Uzmanlık hangi alanda olursa olsun kolay bir iş değildir ama ülkemizde görüyoruz ki yeteneğiniz olmasa da bir şekilde şişirilerek uzman yapılabilirsiniz. Mesela futbolda var bu tür suni şişirilen tipler. Gençliğinde kahve köşesinde okey ya da pişpirik oynarken muhtemelen ekranlardan çok maç seyretmiş, oysa hayatında bir kez olsun oyuncu ya da hakem vs. olarak tribünlere karşı sahada ciddi bir maç heyecanı ve sorumluluğu yaşamamış, bu konuda hiçbir eğitim almamış ama ülke hatta Avrupa çapındaki bütün büyük maçları ve de takımları, olimpiyatları, dev kulüpleri, kalitesini kanıtlamış teknik direktörleri ve de oyuncuları kıyasıya ve acımasızca yıllardır uzmanmış gibi uluorta medyada eleştirebiliyor, doğru dürüst bir çözüm de öneremiyor. Ancak akçeli ekranların üzerinden bol bol uzman (!) tavsiyelerinde bulunuyor. Aslında bu tiplerin yüzeysel bilgilerle tribünlere oynadığı da belli ama aklınca bunlar yemlendiği yere doğru ciddi ciddi kamuoyu yönlendirmesi yapmaya çalışıyorlar. Üstelik bu durum, bazılarınca fikir ve ifade özgürlüğüymüş gibi de gösteriliyor…

Evet, artık biliyoruz ki bu kolaycı anlayış böyle gitmeye devam ederse mesela şu sıralar ülke için en hayati olanı, gerçek ulusal güvenlik uzmanlarına bile pek ihtiyaç kalmayacak. Bunu ekranlardaki bildik yüzlere baktıkça kolayca anlıyoruz zaten. Zira çok uzun bir süredir görüyoruz ki, oraları özellikle bu konuları çok bilenlerle (!) dolup taşmış…

Burada biz; dış işleri, iç işleri, MİT, jandarması dahil ordu ya da emniyet teşkilatı gibi güvenlikle ilgili bir kurumda doğru dürüst çalışmamış, tek bir özgün fikir ya da proje üretmemiş, sahadaki mücadelelerde hiç yer almamış, ders alıcı milli tarih bilgisi ve şuuru olmayan, konuları derinlemesine incelememiş veya evrenselliği/ sorgulamayı merkeze koymasıyla bilinen akademisyenlikle de hiç ilgisi olmayan, ya da akademisyen olmuş ama uzmanlığı bambaşka bir alanda, liyakatsiz ancak ağzı laf yapan insanlardan bahsediyoruz.

Bol keseden atıp tutuyorlar. Bunların çoğu araştırmacı, stratejist, uzman vs. gibi alt yazı geçilen genel unvanlarla neredeyse her gün her hafta görsel medyada boy gösteriyorlar. Hatta adeta atamayla oraya gelmiş gibi topluma çoğu ekranlardan sürekli empoze de ediliyorlar. Toplum, yeni sistem denilen bu rejimdeki bakanlarının çoğunun isimlerini bilmiyor ama her gün ekranlarda gördüğü bu aynı uzmanları (!) ismen biliyor artık.

Aniden ortaya çıkan ulusal/ uluslararası güvenlik meselelerinde de o hep aynı çehreler, hudut hatlarına dahi giden yayın emekçileriyle birlikte soğuktan tir tir titrer halde kırmızılaşmış burunlarıyla her soluk alışlarında buharlar göğe yükselirken heyecanla sanki naklen maç anlatır gibi savaş öncesi teknik yorumlar bile yaptılar yıllardır… Bunlar bir orada bir burada belki de ellerine tutuşturulan kağıtları ezberleyip, ekran ekran dolaşıp-dolaştırılıp duruyorlar, bilemeyiz… Üst düzey siyasilerden birisi hele kendilerine bir “pas vermeye görsün” hemen ertesi gün ekipçe, duruma göre iş bölümü yapılmış gibi farklı farklı yerlerden mantar gibi çoğalıp üstelik tıpa tıp aynı görüşlerle bir anda ekranlarda bitiveriyorlar…

Siyasi havayı ise, sürekli aldıkları bu çok özel kokulara göre ısıtıyorlar, bizleri/ vatandaşı adeta bir şeylere yönlendirip alıştırıyorlar. İstisnaları hariç bunlar aslında kuşkusuz uzman falan değiller, ama bu çok özel ve teknik olduğu aşikâr olan konularda neredeyse hepsi engin fikir sahibi. Adam üstelik bakıyorsunuz, sadece o konunun değil kesinlikle her konunun uzmanı (!). “Bilmiyorum, bir araştırayım” diyen ise aralarında neredeyse yok denecek kadar az. “Konuyu ver de ne verirsen ver” onu genelleyip süsleyip püsleyip bırakın o kişi saatlerce konuşsun…

Hafife indirgemeyin; bu bir avuç tuhaf insan, vatandaşlarının önemli bölümü aklı hala karışık ürkmüş, okumayan ve sorgulamayan koskoca bir ulusu, kafalarına göre ya da kendisine söylenenlere, sağdan soldan duyduklarına, bazen de yanlış tercümelere göre yoğurup yönlendirmeye çabalıyorlar… 

Gelinen bu aşamada artık gerçekten bıkkınlık yaratmaya başlayan bu hep aynı uzmanlar (!) bizce, bir avuç istisnaları hariç siyaset müessesesinin de sözcüsü falan olamıyorlar. Bazen de bir anda oluşan seviyesiz tartışma ortamlarıyla bizce, aksine halk kitlelerinin bu tür programlardan kopmasına bile neden olabiliyorlar. Bu insanlar üstelik topluma, bilgileriyle, deneyimleriyle, tarafsız analizleriyle katma değer sağlayıp rol model olmaları gerektiğinin de pek farkında değiller. Kısacası bunlar, günümüzde en büyük demokratik tehlike olarak görülen “toplumun suskunluğuna” katkıda bulunma riski bile taşıyor olabilirler…

Uzmanlığı nereden geldiği meçhul bu bir avuç insanın inanılmaz fırsatlar bulup neredeyse her kanalda sanki ekran/ kamuoyu yönlendirmesi yapmaları, eğer belli sistemlerin menfaat karşılığı bilinçli parçasıysa, durum demokrasi açısından hakikaten ürkütücü ve vahimdir. Bunlar özgür ve özgün demokratik bir fikri değil de o söz konusu menfaat guruplarının “toplum mühendisliği” maksadıyla kendi siyasi-ticari görüşlerini fikir ve ifade özgürlüğü maskesi altında masum insanlara “sürekli tekrarlarla” koro halinde planlı bir şekilde dikte ediyorlarsa, hatta onları alıştırmaya çabalıyorlarsa o zaman bunların günahları/ sorumlulukları hele gelecek nesillere karşı -hiç istemeyiz ama işler daha da kötüye giderse- büyük olur.

Demokratik ülkelerde devlet; ulusal güvenlik konusunda yurttaşlarını eğitir, ufuklarını açar. Kuşkusuz bu gayet doğaldır ama kendi insanına karşı kör göze parmak propaganda yapıyor durumuna da düşülmez. Unutmayalım ki 12 Eylül dönemi hala böyle eleştiriliyor. Sürekli tekerrür eden tarih ise hiç yanıltmaz ve uzun yıllara dayalı olarak bazı suni ve aşırı zorlamalı gayretlerin sonucu olarak görülmüştür ki, tüm anti demokratik olan ülke halkları söz konusu kendi insanına çok ağır yükler getiren süreçlerden geçerek sonunda bütünüyle yorgun düşer. Ardından da bu ülkeler (tıpkı yakın tarihte defalarca görüldüğü üzere), içerden/ dışardan kurgulanmış o korkunç akıntıya çaresiz kapılıp, önce bir anda ulusal kimlik değiştiriverirler. Sonra da artık geri dönüşü olmayacak yollarda bedelini hep birlikte büyük acılar çekerek üstelik nesiller boyu öderler… İnanmayanlar şu son iki yüzyılda bu nedenle böyle sonu olmayan maceralara sürüklenip perişan edilen ve yok olan milyonlarca insana baksınlar. Sadece İkinci Dünya Savaşında 50 milyondan fazla insan sırf bu berbat nedenden dolayı çoluk çocuk yok olmuş, geriye de sadece bunun utancı kalmıştır. Bizim için ise, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşına bir anda apar topar nasıl sokulduğunu ya da girmek zorunda kaldığını bilmek bile yeter…

Ayrıca bu kuru gürültü kadroların, ulusal güvenlikle ilgili asıl sorumluluğu taşıması gereken siyasi kadroları günümüzde ekranlar üzerinden fikren besleyebildiklerini ya da onlarda veya halk yığınlarında yepyeni ufuklar açtıklarını, fikir zenginleşmesine gerçek katkı yaparak topluma katma değer sağladıklarını o birkaç istisna dışında acaba gönül rahatlığıyla söyleyecek birileri var mıdır şu güzel ülkemizde? Peki o halde, teşbihte hata olmaz ama soralım şimdi; “Bu sabit fikirli tek ses gladyatörlere ne ihtiyaç var?”

Ayrıca insana çoğu zaman bir şey vermeyen bu tuhaf tartışma ortamlarında bazen; gereksiz gerginlik yaratarak reytingleri suni olarak arttırma çabalarını, o kanalın siyasi pozisyonuna ya da moderatöre göre karşılıklı paslarla çoğu ekranlardan pişkince halk dalkavukluğu yapıldığını, yanlış olduğu bilinmesine rağmen adeta beyin yıkanmaya çabalandığını, nadir de olsa çıkan en ufak farklı bir sese karşı topluca nasıl hücum edildiğini, hatta bilerek ya da bilmeyerek bazı savunmasız insanların linç için topluma hedef gösterdiklerini bile bazen görmüyor muyuz? 

Üstelik zaman zaman da yönlendirilmiş o sığ bilgisi aslında sadece üç beş yabancı köşe yazısından ibaret olan memleket gerçeklerinden çok uzak süslü ama saldırgan hanımefendilere, çok kısa bir süre önce ne olduysa bir anda hep birlikte cıvıl cıvıl rengarenk mendil takmaya başlayan ve kendilerini de “Ben artık gerçekten de bu medya işinin piriyim!” sanan ve de eskilerden gelen o kayıtlara geçmiş suçlarını ekranlara tükürükler saçıp karşı tarafa daha çok bağırarak örtmeye çalışan megalomanisi yüksek beyefendilerden bezmedik mi?

Sürekli karşı tarafı ve destekleyenlerini tahrik edip susturmaya, mat etmeye veya kurnazlıklarla hata yaptırmaya çabalayanlara; programı yönetmeye çalışan emekçi moderatöre bile adeta “Benim arkamda tanıdıklarım var ha!” tavırları takınarak kök söktürenlere; sabah birilerince eline verilenlerden öğrenip ve ezberleyip ya da bir anda sadece Viki/ Wiki türü bilgi sitelerine veya birkaç köşe yazısına göz atıp o konunun uzmanı kesilenlere, peki ne diyelim? Son zamanlarda ise bir de üstelik “kendisini büyük bilge ama izleyicisini yarı cahil kabul edip” insanları edebi, sanatsal vs. açıdan kör göze parmak eğitmeye çalışanlar da ortaya çıktı…

Ne diyelim, saymakla bitmez bunlar; hafızalara da kazındılar artık. Üstelik bunların çoğunun bir dedikleri diğerini tutmaz, rüzgâra göre güzel dalgalanırlar. Sık sık izleyicilerin duygularını istismar ederler. Bir bakarsanız mesela güne göre Rusya tarafında, bir de bakarsınız hemen sonra Amerikancı olmuşlar. Fikren bir oraya bir buraya dalgalanırken tahminleri tutmayınca asla özür de dilemezler.

Her zaman onur timsali olan, gerçek bilgi sahibi, konusunun uzmanı, uzlaştırıcı o bir avuç aydını nadir de olsa bazı ekranlardan izlerken, insan adeta kavrulan çölde soluklanacak taptaze hava bulmuş gibi oluyor. Bizce internet haberciliğinde ve köşe yazarlığında da aynısı söz konusu.

Günümüzün bu yüzeysel uzman kadroları oluşturulurken, uzun yıllar boyu neredeyse mevcut tüm ekranlarda hep o “tek sese- tek kadroya” yer verildiği görüldü. Karşıt görüşler medyanın büyük bölümüne neredeyse hiç davet edilmedi, hatta zaman zaman aşağılandılar bile. Millet işte uzun bir süre ekranlarda o tek sese yönlendirilmek istendi. Böylece ülkede, fikir zenginliği, çok seslilik, demokratik tartışma kültürü açısından bizce ne yazık ki elde mevcut olanlar bile köreldi. Milletçe; tez- anti tez ve diyalektik anlam taşıyan demokratik ortamlarla, insana katma değer sağlayan senteze ulaştıran, karşısındakine “Siz de haklısınız, ne kadar güzel bir fikir!” diyebilen, tarafsız, çağdaş ve hür programlarla uzun yıllardır istisnalar hariç pek karşılaşılamadı. Yazık…

Böyle olunca da ülkemizdeki o gereksiz “tek ses” ısrarı, özellikle de karpuz gibi ikiye bölünen toplumun yarısında reyting ölçümlerinde, o tek ses kanalları ya da programlarının izlenirliğini hele şu son zamanlarda belli ki artık yerlere serdi. En kötüsü de o muhteşem sözcük olan ortak akıl şimdilerde mumla aranıp da bulunamaz oldu. Bitmek tükenmek bilmeyen peş peşe seçimlerden yorgun düşen millet zaten o ekranlardan çoktandır bıktı. Bir bölümü çaresiz belgesellere döndü, bir bölümü de ister istemez körleşti, içine kapandı, eğlence yemek ve yarışma programlarına daldı ve giderek daha fazla suskunlaştı, çok seslilik neredeyse tükendi (suskun toplum). Bunun doğal sonucu olarak da mesela bazı dürüst ve tok sözlü bazı youtubçu aydınların tek başına reytingleri, koskoca gazete ve kanal reytinglerini bile geçmeye başladı.

Şanlı ve fedakâr ordumuzu ve eğitim, adalet sistemleri gibi diğer bütün sağlam kurumlarıyla ülkemizin neredeyse tümünü süreç içinde hallaç pamuğu gibi atıp acımasızca tökezleten, hatta mahveden FETÖ dönemi başta olmak üzere revaçtaki bu bazı sözde uzmanlar kılıf değiştirseler de bugün de dahil hala “Vay! Seni gidi vesayetçi, siz-biz, halka üstten bakıyorsun, elitsiniz, inancımıza karşı mısın yoksa?” vs. gibi yüksek ses tonlu baskın sloganlarla, zaten ürkmüş aydınları ekranlarda çok uzunca bir süredir kurnazca hırpalamaya devam ediyorlar. Güya ara bulucu ve bazıları toplumsal tepkilere rağmen reklam yüzü yapılan o meşhur neo-liberaller(!) ise yine topluca devredeler, dikkatli bakın bunlar her yerdeler. Yıllardır karşı görüşlere yer vermeyen mayası belli programlarda, köşelerde iyice kaybettikleri izleyiciyi, okuyucuyu geri kazanabilmek için, garnitür olsun diye şark kurnazlığıyla, karşıt görüşten bazı uzmanlara da yer verilmeye başlanması bile öyle anlaşılıyor ki halk nezdinde yine pek yetmiyor: Reytinglere, tirajlara göre yeterince izlenmiyorlar, okunmuyorlar… 

Aydın halk ise ulusal güvenlik konusunda hakikaten hala bilgiye aç, hele gençler başta olmak üzere geleceklerini çok ilgilendirdiği için bu insanlar merak içindeler. Oysa bu tür konular ülkemizde artık genelde çok gizli devlet sırları haline dönüştü. Milli Güvenlik dersleri daha akılcı ve etkin hale getirileceği yerde, bir anda Milli Eğitim sisteminden kaldırılıverdi; alınan tedbirler ise yetersiz. Etkinliği tartışmalı yeni Meclis ise ulusal güvenlik konularını ne kadar görüşüyor orada ne üretiyorlar tam bilemiyoruz. Son dokuz aydır sadece dört kez, o da “bir gün süreyle” toplanan, yine eskiye kıyasen etkinliği tartışmalı izlenimi veren MGK sitesinde de artık resmi basın açıklamaları dışında bilgi yok. Önceki sistemde kapsamı yeterli bulunmayan “Bilgi notlarının MGK sitesinden yayınlanması usulü” bile ansızın yürürlükten kaldırıldı. En son yapılan basın açıklaması ise mesela sadece beş madde-yarım sayfa ve de zaten basında yer alanlar...

Sorumlu siyaset müessesinin ise uzun süredir, bir dediği bir dediğini tutmuyor. Sorgulayabilen halk ise, sürekli çelişkiler içindeki bu uzun bir zamana yayılmış farklı ve çok kısıtlı peş peşe bilgi paylaşımlarından dolayı artık bıkıp bitap düştü; konulardan uzaklaşıp sanki daha da suskunlaştı.

Kaliteli bilgiye bugün çok susamış okur yazar düşünür halk böyle bir durumda, peki neyi nasıl nereden öğrenecek ki? Yukarıda bahsettiğimiz sadece o ekran/ köşe gladyatörlerinden mi? İyi görüldü ki bu artık mümkün değil, zira onlar neredeyse kanaat önderleri haline getirilmelerine rağmen, az sayıdaki cesur ve uzman olan istisnaları hariç, uzun yıllardır kamuoyunu boş yorumlarla hem meşgul ettiler hem de milleti doğru bilgilendirmediler, ufukları açamadılar.

Ulusal ve uluslararası güvenlik konularında yetersiz, deneyimsiz ve bilgisi kısıtlı olduğu aşikâr olan sadece bu azınlığın ağızına bakmak veya tam aksine bunlara öfkelenmek yerine bizce, bu konudaki bilgi açlığını kapatacak özel ve yaratıcı acil çareler düşünülmesi lazım.

Bu konuda, yani ulusal güvenliğin oluşturulmasında “tabandan itibaren halkın daha fazla demokratik katkı sağlaması” bizim somut ve önceki önerimizdi. Daha önceki köşe yazılarımızda da; bu alandaki sistemleri/ oluşumları sorgulayan (cesur yayınların/ analizlerin, çok sesli gazetelerin, internet sitelerinin vb. okunması kaydıyla), çocuklarımızla dostlarımızla ulusal güvenlik konularını aile içinde de konuşarak-tartışarak, aynı anda da bilgiyi şeffaf olarak halkla paylaşarak, demokratik ve katılımcı bir anlayışla sabırla omuz omuza, ülkemize özgü bir ulusal güvenlik sistemi yaratılmasını öngören yepyeni bir ulusal güvenlik modeli ortaya koymuştuk (https://www.gercekgundem.com/yazarlar/cihangir-aksit/372/halkla-paylasilan-seffaf-ulusal-guvenlik-stratejileri-ugs). Evet, demokratik anayasal haklardan ödün vermemek koşuluyla, ülkece kenetlenmek bizce de şart. Ancak unutmayalım ki yeterli bilgiye ulaşamayan, medyada sadece birkaç kişinin ağzına bakan, ulusal güvenlikten bihaber ve hiçbir şeyi sorgulamayan bilgisiz -ilgisiz -suskun -umarsız toplumlar eninde sonunda bir başka ülkenin mandası olmaya mahkûm olurlar… Bu nedenle ulusal güvenlik alanında ısrarla “Aman dikkat! Hepimiz aynı gemideyiz!” diyoruz…