asıl aktör devlet-‘çatışma kaçınılmaz’ durumu vs. şeklindeki “klasik realist görüş odaklı” yetiştirilme tarzları nedeniyle, belki de o şekilde yönlendirilmeleri sebebiyle, bu kas katı görüşleriyle, sorunların köklerine inip konuları-çözümleri “farklı paradigmalardan” da bakıp derinlemesine özgürce tartışamamış, dolayısıyla da aynen eskiden de olduğu gibi fikirler yine karşılıklı çatıştırılıp zenginleştirilememiş, bilgiye aç bir halde yaratıcılık bekleyen halkın ufku açılamamıştır.

“Aynı tas aynı hamam!” durumudur bu, yaratıcılık yok, yeni bir şey hiç yok!

İşin en kötüsü de bu zaten artık alışılan-alıştırılan “çok kapalı ulusal güvenlik stratejileri uygulamaları” nedeniyle, ister istemez ve de çaresizce bloke edilmeye çabalanan TBMM muhalefeti de bu durumdan her geçen gün daha fazla nasibini almak zorunda kalmaya başlamıştır. Bu durum bizce, ister istemez oluşmaktadır.

Çünkü, “etkiye tepki” şeklindeki kapalı kapılar ardında hazırlanan belki de kayıtları bile tutulmayan günlük dış politika uygulamaları nedeniyle muhalefeti sırtlayanlar, uzunca bir süredir adeta “demir bir kafes içine kapatılmak durumunda kalmış ve bütün gayretlerine-çabalarına rağmen söylemden öteye geçemeyen ve de parti olarak uygulanan her türlü politikanın zorunlu olarak izleyicisi-destekçisi olmak durumuna düşürülmeye başlanmışlardır.

Evet, “düşürülmeye başlanmıştır” çünkü muhalefet hangi olası askerî harekât-cephe açılma fikri olursa olsun, önce muazzam bir tek sesli medyayla, ekran gladyatörleriyle, sosyal medya trol ordularıyla kurnazca ve muhtemelen de pratik bir plan dahilinde, iç kamu oyu ile beraber, her defasında da o duruma ya da ana hazırlanmaktadır…

Bunda özellikle de peş peşe ortaya atılan “gündemi dahi değiştirebilen” tepeden inme söylemler, ani üst düzey ülke ziyaretleri, ani üst düzey telefon konuşmaları da araç olarak kullanılmakta ve toplum bir anda o yönde adeta “kulak memesi gibi belirlenen o arzu edilen kıvama hazır” hale getirilmeye çalışılmaktadır.

Ve ardından bir gün aniden o konuda bir şekilde düğmeye basılmakta, hiçbir bilgi verilmeyen tüm muhalefet de mecburen bir adım geriden, sadece yapılana ancak bir iki cılız ses çıkarabilmektedir. Genelde de bu ses en fazla “Keşke şu da olsaydı, misliyle yapın yanınızdayız, şurası eksik oldu ama arkanızdayız, geç bile kaldınız ama destekliyoruz…vs.” gibi zorlama dolu talihsiz muhalif söylemlerin ötesine geçememektedir.

Oysa tipik örneğiyle Azerbaycan’ın Karabağ’daki bu çok haklı mücadelesi konusunda, harekât başlamadan önceki o onca boş geçen hazırlık zamanlarında, muhalefet için söylenecek başlangıçta aylar-yıllar öncesinden o kadar çok konu olabilirdi ki …

Katkısı olsun diye elinde cephelerle ilgili yeterince “devlet istihbaratı” olmaksızın çırpınıp çabalayan muhalefet partileri aslında; bütün gönüllüler de dahil uzman kadrolarıyla, çalışmalarıyla dış politikayı özellikle de ulusal çıkarlar bağlamında sürekli harekete geçiren, tabana dayalı olarak oluşturduğu özel çalışma guruplarıyla gerçekçi ve farklı fikirlerle gidişatı dinamik olarak yönlendiren ve besleyen, devleti o tek düze katı realist yaklaşımlardan kurtarıp, senteze ve de uzlaşmaya götüren bir demokratik alternatif makam olmak zorundadırlar. Buna gayret etseler de açıkça ve bir şekilde engellenmekte oldukları da görülmektedir.

Muhalefetin bilgiyle beslenerek sisteme katkıda bulunabilmesi için fırsat tanınmasında artık büyük zorunluluk vardır. Zira ülkenin bekası ve toplumun, insanların refahı söz konusudur…

Hele bu çağda kapalı kapılar ardından uygulanan ve yeterince tartışılmamış, alelacele hazırlanan o bilinmeyen stratejilere karşı, şeffaf yöntemlerle ve de hızla-zamanından önce müdahil olmak fikirler üretmek zorundadır, muhalefet partileri. Aksi taktirde bu yaratılan eli kolu bağlanmış oldubitti durumları, muhalefet olarak görev yapmaya çırpınıp çabalayan siyasi partileri adeta bir lokomotifin (iktidar) çektiği katardaki, diğer vagonlardan biri olmak durumundan pek de farklı duruma getirmez (Waltz, Mearsheimer, Ulusal-Uluslararsı ilişkilerde “Bandwagoning”)…

Uluslararası sistem ise, ancak “paradigma zenginliğiyle” daha iyiye-sürekli gelişime doğru götürülebilir, yoksa tek düze düşünceler “paradigma tıkanmasına” doğru götürür …

İşte Azerbaycan-Karabağ örneğinde, aslında birkaç ay öncesi de dahil, geçtiğimiz süreçte bu “işgalden kurtarılma veya silahlı çatışma” durumunun ortaya çıkacağını görmemek için ancak kör olmak gerekirdi. Zira Türkiye Cumhuriyeti sadece o en son ki oradaki müşterek fiili tatbikatı yapışında değil, yaklaşık “otuz yıldır” üstelik bütün varlığıyla ve de en önemlisi şanlı ordusuyla Azerbaycan’ın ordusunu sürekli olarak büyük bir emek ve sabırla bugünlere hazırlamıştı.

Türkiye’nin o çok uzun yıllar boyu, bilen iyi bilir, Azerbaycan’da ve hatta Gürcistan’da bu sınır komşusu dost ülkelerin “ordularının reformu ve yeniden teşkil edilmeleri” konusunda çok alın teri döktü, maddi manevi çok gayret etti. Bu stratejik planlarla yürüttüğü çok etkin uğraşısı sırasında da o bölgede bugün beliren hiçbir rakibi yoktu.

Bu iki ülke (Sonrasında Arnavutluk ve Afganistan da dahil oldu) askeri liselerini, harp okullarını, harp akademilerini, sınıf okullarını hemen hemen bütün asker-subay-astsubay-kurmay yetiştirme sistemlerini tamamıyla idealist ve Atatürk’ün askeri Türk subaylarına bırakmışlardı.

Rusya’nın ise, malum, o tarihlerde başı kendi iç sorunlarındaydı ve Ermenistan hariç Kafkasya’da bu konularla uğraşacak pek fazla mecali yoktu. ABD de (AB ülkeleri de dahil) “NATO standartlarını uygulayan Türk Ordusunun Kafkaslardaki bu varlığından o tarihlerde rahatsız değildi” hatta aksine o ülkelerdeki askeri sistemlerin değiştirilmesine pek de karışmıyordu-karışamıyordu-karıştırılmıyordu. O zaman da yürürlükteki “Minsk Grubu” çalışmaları ise daha ziyade dış siyasi konulara odaklanıyor ve Türkiye’nin Kafkaslardaki bu söz konusu “planlı askeri eğitim-öğretim faaliyetlerine” de olumsuz bir etki yapmıyordu.

Ancak süreç içinde öyle bir zaman geldi ki Türkiye ciddi olarak bu bölgede, ekonomisinin de dönemsel üstünlüğüyle, ciddi ciddi “Bölgesel güç” olmaya başladı ve hemen dikkatleri üzerine çekti.

Zaten Körfez savaşlarındaki ABD’ye set çeken o tutumları nedeniyle, zaman içinde müttefiklik kavramına hiç yakışmayacak şekilde hedefe konan Türk Ordusu, “Balyoz ve o diğer bütün kumpas davaları süreçleri” yaratılarak uzun yıllarca sayıları bugün artık on binleri bulan Türk subay-astsubay eğitmenlerin-öğretmenlerin vasıtasıyla ortaya çıkan, Türkiye lehindeki bu dengeyi Kafkaslarda bir anda sinsice allak bullak etti …

Düşünsenize “Azerbaycan’ın ve Gürcistan’ın ideal aldıkları, kendileri için rol model olarak gördükleri” Türk ordusu subayları artık bu kumpas davalarıyla bir anda yerlerdeydi, saygınlıkları, o zamanki basiretsizlik zincirleriyle çok kısa bir sürede perişan edilmişti. Asırlara dayanan o büyük itibarları ise kurnazca ve ahlaksızca amansız bir örtülü atakla içeriden de siyasal destek bulup yok edilmekteydi …

Hatırlayalım; o caydırıcı şanlı ordumuzun koca koca madalyalı kahramanları üniformalarıyla, ite kaka, acımasızca demir parmaklıkların ardına atılıyordu. Askeri lojmanlara yapılan o ani şafak vakti baskınlarıyla, o idealist subaylar astsubaylar generaller onların hepsi bir anda üstelik de sinsi yapay delillerle ailelerinden sökülüp, o Kafkaslarda-dünyada nam salan şeref dolu üniformalara umarsızca herkesin gözleri önünde kelepçeler takılıyordu. Ordunun sancak gibi sembolü sayılan generaller, o günler susmuş-susturulmuş toplumun da en hafif tabiriyle “şaşkınlığı” yüzünden, malum o “gerçek vatan haini savcıların” kapılarında, o pırıl pırıl üniformalarıyla yan yana istifler halinde, sadece birkaç sayfa savunma verebilmek için toz ve pislik içindeki yerlerde-banklarda bitkince perişan hallerde, gecelemeye mahkûm ediliyorlardı. O korkunç fotoğrafların, bazı kumpas destekçisi yazılı-görüntülü basın tarafından Türk insanına servis edildiği de o acı görüntülerle birlikte hafızlarda yer aldı. Bunlar hiçbir zaman unutulamaz, unutulmayacaktır da …

Kurum o inanılmaz aymazlıklar sonucu, ne yazık ki o süreçte kendisini bile koruyamamıştı… Çünkü böyle bir pusuyu, asimetrik savaşı hiç duymamıştı o koca koca rütbeli insanlar. O şanlı Ordu ve şerefli subayları kolayca yerlere serilmişti. Dolayısıyla bu eğitim verilen Azerbaycan ve Gürcistan tarafından artık aslında kimilerine göre “rol model” falan da olamazlardı. Belki de esas hesap ve plan, aslında buydu o kumpaslarda …

Peki öyle mi oldu? Kuşkusuz “Hayır!” O acılara rağmen, şanlı Ordu toparlanıp yine ayağa kalktı.

Dolayısıyla da o oluşan berbat durum mesela Azerbaycan’da “mayalarımız aynı olduğundan” gerçeği değiştiremedi. Verilen o uzun vadeli bütün büyük emeklerin, o başa gelen felaketlere rağmen bugün işte yine de yerini bulduğunu görüyoruz; Azerbaycan ordusu ve şerefli liderleri-subayları, düşmanını ezerek, işgaldeki topraklarını kurtarmaya, aslen kendi güçlü milli ordusuyla Karabağ’da ilerlemeye devam ediyor.

Ama o yüz karası kumpaslar nedeniyle mevcut dengeler epeyce sarsılmıştı. Hele ardından gelen süreçlerde ve de son yıllarda şanlı Orduya ait neredeyse her şey, her yapı bir gecede değiştirilince, o ülkelerde uzun yıllarda kazanılanların sanırız bir kısmı da kaybedilmiş oldu doğal olarak. 

Çünkü basit bir açıdan bakınca “mademki Türk ordusu kötüymüş ve her şeyiyle tepeden tırnağa değiştiriliyor, o halde neden o ordu teşkilatları, okulları, sistemleri ve subayları örnek alınsın ki?” sorusu, ister istemez ortaya çıkmış-çıkartılmış oldu.

Özellikle de o kumpaslar sürecinde, Azerbaycan ve Gürcistan giderek Türkiye’den biraz daha koparılmaya başlanmıştı. Mesela çoğu Türk subayları, eğitmenleri Gürcistan’dan hızla geri çekildi. Azerbaycan’da da gidişat pek farklı olmadı o süreçte. Hatta en son erişilebilen açık kaynaklara göre 70-80’e kadar düşmüştü askeri eğitmen sayıları.

Aslında kuşkusuz oralarda “kaydı hayat kalmak” değildi Türkiye’nin ve subaylarımızın amacı ama “Karabağ’ı geri almak” bilincinin yaratılması ve güçlendirilmesi işi henüz tam da tamamlanamamıştı o kumpas zamanları …

Yine hatırlayınız, o zamanlar yani mesela Türkiye için on yıl önce “Arap ve İslam dünyası” her nasılsa asıl siyasal müttefik ve aşkımız da oluvermişti bir anda. Varsa yoksa Suudi Arabistan vb. öncelikli ülke idi …  

O tarihlerde biz ise Brüksel’deydik. Bir gün sabah işe geldiğimizde aniden NATO karargahının girişindeki müttefik bayraklar topluluğundan sadece Türk bayrağının yarıya indirildiğini görmüştük ve çok şaşırmıştık. Çünkü “10 Kasım” falan da değildi o gün.

“Acaba rengini şehit kanından alan o şanlı bayrağını yarıya indirtecek” derecede ülkemizde öylesine büyük neyin olduğunu endişe içinde çok merak etmiştik doğrusu. Oradaki en büyük ulusal makam olan NATO Daimî Temsilcisi Büyük Elçiliği arayıp sorduk. Aldığımız cevap daha da şok ediciydi: “Suudi Kralı ölmüş. Türkiye’de yas var ve yurt dışı bütün Türkiye temsilciliklerinde, her tarafta yas ilan edildi. Bayrak da dolayısıyla yas süresince böyle yarıda kalacak!”

O gün doğal olarak oralarda görev yapan bütün Türk devlet memurlarına, subaylara, generallere, diplomatlara bu soru defalarca soruldu “Neden?” Çok zordu bu soruya cevap vermek; bunu ancak o günleri oralarda ve aynı öfkeli duygularla yaşayan, o kısa soruya muhatap olan bilir!

Oysa mesela GATA’nın da yardımına koştuğu Azerbaycan’ın kurucusu Haydar Aliyev için vefat ettiğinde ülkesinde yedi gün yas ilan edilirken, “tek millet iki devlet” olan kardeş Türkiye’nin o anlı şanlı 2003 hükümeti bildiğimiz kadarıyla, tek bir gün dahi yas ilan etmemişti, bayrağını da indirmemişti.

İşte o gün içimize hançer gibi sokulan o büyük ıstırabın doğruluğunun nedenini, artık bugünlerde tam olarak görüyoruz; o kukla Suudi Arabistan yönetimi ülkemizin, Ortadoğu ve dünyadaki en büyük düşmanı oluverdi. Resmen ve hemen her yerde etrafına topladığı neredeyse bir iki istisnası hariç tüm Arap ve İslam alemiyle, maddi manevi büyük bir kinle Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı mücadele veriyor, aleyhimize kalıcı iş birlikleri, uluslararası anlaşmalar yapıyor, emek ürünü mallarımızı boykot ediyor, uydusu olan ülkelere de ettiriyor.  

Hatta, bu çok haklı gerekçesi olan Karabağ meselesinde bile “Türkiye Azerbaycan’ı koşulsuz desteklediği için” neredeyse o aynı Arap ülkeleri adeta İslam alemi olarak Yunanistan’la da sırt sırta verip Ermenistan tarafında yer alıyorlar…

O günlerde Suudi Arabistan’ı her tarafta baş tacı edenler, o zamanlar o çok şaşırtıcı ve tuhaf bayrak yarıya indirme-yas kararını verenler, muhtemelen şimdilerde en azından üzülüyor olmalı… Düşündürücü bir durum…

Ancak yine de o geçen zamanlardaki yani son 25-30 yıl süresince, fedakâr “ordumuz ve de subayları generalleri astsubayları” tarafından verilen o büyük emekler ve özellikle de o Azerbaycan’da adeta kuyumcu sabrıyla ekilen köklü tohumlar “asla zayi olmadı”.

Aksine verilen emekler o kadar güçlü filiz vermişti ki Türkiye’de şanlı Ordumuz kumpaslarla vesayet korkularıyla sırtından hançerlenip yerlere serilirken dahi, Azerbaycan Ordusunun fedakâr subayları generalleri o korkunç durumları görmezden geldiler. Morallerini bozmadılar ve çalışmalarına eğitimlerine atışlarına belli ki o yerdeki Türk subaylarının gösterdiği doğrultuda aynı hızla devam ettiler. Türkiye neyse ki her koşulda, her ne olursa olsun elde avuçta kalan bütün gücüyle elinden gelen yardımları yapmaya yine de devam etti Azerbaycan’a … (Devam edecek)

“Cumhuriyet Bayramınız Kutlu olsun!”