Günümüzün “büyük dünya devlet liderlerinin” hemen hepsi kapalı kapılar ardında, halklarına sormadan gizli kapaklı işler çeviriyorlar, aralarında anlaşıyorlar ve o aldıkları kararları görünen o ki halklarıyla katiyen paylaşmamakta ısrar ediyorlar. Mesela Trump, Obama, Bush, Putin, Sarkozy, Macron, Cameron, May, Merkel, Jinping vb. az farklarla hep aynı hareket ettiler, ediyorlar… 

Bu yüzden de neredeyse yer yüzündeki bütün ülkelerin çilekeş halkları, kötü liderler nedeniyle acılarla dolu dünya savaşlarını görmüş, dersler almış olsalar da günümüzde hak etmedikleri yoğunlukta berbat siyasi, askeri, ekonomik ve sosyal süreçlerden geçiyorlar. “Eski devirlerde bu normaldi” denilebilir ancak artık bilgi ve iletişim çağındayız, kabullenemeyiz bunu…  

Devam eden süreçlerden de görüyoruz ki özellikle de çağdaş uygarlık denilen gelişmiş ülke toplumları ve de halkları, “çok gizli ulusal çıkar” maskesi altında kendi ülkelerinde sürekli olarak tepeden inme gizli kapaklı güvenlik politikaları dayatmalarıyla karşılaşıyorlar; çoğunluğun bundan memnun olmaması gerekiyor zira bu, en önemli değerleri olan demokrasi kültürüne taban tabana zıt. 

Günümüzde adeta dünyaya rol model haline gelen söz konusu bu tür liderlerin yönetimindeki gelişmiş/ çağdaş denilen toplumlar, evet bundan pek memnun olmasalar da her ne pahasına olursa olsun süper güç olmaya soyunmuş kendi liderlerinin yaratığı haksız hukuksuz durumlara uzun süredir sessiz kalıyorlar. Demokrasiye bağlılığını iddia eden bu toplumlar, mesela şunları aslında net olarak görüyorlar; ne yapacağı kestirilemeyen kendi siyasi liderlerinin direkt kontrolündeki kendi güçlü profesyonel orduları, binlerce kilometre uzaktaki başka ülkeleri oldu bittiler ile gidip son teknoloji silahlarla bombalıyor, işgal ediyor, sınırları belirliyor, zayıf düşürülmüş yabancı ülke hükümetlerini umarsızca değiştiriyor, geri kalmış toplumları çıkarlarına göre iç işlerine de karışıp fütursuzca şekillendiriyor. Afganistan, Irak, Suriye, Yemen, Libya, Ukrayna, Mısır, Gürcistan, Venezuela, Sudan gibi kurbanlardan hangisini açıklayalım ki? Ya da asrın dünya barışına kast eden en büyük tehlikelerden birisi olarak gördüğümüz Suriye’deki gibi vekalet savaşları yapıyorlar. 

Bu özgür ve zengin denilen halklar, belli coğrafyalarda kendi siyasetçileri tarafından oluşturulan acı dolu trajik durumlar karşısında ya korkudan sus pus olup seslerini çıkartamıyorlar ya da bütün olanlar hakikaten hiç umurlarında değil. Hangisini derseniz deyin, bizce uyar…

Aslında bu liderlerin de bir ya da birkaç üst akıl tarafından yönetildiği de söylenmiyor değil hani. Üstelik mesela Ortadoğu, Afrika, Kafkasya, Orta Asya, Balkan ülkeleri ham madde ve enerji yolları kontrolü vs. için yapılan mücadeleler nedeniyle arada kalıp kan gölüne dönerken, milyonlarca insan yerinden yurdundan edildi. Hatta bunlar katledilirken zengin denilen toplumlar kendilerini hayat gailelerine ve seçtikleri o büyük liderlere kaptırmış gidiyorlar ve de dünyada nelerin döndüğünün gerçekten pek farkında değiller. Eğer farkında olsalardı, büyük ülke halkları da anayasal haklarını kullanıp mazlumların yanında toplu protestolara başlarlardı… 

Söz konusu büyük ülke liderlerinin çoğu; kendi yarattıkları sosyal ya da boyalı medyaları üzerinden, kiraladıkları trol ordularıyla, istihbarat güçleriyle hedef ülkelere ve hatta kendi öz halklarına bile çok yoğun propaganda yaparak, göz göre göre toplum mühendisliği yapabiliyorlar. Bunlar üstelik dünyanın hemen her tarafındaki hür seçimlere bile gizli kapaklı müdahale edebiliyorlar. Koskoca tarihi medeniyetleri bozup, insanlığı şu son on- on beş yılda gizli kapaklı çevirdikleri tuhaf işlerle, müdahalelerle sürekli şaşkına çeviriyorlar. Bu büyük liderler kendi halklarından da kopuk halde, tek başına ya da kendi aralarında kolayca gündem belirliyorlar, gündem gizliyorlar, gündem değiştiriyorlar, eğer gerekirse de kolayca yalan söylüyorlar. Silahlı ya da silahsız olarak, hedef seçtikleri ülkelerin önce hassasiyetlerini öğrenip, oradaki iç sistemleri mevcut yandaşlarının da yardımlarıyla, önce kaşıyıp karıştırıyor, yozlaştırıyor ve zayıflatıyor ve de sonrasında muhtelif şekillerde (ekonomik olarak enerji sistemleriyle bankalarıyla ve verdikleri kredilerle, özel sektörüyle, bilgi teknolojileriyle, istihbarat sistemleriyle, sosyal güçleriyle, eğitmenleriyle, ordularıyla vs.) orayı işgal ediyorlar. 

Bu yerlerde toplumların değer verdiği ve onları ayakta tutan, halk nezdinde kredisi olan kurumların yapılarını, genetiklerini sabırla ve büyük bir kararlılıkla ve de şaşırtıcı kurnaz oyunlarla mutlaka değiştiriyorlar. Üstelik bu büyük ülke liderleri, bunu hem batıda hem de doğuda aralarındaki süper güç pazarlıklarıyla birlikte umarsızca yapmaya devam ediyorlar. Bu büyük liderler (!) metodolojilerini sadece kendi halklarına değil dünyadaki diğer devlet liderlerine de aynı şekilde ısrarla dayatıyorlar, dayatmaya çalışıyorlar… 

Söz konusu bu büyük dünya liderleri ile ‘uyduları haline gelmek zorunda bırakılmış karşılıkları’, görülen o ki zaman zaman aralarında “Bak, önümüzde siyasi seçimler var; ben senin aleyhine şimdi şunu söyleyeceğim. Ancak söyleyeceklerim sadece benim kendi iç kamuoyunu etkilemeye yönelik. Dikkate alma bunları, hatta sen de bana aynısını yap, at tut bağır çağır! Benim karşıtımmış gibi görün! Sonrasında biz nasılsa beraberce bildiğimizi okuruz!” diye konuşup sanki anlaşıyorlar intibaını da veriyorlar.  

Bir gün başka, diğer gün başka hatta bir önce söylediğini bile tamamen inkâr ederek hiç sıkılmadan demeçler vererek ya da sosyal medya üzerinden karşılıklı da konuşuyorlar. İlke, ülke itibarı gibi kavramlar da artık bunların pek umurlarında değil. Toplumlar ve halklar ise işte bu tuhaf akış içinde daha da fazla şaşkınlaşıyor. 

Ya da bazen hedef alınan toplumlar- halklar, özgürlük umutlarıyla mesela o bir dönemki turuncu devrimler gibi, topluca turuncu bayraklar sallayarak kurnaz küresel projelerin tuzaklarına da düşürülüyorlar. Çileli toplumlar, demokrasi dışına çıkan merkezi otoriteye karşı bir türlü sonuç alıcı bağımsız demokratik özgün (anayasal) ve güçlü çağdaş tepkiler koyarak, kendi özgür iradeleriyle hareket edemiyorlar, üstelik doğru dürüst ve demokratik anlamda teşkilatlanamıyorlar…

Ulusal Güvenlik Stratejileri günümüzde şeffaf olarak yayınlanmakla birlikte uluslararası arenada gördüğümüz kadarıyla, aslen halktan gizli özel güvenlik stratejileri planlanıp uygulanıyor; o içeriği bilinmez kapalı emperyalist vizyonlar ve bunların sonucu olarak arzu edilen dünya düzenleri bazen toplumlar korkutularak, bazen de uyuşturularak, teknoloji yoğun bilgi kirliliğiyle, çoğu gelişmekte olan ülkelerde bir bir sahneye konuluyor. Kocaman bütçeli, saçma sapan ama çok heyecanlı hiç bitmeyen TV dizileri-filimler, anlamsız ve bomboş içerikli farklı farklı ve de suni gerilimlerle dolu TV/ İnternet programları derken dünya halkları bu tuhaf duruma giderek daha fazla alıştırılıyor ve arzu edilen o “sessiz uslu toplumlar” galiba böyle oluşturuluyor. Üstelik bu durumlar çok ilginçtir ki dünyanın en gelişmiş büyük ülkeleri ve toplumları için bile geçerli…  

Ayrıca anlaşılıyor ki artık günümüzde silahlı güç yani kaba güç eskisi kadar tek başına önemli değil. Bunun yerini zaman zaman yumuşak güç alıyor. Hatta uluslararası güvenlikte, “kaba güçle (tanklar toplar askerler…), yumuşak gücün (filimler, diziler, medya, ekonomi, diplomasi…)” senkronize edilerek birlikte bir karışım şeklinde ama bunun planlı programlı kullanıldığı çok farklı yepyeni bir “akıllı güç” kavramı da doğdu günümüzde… 

Aslında şu açık; ne denirse denilsin 21’inci asırda “sömürgecilik” bir başka çehreyle, çok ileri teknolojilerin de yardımıyla ve “küreselleşme” maskesiyle, bizce yine feci bir şekilde hortladı. İşbirlikçi ve dolar aşığı neo-liberal aydınlar (!) ve de bunların sadık elemanları ise tüm dünya medyalarında kolayca yer bulup bu ortamların baş aktörleri olmuş görünüyorlar… 

Dünyanın zengin fakir, eğitimli eğitimsiz çilekeş halkları, eğer bu soğuk savaş sonrasındaki süregelen kış uykularından uyanamazlarsa ya da ülkelerinde ulusal ve uluslararası güvenlik politikalarıyla ilgili demokratik kontrolleri sağlayamazlarsa, hiç kuşkusuz ki güvenlik kavramları bu puslu süreçler içinde gizli kapaklı şeffaf olmayan ulusal güvenlik politika ve uygulamalarıyla, insanlık onuru aleyhinde giderek daha da fazla farklılaşacak.                                     

Uzun vadede bir gün eğer bir ırkçı ülke lideri es kaza iktidara gelirse, elinde nükleer silahı da varsa, keyfi bir şekilde dünyada nükleer savaş bile çıkarabilir. Sakın şaşırmayın…

Bu büyük liderler (!) “Barış ve uyum içinde demokrasi, güçler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, şeffaflık, refah, laiklik, ulusal egemenlik ve insan hakları…” gibi çağdaş değerleri diğer ülkelere de yayacakları-paylaştıracakları-teşvik edecekleri yerde, bütün dünyayı küçük küçük ırki- dini- mezhepsel parçalara bölüp o suni yaratılan sınırlar üzerinden hegemonyalarını daha kolayca kurmanın peşindeler. Gizli kapaklı pazarlıklar hep sürüyor ve ülkelerin halkları bunların ne olduğunu bilmiyor-göremiyor… Aslında malum, geçtiğimiz 20’inci yüzyılda da bu aynı büyük hatalar yine yapılmıştı. Peki sonucu ne olmuştu? Hemen söyleyelim; yüz milyonlarca insanın kitleler halinde ölümü, sakat bırakılması, oradan oraya çoğu haksız hukuksuz yer değiştirmeler ve yaygın yoksulluk… 

İnsanlık dönem içinde bu tür büyük hatalar sonucu kaç kere çöktü-yere çakıldı ve sonrasında da küllerinden tekrar doğdu. Sadece Birinci ve İkinci Dünya savaşları ve bunların ardından ortaya çıkan çok acı sonuçlar bile, insanlığın sürekli çektiği o büyük travmaları anlatmaya yeter… 

İşte iki büyük harp ve soğuk savaş sonrası alınan derslerle, bir insanlık hülyası olarak ortaya çıkan Avrupa Birliği, bizce en büyük hatasını; bu söz konusu çağdaş temel değerleri (Barış ve uyum içinde demokrasi, hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı, refah, egemenliğe saygı, laiklik ve insan hakları vs…), kendi ekonomik ve siyasi çıkarları söz konusu olunca kolaylıkla ikinci plana itmekle (veya vaz geçmekle) yaptı. AB’nin çıkarları uğruna, üye ülkelerin içinde kendi halkına kötü davranan anti demokratik ülkelerin bulunmasını bile içine sindirdiği oldu …

Oysa bir dönem insanlığa sunulan Kopenhag Kriterleri iddiasıyla yepyeni bir Avrupa vizyonu büyük bir umutla ve kutlamalarla ortaya konulmuştu. AB keşke, kendisini açık seçik kıskandığı aşikâr olan öfkeli müttefiki ABD’ne uymayıp Merkel’in öncülük ettiği gizli kapaklı pragmatist politika odaklı salt çıkarlarını korumak yerine, sadece o ilgi alanındaki gelişmekte olan ülkelere bu çağdaş temel değerlerin ihracında ısrar etseydi. 

Başka bir ifadeyle AB; bu tür ülkeleri (Türkiye dahil) sözde değil samimiyetle, güçsüz düşürmek, bölmek parçalamak veya daha kolay yutmak için değil de keşke “benzerlerine çağdaş temel değerleri başarmış bir model olmaları” yönünde tüm gücüyle bu doğrultuda teşvik etseydi, destekleseydi belki de sadece doğu Avrupa değil, Ortadoğu, Afrika, Asya, hatta diğer yerler bile mesela “domino teorisi prensibi” gereği birbirleriyle yarış haline girip bugünkünden çok daha etkin barış ortamları yaratılabilirdi. 

Oysa hem ABD hem de AB, mesela Türkiye’ye tek taraflı olarak anlaşılamaz bir hoyratlıkla “Ilımlı İslam” gömleğini biçip aslında kendi bindikleri dalı kestiler… Eğer daha önceleri Türkiye yepyeni demokratik değerleriyle ve de güçlü ordusuyla teşvik edilerek AB’ne dahil edilmiş olsaydı (aksine Cumhuriyet Ordusu hedef yapıldı), hegemonya peşindeki ABD’ne, silahlı gücüyle olmasa da o kuvvetli yumuşak gücü yani “idealleriyle ve de bu kuruluş değerleriyle AB” gerçekten de kafa tutabilir ve de güçler dengesini (Balance of power) lehe çevirebilirdi. 

Aslında ABD de ilk başlarda (Bill of Rights) ve özellikle de iki dünya savaşı arasındaki o boşluk dönemde uluslararası ilişkilerde; “idealizm” hal tarzıyla ve kendi başlangıç/ kuruluş değerleriyle de çelişmeden benzeri bir idealle yola çıkmıştı. Ama İkinci Dünya savaşının öncesinde aniden peydahlanan o Nazizm/ Faşizm yanlısı insanlığa sadece acı veren devletlerin çoğunu harp sonrası yere yıkmış olsa da ABD soğuk savaş ve sonrasında “realizm” kalkanını kullanarak yönünü “mutlaka bir düşman bulmaya ve salt ülke çıkarlarına ve de tek kutuplu hegemonya olmaya” çevirerek, yanlış bir istikamete yöneltti. Uyguladığı emperyalizm odaklı küreselleşmenin cazibesine kapılıp bizce elindeki dünya barışı fırsatını da böylece kaçırmış oldu. Obama’ya 2009’da verilen o meşhur Nobel Barış ödülü de haliyle karşılıksız kaldı… 

ABD’nin yakın tarihten hala ders almadan günümüzde de tutumunda ısrar etmesi ve “barış ve uyum içinde demokrasi, güçler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, refah, laiklik ve insan hakları, ulusal egemenlik…” gibi insanlığın artık özlem duyduğu çağdaş uygarlık değerlerini o yazılı olan stratejilerinin aksine görmezden gelmesi, üstelik bu yaklaşımları sanki destekliyor gibi görünüp de gerçekte pek teşvik etmemesi ve de adeta “zücaciye dükkanına dalan bir fil” gibi, tek taraflı mutlak gücüyle her tarafı kırıp dökerek başına buyruk hareket etmeye ısrarla devam etmesi, korkarız ki ne kendi halkına ne de çilekeş dünyamıza asla barış getirmeyecek…  

Şöyle bir etrafa bir bakın; “Üçüncü Dünya savaşı bir şekilde zaten devam ediyor!” diyenler acaba haksızlar mı? Bu büyük liderler (!) ve onlarla gizli kapaklı ilişkiler içinde olanlar yüzünden yazık olmadı mı/ olmuyor mu bu dünyaya?

Bizim gibi orta büyüklükteki ülkelere gelince; aslında emperyalist güçlerce bu korkunç süreçte hangi iktidar başa gelirse gelsin, giderek bir kaos haline getirilen uluslararası sistemde benzeri ülke liderlerine, bizce sadece şu iki seçenek bırakılıyor; ya bu sözde büyük dünya liderlerinin ve onların muazzam akıllı güçlerinin arasında kalıp “kapalı kapılar ardında gizli iletişimlerle pinpon topu gibi kullanılarak oradan oraya savrulmak”. Ya da ikinci bir seçenek olarak “şeffaf ulusal/ uluslararası özgüvenli güvenlik politikalarıyla tüm halkla bütünleşerek-onları bütünleştirerek o yukarıda vurguladığımız söz konusu çağdaş temel değerleri ısrarla ve ne pahasına olursa olsun kendi insanına kazandırmak için bu uğurda kendisini adamak, akılcı çalışmak ve de tüm dünyada çağdaş değerleriyle, ürettiğiyle, yarattığı bilimiyle, sanatıyla, şeffaf ve çoğulcu demokrasisiyle herkesçe saygı duyulan bir ülke haline gelmek” … (8.06.2018 tarihli Şeffaf Ulusal Güvenlik Stratejileri konulu yazımıza bakınız)  

Bunların ilkinde sonuç o ülke lideri için genelde “yeterince kullanıldıktan sonra eninde sonunda fırlatılıp bir tarafa atılmak” oluyor. Oysa ikinci seçenekte “Dünyadaki küçük-büyük tüm ülkelerinin halklarına rol model teşkil edilip, insanlığın refah ve barışına somut katkıda bulunuluyor ve onur timsali olunuyor”. 

Aslında bu genel yaklaşım, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Çağdaş uygarlıklar düzeyine çıkmak” hatta “bunu da geçmek” başlangıç hedefini de çağrıştırıyor. Sürekli Gelişimi sağlayacak bu akılcı karar için ise hiç de geç sayılmaz. Ne dersiniz?