O kadar hızlı gelişmeler oluyor ki, bunları takip etmek, yazmaktan çok daha zor …

“Doğu Akdeniz telaşındaki” AB’nin tek nükleer gücü Türkiye karşısındaki her harekette başı çeken Makron Fransa’sının kurnazca yardımına koştuğu görülen o korkunç patlama sonrası acı içinde kıvranan eski mandası Lübnan, şu haliyle daha çook gelişmelere gebe!” diyerek tekrar asıl konumuza dönelim… Kaldığımız yerden devam ediyoruz (5 Ağustos 2020, Bir Uzman Uyarısı: 'Fazla Cephe Var; Krizler, Çatışmalar, belki de Savaş Kapıda!' -1)…

Evet biz halen gündemde olan “Azerbaycan-Karabağ meselesi” için de kuşkusuz “çok önemli” diyoruz demesine ama açık kalplilikle “Yunanistan’la Meis adası konusunda ve ilan edilen münhasır ekonomik bölge sınırları kullanımı ile ilgili oluşan ve halen hızla tırmanışı devam eden çok kritik ani durum nedeniyle şu an bunun pek sırası değildi! Aslında en azından ülkemiz için talihsiz bir zamanlama oldu bu ...”

Zaten Türkiye’nin bölgesinde güç olmasını istemeyen devletler, ülkemizi uzunca bir süredir kurnazca ve bilinçli bir şekilde allem edip kellem edip her tarafımızdan didikleyip çoklu cephelere ve dolayısıyla da “her tarafta zayıf düşürmeye” zorlamaya başlamışlardı…

Şu sıralar yine aynısı oldu. Resmen bize dönmüş, el ele vererek, sürekli havuç göstererek, bazen belki de kapalı kapıların ardından tehdit ederek, her taraftan-her cepheden “Gel, gel …” yapıyorlar.

Ulusal güvenlik siyasetinizi oluştururken her yerde gizli kapaklı çabalarsanız, değersizleşen kamuoyu ve halk, yukarılarda ne yapıldığını bilmediği için demokrasilerin olmazsa olmazı olan “ulusal güvenlik bilincini” terk ederek durumdan iyice kopar, ilgisizleşir ve “toplumun suskunluğu” durumu oluşur…  Böyle bir durumda belki halkın yönetilmesi daha da kolaylaşıyor gibi görünse de söz konusu halk, kendisine artık tepeden bakan “Sadece ben bilirimci” bu yaklaşım nedeniyle bir balon gibi şişmeye de başlar… Ülke için hoş bir durum değildir kuşkusuz bu… Ciddiye alınmasında ve toplumun rahatlatılmasında bizce fayda vardır…

Ayrıca hemen soralım şimdi “Karabağ ısrarı Allah aşkınıza bugün mü akıllara geldi? Kaç yıldır öz kardeşimiz ve tek millet iki devlet dediğimiz Azerbaycan’la karşılıklı rutin lider ziyaret konuşmaları hariç neden bu konuda ciddi ve eylemsel çıkışlar yapıp köklü tedbirler almadık ve neden hala Karabağ’ın Azerbaycan’a geri verilmediğini sorgulamadık? Hem şu son yıllarda İsrail, neden Azerbaycan’da özellikle de aldığı 2,5 milyar doları bulduğu söylenen stratejik silah sanayi projeleriyle güçlendi, bir düşünün bakalım… Boşluktan olmasın sakın?

TSK’nin ve onun çilekeş ama onurlu subaylarının-astsubaylarının Azerbaycan ordusunun bugünkü düzeyine getirilmesinde 30 yılı bulan fedakâr kadroların çok büyük emeği vardır. Bir zamanlar bu işin ana planlayıcılarından biri olduğumuz için iyi biliyoruz…boşa konuşmuyoruz…

2004 yılından hatırladığımız kadarıyla Azerbaycan’daki her askeri bina girişinde karşılaşılan her ilk panoda, haritasıyla mutlaka “Karabağ’ı Unutma!” uyarısı yazardı, bizler her gittiğimiz yerde bunu arar sorardık… Şimdi bakıyoruz da malum medyada sanki Türkiye olarak Azerbaycan’a ilk kez böylesine büyük destek veriliyormuş gibi bir hava yaratılmaya çalışılıyor…

Uzun yıllardır oralarda emek verenlere büyük haksızlık olur bu! Diğer yandan da Azerbaycan’a verilen bu sıcak destek, katiyen iç siyaset malzemesi yapılmamalıdır, bu tamamıyla siyaset üstü bir konudur…

Üstelik Ermenistan’ın elindeki Azerbaycan toprağı Karabağ’a müştereken taarruz mu edeceğiz? Ne zaman? Rusya’dan hiç korkmayalım mı yani, mesela böyle bir harekata silahla mücadeleye sizce cesaret edemez mi Putin? 2008 Güney Osetya-Gürcistan olaylarını ve çok sert Rusya askeri müdahalesini çok çabuk unuttuk…

Buraya kadar ki bilgilerin ışığında yukarıdan bakıp “genel bir değerlendirme” yapmakta da yarar vardır… Öncelikle kabul edelim ki “Türkiye genel anlamda, adına ne derseniz deyin, nedeni her ne olursa olsun artık çok “yalnız bir ülke” durumuna düşmüş bir devlettir. Azerbaycan, Katar ve Pakistan haricinde asıl müttefiklerini de çoğunlukla kaybetmiş ya da onlar tarafından dışlanmıştır”. Bu çok zor durumun nedenleri az ya da çok aşikâr olmakla beraber, ayrı bir inceleme konusudur…

Bu koşullarda şu anda Türkiye’nin hali hazır “harekât seviyesi ve en kritik olan cephe durumları” bizce özetle şöyledir;

-Suriye de TSK olarak bu ülkeyle, her tarafa dağılmış bazıları sürekli hareketli birliklerinizle koskoca 911 kilometre boyunca, sınırlarımızın dışına doğru bilmedik komşu ülke toprakları içlerinde 30 km. hatta bazıları da 100 km.’ den de fazla derinliklerde, bir nevi “harp halinde” bulunulmaktadır.

Erinden generaline kınalı kuzularımız tüm memleket evlatları, tam bir can pazarında değiller mi oralarda? Ne zaman nereden kalleş bir kurşun gelir, ne zaman ayağınız bir el yapımı patlayıcı mayına basar, kimse bilemez ki! Şu geçtiğimiz bayramda bile oralarda görev yapan erinden generaline memleket evlatlarının hepsi çoluk çocuklarından uzaklarda sürekli diken üstündedir … Mesela bu gece saat 01.00’da acaba kaç kişinin eli tetikte ve gözü nişangah üzerinden karşıdaki düşmanın gölgesi üzerindedir sizce? Tahmin edin bakalım…

- En tehlikeli cephe olarak gördüğümüz İdlip (Suriye) ile ilgili olarak düşüncelerimizi, öncelikli endişelerimizi ise zaten daha önceki yazılarımızda detaylarıyla “defalarca” yazmıştık (Bakınız, 28 Mart 2020; İki Cepheli Savaş Kabusu: 'İdlip/ Suriye ve Koronavirüs').

Durumlar böyleyken mesela yukarıda da vurguladığımız üzere Libya, Suriye ya da Ermenistan gibi yerlerde siz ülke olarak eğer “Rusya ile çatışmayı göze alıyorsanız”, o halde düğmesine basılınca Esad’ın aniden İdlip’de hareketlenmesine de hazır olacaksınız… “Söylenmedi” demeyin yine… 

Hatta şu sıralar bu hareketlenmeyi de yavaş yavaş izliyoruz. Zira tam teyit edilmemiş haberlere göre İdlip’de Rusların son bir haftadır aralıklarla tekrar havadan bombardımanlara başladığı haberleri alınıyor. İdlip Serakip’de Esad Ordusunun Rus Wagner guruplarıyla (+İran Hizbullah’ı) beraber giderek hareketlenmeye başladığını da görmeye başladık; bazı iddialara göre zaman zaman sıkı çatışmalar var, kayıplar var… “Aman dikkat!” diyoruz.

-Aynı şekilde; F-16’larınızı silahlı helikopterlerinizi, İHA-SİHA ’larınızı ne acıdır ki hâlâ izinsiz kullanamadığınız ama yine de binlerce askerinizi bulundurduğunuz o aynı İdlip’de bir anda 15-20 bin savaşçıyı bulan Tahrir-ül Şam teröristleriyle karşı karşıya kalmayı da göze alıyorsunuz demektir.

- Ya da ansızın Rusya ve İran desteğini arkasına alan Esad Ordusu’nun üzerlerine açılabilecek acımasız ve kurnaz topçu ateşi ya da ürkütücü hava taarruzu baskılarıyla, o “bir buçuk milyondan fazla Suriyeli’nin” Hatay sınırlarımıza doğru panik içinde sürülmesine de hazır olmanız gerekir. Türkiye hudutlarına ve içlerine doğru akabilecek bu belki de bir buçuk milyonu dahi aşabilecek çoluk çocuk perişan kontrolsüz sığınmacı selini acaba “kaç kişiyle” durdurabileceğini sanıyorsunuz? Bu, gerçekten de mümkün müdür acaba? Üstelik oldubittilerle içeriye girmiş olan ve adeta unutturulmaya çalışılan dört milyonu aşkın Suriyeli sığınmacıyı bile henüz kontrol altına alamamışken göze alınabilir mi bu büyük tehlike? Korkarız ki maazallah eğer bu iş oralarda bir patlarsa, ülkede her tarafa kaos getirebilirler …

- Irak’ta da benzeri şekilde 378 km.’ lik bir dağlık sınırımız var ve Irak toprakları içinde sınırımıza yaklaşık 150 km. uzaklıktaki eğitim üssümüz Musul yakınındaki “Beşika” bölgesi dahil farklı yerlerde ağır silahlarla tanklarla takviyeli birliklerimiz var. Bunları, oralarda yiyip içip yatıyorlar ve toplanma bölgesinde istirahat halindeler falan sanmayın sakın!  Kuşkumuz yok ki her gece kilometrelerce uzağa timler halinde hareketli pusular ve veya silahlı keşifler düzenliyorlar; Mehmetçiğin eli orada da tetikte, gözü düşmanda…

- Ansızın patlayan ve Türkiye tarafından Doğu Akdeniz ile Meis adası civarlarında sismik araştırma faaliyetlerinin de içinde yer aldığı NAVTEX denilen ve dişe diş Türkiye-Yunanistan/ AB/ ABD mücadelesinin yer aldığı o ilan, her ne kadar başlangıçta ses getirmiş gibi olsa da Türkiye’nin o gün yaptığı açıklamalar ve hele de Merkel-AB olası ricası veya ekonomik yaptırım baskısı sonucu şok edici tarzda Oruç Reis gemisinin “sismik araştırma faaliyetlerinin bir şekilde askıya alınması” onca estirilen sert rüzgârlara, güçlü Türkiye söylemlerine pek uymamıştı. Ama zaten geçtiğimiz gün Yunanistan ile Mısır arasında şok edici bir şekilde “münhasır ekonomik bölge sınırlandırılması anlaşması” imzalandı. Türkiye bunu anında en üst düzeyden hemen “yok hükmünde” saydı. Onlar da bizim Libya UMH ile yapılan anlaşmayı yok hükmünde sayıyorlardı. Dün ise Türkiye en üst seviyeden açıklamasını yaptı: “Barbaros Hayrettin sismik araştırmalar için Meis ve münhasır ekonomik bölgeye tekrar göreve gitti!”

İyi de Türkiye olarak bütün “bilinen ulusal çıkar-milli güvenlik kurallarını” bir kenara bırakıp “bunlar darbeci devlet” diye aylardır oyalanırken; bazıları da iyimserlikle “kilometrekare kayıpları oluyor, asla imzalamazlar” vs. derken baskın şeklinde bir anda imzaladı adamlar o anlaşmayı işte…

Bir sürü soru var akıllarda; Almanya’ya bu kadar güvenmeli miydik? Böylelikle Yunanistan’a zaman ve böylesine pişkince siyasi manevralar yapma imkânı kazandırmış olmadık mı? TSK kara hava ve deniz unsurlarıyla o zaman hızla aldığı savaş düzeni avantajı şu an acaba nasıl ki? Yani ABD donanmasının krizli bölgeye yaklaşmasına da böylelikle karşı tarafa fırsat mı vermiş olduk? Bundan sonrası nasıl olacak? Özellikle de Yunanistan ile önümüzdeki süreçte iplerin kopup kopmayacağı meçhul…

O halde bu yazımızın başlığına hemen geri dönelim; “Savaş kapıda mı yani?”

Görünen o ki, bu tür cephe ve kriz konuları duruma göre emperyalist ülkelerce önce kurnazca kaşınıyor, tırmanıyor-tırmandırılıyor, sonunda da son anda bir şekilde zorla da olsa ülkemize geri adım attırılmaya çalışılıyor.

Mesela Fırat’ın doğusunda, Libya’da, İdlip’de, şu son Meis adası krizinde hep benzeri oldu. Yanlış mı yazıyoruz? Ayrıca ne kadar ilginç değil mi; zira Meis adası civarında NATEX ilanı kriziyle hemen hemen aynı zamanlarda bir anda Ermenistan-Azerbaycan askeri çatışması çıktı ve “bunun arkasında Rusların olduğu” haberlerinin medyada yaygın olarak yer aldığını gördük…

Çünkü bize göre giderek liyakatten uzaklaşan diplomasimiz de durumu öngöremedi, şaştı…

Hiç kuşkusuz o günkü kabul edilemez saldırı nedeniyle Azerbaycanlı kardeşlerimizin büyük acısını gönülden paylaşıyoruz. Hele ki bir İHA’yla nokta atışı ile şehit edilen Azerbaycanlı sevilen sayılan vatansever “Tümgeneral Polat Heşimov’un” Türkiye’de eğitim aldığı da biliniyordu.

Bu saldırıya karşılık olarak Bakü-Nahcivan’da Türkiye-Azerbaycan fiili ve ortak askeri tatbikatı ise bildiğimiz kadarıyla halen icra edilmeye devam ediliyor. Üç tugay(?) katılımlı olduğu haberleri dolaşan önemli denilebilecek bu tatbikatın planlı bir fiili tatbikat olduğu açıklansa da Ermenistan’a (belki de Rusya’ya) havadan ve karadan net bir mesaj verilmek isteniyor… Hatta buradaki tatbikata katılan birliklerin artık çekilmeyerek orada üsler kuracaklarını söyleyenler de var internette uçuşan videolarda…

Basına da aniden yansıyan bu siyasi-askeri-stratejik “müşterek tatbikat tepkisi”, bize göre doğru bir duruş olabilir ama yanlış olan şey; şanlı ordumuzu öncelikli odaklanması gereken sadece dört beş yere değil de Kabil’den Somali’ye, Katar’dan Bosna’ya, Irak’tan Suriye’ye ve hatta Libya’ya “dünyanın üç kıtasında” neredeyse 20 ’den fazla cepheye leblebi gibi dağıtması bizce.

Bu suretle de “görünür mutlak gücün ister istemez zayıflamış olması”, bunun ise kurnaz Ermenistan (belki de Rusya ya da başka bir güç odağı) ya da Yunanistan tarafından fark edilip fırsatçılık yapılması görülüyor. Kuşkusuz bu tartışmalı yaklaşım daha da iyi incelenmeli …

Ayrıca şu son haftalar içinde de Libya’da da hızla ilerlerken, tam da çok kritik olarak değerlendirilen kritik yerleşim merkezleri Sirte ve Cufra önünde “Türkiye destekli” Saraç Milli Mutabakat Hükümeti savaşçıları üstelik MSB ’ımızın Libya ziyaretinin hemen sonrası çakılıp kalıvermişti. Orada Vatiye hava alanını anlayabildiğimiz kadarıyla tam hava üssümüz yapacaktık ki Fransa ve Rusya’nın sırtladığı Birleşik Arap Cumhuriyeti uçakları orayı bombalamıştı…Şaşırıp kalmıştık… Teşbihte hata olmaz, Libya’da aktör olmak aynen Suriye’deki gibi, “birkaç ayı ile aynı yatakta olmak” gibi özel bir durum …

Ama ardından da her nasılsa yine bir anda “Rusya ve Türkiye” bir araya gelerek; Libya’da krizin askeri bir çözüm olamayacağı, kalıcı ve sürdürülebilir bir “ateş kesin” gerekliliği, çözüm için ortak bir çalışma gurubu kurulması gibi konularda anlaşarak, geçtiğimiz şu kısa süreçte “ortak bir bildiriye de imza attılar” …

Önce Libya’da, sonra Azerbaycan’la Ermenistan arasında Kafkaslarda; sonra da Mavi Vatan ve de Meis adası açıklarında patlak veren siyasi-askeri krizlerin her üçü de neredeyse “aynı zaman diliminde” patlak verdi. Libya’da şimdilik sanki taraflarca biraz geri adım atıldığı hissediliyor… Ama karşılıklı yığınağın da devam ettiği de gözleniyor… Üstelik bugün itibarıyla Hefter’i destekleyen Rus Wagner güçlerinin Sirte’de desteklediğimiz birliklere doğru bazı topçu ateşleri açtığı haberleri geliyor. Hafter’in taarruz düzenleri aldığı da ileri sürülüyor… Oraları hızla ısınıyor…

Zaten “çok sayıdaki cephelere fazlaca yayılmış olmak suretiyle” askeri (kaba) gücün böylesine kritik bir zamanda aşırı dağılmasına karşı endişelenmekte haklı olduğumuzu düşünüyoruz. Çünkü mesela diyelim ki, Yunanistan şu anki Barbaros Hayrettin sismik araştırma operasyonumuza karşı beklenmedik bir çılgınlık yaptı; Ege’de, Akdeniz’de, Trakya’da, Kıbrıs’ta aynı anda harekete geçebilecek durumda savaşa hazır mı Türkiye? Eğer cevabınız gerçekten de “Evet hazırız!” ise ve de Yunanistan ile o arsız müttefikleri bunun farkındaysa korkmayın… Yok eğer cenge tam hazır değilseniz ve de onlar farkındaysalar yine bir şekilde size geri adım attırabilirler…  

Ayrıca özellikle de söz konusu cephelerde peş peşe kurnazca ateşlenebilecek muhtemel siyasi-askeri durumların uluslararası ilişkiler platformundaki teknik adıyla “Domino etkisi (Domino effect)” yaratması tehlikesi de söz konusu olabilir… Peki buna hazırlıklı mıyız?

Yani önceki yazımızda da vurguladığımız üzere: “Bizce; günümüzde önemli olan, beklenmedik bir zaman ve yerde henüz kritik bir durumun patlamasına fırsat vermeden yeterince önce, bu ‘cephe azaltma’ işini siyaseten ve ardından askeri olarak mevcut kapasiteyi daha da aşırı zorlamadan ‘zamanında yapmak’ gerekmektedir. Bu strateji öncelikli cephenize daha fazla odaklanmanıza da yardım eder. Kontrolden çıkabilecek böyle hiç beklenmedik pis bir büyük olay-vukuat, eğer aniden bir yerlerden patlak verirse maazallah gerisi peş peşe domino etkisi gibi zincirleme olarak da gelebilir. ‘Kaş yapayım derken göz çıkarılır’ ve böylece ülke prestiji de dünyada önemli ölçüde zarar görebilir ...”

Bu uzmanlığımıza ve uzun yılları bulan uluslararası deneyimimize dayalı açık kalpli endişemizin ve düşüncemizin” Felaket tellallığı” olarak algılanmamasını dileriz … Bu memleket hepimizin!

Gerçekten de söz konusu cepheler, üstelik artık birbirleriyle de çok ilintili hale geldi-getirildi. Türkiye, ayrıca bir başka bakış açısına göre bir “rehin alınma durumuyla da” karşı karşıya olabilir; bu durum henüz bir türlü öngörülemedi ve sanki önleyemiyor …

Yani Libya’da-Azerbaycan cephesinde Rusya’ya ödün vererek “Suriye’de sorun çıkmasının önlenmesi”; ya da Libya’da ödün vererek ABD ile iş birliği yaparak, “Doğu Akdeniz’de Yunanistan’ı yalnız bırakılması” veya İdlip ’de ABD’nin örtülü destek verdiği HTŞ terör örgütüne dokunmayarak Fırat’ın Doğusundaki “PYD/PKK terör örgütünün baskılanmasının” sağlanması, vs. vs… düşünülüyor da olabilir. Böylece “zaman kazanmak” için pinpon topu stratejisine devam etmek gibi zor bir durum da söz konusu oluyor adeta burada …

Zaten ülke olarak Türkiye her nedense, çok uzun bir süredir bize göre tercihini inatla “aynı anda her cephede kuvvetli olmak” stratejisi üzerine oturttu. Ama Türkiye Cumhuriyeti, aslında stratejik tabirle “iç hat” durumundaki bir ülkeydi. Dolayısıyla da bizce buna uygun olarak “iç hat stratejisi” uygulaması gerekirdi…

Bu iç hat kavramı gereği, normal olarak bir ülke önce mevcut tüm akıllı gücünü (Kaba güç + Yumuşak güç) optimum seviyede kullanarak tüm cepheleri önceliklendirmesi gerekir; sonra en öncelikli ve uygulanabilirliği de olan cephe seçilir, ardından diğer cephe-cepheler diplomasiyle oyalanırken (belki de çözümlenirken) bu en önemli olan soruna tüm güçle abanılır ve hızla o başarılır. Böylece önce o yaşamsal cephe rahatlatılır, çözüme kavuşturulur. Sonra aynı şekilde diğerine dönülür ve oraya aynı şekilde bütün yumuşak-kaba-akıllı güçle odaklanılır ve orası da çözümlenir. Bu böylece sırayla devam eder…

Ayağınızı böylelikle sürekli olarak yorganınıza göre uzatırsınız ama sabırla hedeflerinize ulaşırsınız. Son derece rasyonel ve pratik bir ulusal güvenlik stratejileri yöntemidir bu …

Mesela bunu bir örnekle biraz daha somutlaştıralım; eğer “Ege ve Doğu Akdeniz (Yunanistan ve GKRY)” birinci önceliğiniz ise, ilk önce buna yönelik vizyonunuzu oluşturur ve halkınızla paylaşırsınız; ardından sizi bu vizyonunuza götürecek stratejik planınızı hazırlarsınız; sonra sabırla (olmazsa olmazlar hariç) diğer cepheleri en kolayından başlayarak bir bir kapatırsınız ya da kuvvetinizi biraz biraz çekerek oraları asgari yeterliliğe getirip azaltırsınız; öncelik verdiğiniz cephede ise buna yumuşak güç de dahil getirdiğiniz bütün gücünüzle “sıklet merkezi” yapıp tempolu bir şekilde üzerine bastırırsınız… “Liyakat ve devlet deneyimi” ise işte burada bu yöntemin akılcı olarak tatbik edilmesinde çok yaşamsaldır…

Böylece aslında kaba gücünüzü “savaş açarak” kullanmanıza bile gerek kalmaz, vizyonunuz barış içinde ve de kan dökülmeden “caydırıcılığınızla” gerçekleşiverir…

Başarılı strateji bizce budur. Hayatta da her şeyi yumrukla halledemezsiniz ama karşıtınızı güçlü pazılarınız ve akılcı diplomasiniz (ikna gücünüz) caydırır…

Aynı zamanda basit bir doğa kuralıdır bu…

Ayrıca ABD’nin Afganistan’da Taliban’a karşı uyguladığı “Boa yılanı stratejisi de” ilginçtir. Buna göre; ilk önce sorunlu bölge tanımlanır. Sonra orayı akıllı gücünüzle (kaba güç + yumuşak güç) sımsıkı kavrar ya da çevreler; ardından dış çeperden içeriye doğru yavaş yavaş acı kuvvetinizle sıkmaya başlarsınız. “İçerideki” bir süre sonra o acı güce dayanamaz ve çözülüverir…

Her seviyede her yerde hatta size karşı da uygulanıyor olabilir aslında bu pratik strateji ...

Örneğin normal ticari bir yaşamda bir şirketi ya da kurumu hedef aldınız; vizyonu koyup sabırla adım adım bu stratejiyi uygulayın-uygulatın. Karşı tarafın eğer farkındalığı yoksa, yönetim kadroları da aciz ve ehil değilse, öngörüsüz ise ve hele bir de orası hazırlıksızsa alın size “ballı badem” …

Beklediğinizden daha çok kısa bir süreç içinde stratejinizle, dizlerinin üzerine çökertiverirsiniz orayı…

Buradaki örnekte, o şirketin yerine mesela Doğu Akdeniz’i koyun ve “Boa Yılanı stratejisini” uygulayın… Savaşa belki de gerek kalmayabilir… Bu da bizim doktrin olsun…

Savaş seçeneği sanki en kolayı gibi görünür ama ilk bölümde detaylı yazdığımız üzere etkisi, tahribatı o ülke insanı için çok ağırdır ve nesiller boyu sürer. Ancak en son çare olarak ve tam hazırlıklıysanız düşünülebilir…

Üstelik yakın tarih; ders alan ve iyi bilenler için hazinedir; zira bu tür durumlarda kimin kime yardım edeceği baştan belli olmaz; yani siz başlatırsınız ama dışarıdan müdahaleler ile askeriniz kazansa bile bu savaşınız sizin için zaferle bitmeyebilir… İnanmayan “1855-56 Kırım Savaşını ya da 1897 Türk-Yunan savaşını” açıp biraz olsun okusun …

İşte bize göre an itibarıyla “Doğu Akdeniz ve Ege” birinci öncelikli cephe durumunda gibi görünmektedir. Ancak Yunanistan ile savaş bizce olur ise artık topyekûn olur. Başlarsa inceldiği yerden kopar ve Batı Trakya, GKRY, adalar her taraf kana bulanır … İlk üç-beş günden sonra uluslararası müdahaleler olur ve bir şekilde durdurulursunuz…

AB ve ABD’ye sığınan, Batı emperyalizminin güdümündeki ve kendisini bunlara şaşırtıcı bir şekilde sürekli kullandırtan, ekonomisi de pek iyi durumda olmayan, “Türkiye’yi şu sıralar hali hazır rejimiyle en zayıf anında yakaladığını” sanan Yunanistan yöneticileri, gerçekten de aklını başına toplamalı ve bütün güçleriyle barış ve uzlaşma seçeneğini öne çıkarmalıdır. Oysa ABD artık güvenilir müttefiklik tanımını pragmatizme çevirmiştir. Mesela Libya’da tam arkanızda, ancak Suriye’de ve Doğu Akdeniz’de tam karşınızdadır…Şu son Yunanistan-Mısır anlaşmasının da arkasındaki gizli ülke AB’dir diyenler de var…  

Yunanistan bir ara şaşırdığı ancak son anda yine köşeye kıstırdığını düşündüğü Mavi Vatan sürecinde, Türkiye’yi topyekûn bir savaşa katiyen zorlamamalıdır. Aslında; genelde “iş ve aş” peşindeki çoğu masum ortalama Yunan halkının kendi ihtiraslı yönetimlerinin muhtemel çılgınlıklarını demokratik olarak durdurması da önem taşımaktadır.  

Yunanistan uzun vadede genç nesillerini Türkiye’ye ve Türk insanına doğru kinlendiren geçmiş yüzyılın vebası ırkçılık dolu o köhnemiş eğitim ve beyin yıkama sistemlerine-ders kitaplarına artık son vermelidir. ; Özellikle de sosyal medyada gezen Türk insanı karşıtı Yunan/ GKRY Ordusunun o şok edici asker yetiştirme ve eğitim sistemlerindeki, Nazizm özlemli ırkçı ve kindar bakış içeren ve olası katliamlara savaşçı askerlerini azmettiren, o biçare genç insanları “Kan, kan!” diye haykırtan, o toplu yemin ettirmelerden vs. acilen vaz geçmelidir… Bu insanlık suçudur… Hatta bunları yapanların yargıya teslim edilmeleri gerekmektedir…

Bunların uluslararası platformlarda da afişe edilmesinde sayısız faydalar vardır…

Oysa ortalama Yunanistan halkına, kendi topraklarındaki rekabete dayalı silahlı tırmanma sonucu meydana gelen Tukidides Tuzağı ikilemini[1] hatırlatırız. İngilizlerin dolduruşuyla başladıkları o 1919-22 Anadolu Seferi felaketlerini ve de sonuçlarını tekrar tekrar düşünmelerini salık veririz… Dönüşü olmayabilir bu “güç kullanma yanlısı” gidişatın… Doğrusu bire bir ya da Akdeniz ülkeleri topluca uzlaşmaktır…

Buna rağmen buraya kadar peş peşe yayınlanan iki ayrı bölümden oluşan bütün bu yazdıklarımızın ışığında bize “mevcut cephelerden sizce en hassas ve en tehlikeli olanı hangisidir” diye sorarsanız eğer, hiç düşünmeden yine “İdlip’e aman dikkat!” deriz…

Buna ilave olarak da bizce, Türkiye’nin neredeyse on yıldır içerisinde bulunduğu şehitler ve yaralılar verdiği, geçmişe de mecburen sünger çekip Suriye’den de artık bir plan dahilinde çekilmeyi ve buraların BM’in tanıdığı Suriye Cumhuriyeti’ne mesela BM gözetiminde teslim edilmesini” düşünme zamanı gelmiş de olabilir. Sorgulamak gerekir.

Eğer ana hedeflere nispeten de olsun bugüne kadar ulaşılmışsa “Oralardan onurlu bir çekilme ve ülkemizi yıllardır adeta işgal eden dört milyonu aşkın sığınmacının geri dönüşleri” için hızla uygun bir siyasi ortam hazırlanabilir. Böylece içeride de “siyaset üstü güçlü bir uzlaşı” sağlanarak TBMM öncülüğünde, henüz yerle bir olmamış “mevcut durum üstünlüğüyle” ve maazallah o yukarıda bahsettiğimiz domino etkisi başlamadan önce, “Esad ve Rusya ile masaya oturmak” fikri bizce düşünülebilir. TBMM’nde açık oturumlarda bu yaşamsal ulusal güvenlik konusu hızla (özel oturum) ve çok iyi tartışılmalı ve de bu tür bir olası karar alınması konusu enine boyuna görüşülmelidir … Meclisten “statükoya devam” kararı çıkarsa da o halde buna halkın vereceği cevap muhtemelen iki yıl sonraki “2023 genel seçimlerine” kalır… Eğer Suriye’de elde bulundurduğumuz toprakları ilhak etmeyeceksek zaten her nasılsa bir gün bir şekilde bu durum zaten gerçekleşecek…

Aynı mantıkla Bismark’ın o ünlü “İki cepheli savaş kâbusu” bugün itibarıyla ülkemiz için de geçerlidir. Oysa an itibarıyla Türkiye’nin şu anda adeta iki değil olası bir savaşa doğru tırmanan “patlamaya hazır” en az dört olası çok kritik savaş cephesi var; İdlip (Suriye), Ege ve Doğu Akdeniz, Libya ve Ermenistan … Önlem alınmaz ise” Savaş kapıda!”

Aksine bir kalıcı barış başarılırsa ardından hiç kuşkunuz olmasın Mısır ve İsrail ile “normale dönme çabaları” söz konusu olabilir… Hele bir süreç içinde bir de gerçek parlamenter demokrasiyi, laikliği, toplumsal barışı ve refahı da tam yakaladığımızı, çağdaşlaşma açısından da bir düşünelim bakalım…Hiç kuşkusuz böyle bir durumda AB bizim peşimizden koşar. Yunanistan ise stratejik ortağımız bile oluverir… Hayal gibi değil mi?

Hayır hayal falan değil çağdaş yönetimde “Vizyon” deniyor buna!

Oysa bu tür konular yıllardır artık gündemde bile değil, “Ortadoğulu ülke olmak” tuzağına doğru itilip kakılıp duruyoruz ve görüyor-üzülüyoruz ki ülke olarak şu sıralar “hava yine kurşun gibi ağır!”

Bunca geçen zaman sonunda gelinen yer budur! İlaveten şanlı ve fedakâr ordumuza hemen her koşulda bir soluk alma (yeniden tertiplenme ve düzenlenme) fırsatı tanınması da gerekebilir…  

Acilen TBMM’nin liderliğinde; öncelikli cephelerde karşılıklı olarak uzlaşılmalıdır diyoruz. Eğer bu mümkün olamıyorsa da o zaman bazı cepheleri her halükârda hızla kapatıp, en öncelikli cephe hangisiyse onu seçip onun üzerine “tüm akıllı güçle” odaklanılmalıdır, diyoruz…

Güzel günlere… (Yazı dizisi sonu-Bitti)

 

 



[1] Tarih yazarı ve Antik Atinalı Tukidides’in (MÖ 460-395) yazdığı, M.Ö. 5’inci yüzyılda Atina ve Sparta arasında başlayan ve 30 yıl süren ve de büyük bir yıkımla sonuçlanan Peleponnes Savaşları öncesindeki oluşumu “Atina’nın yükselişi ve bunun Sparta’ya aşıladığı korku savaşı kaçınılmaz hâle getirdi” şeklinde ifade ettiği bir durumdur. Buna göre Atina geliştikçe Sparta silahlanır. Bunu gören Atina da daha fazla silahlanır. Silahlanma yarış haline gelir ve bir taraf sonunda diğerine saldırır. Yıkım olur. Atinalı komutan Tukidides bir muharebe sırasında Spartalılara karşı mağlup olup vazifesini yapamadığı için kendi isteğiyle sürgüne gider ve savaşı yazar. Atina, bu savaşı, sonunda kazanınca tekrar ülkesine geri döner Tukudides. Atina’da savaş sonrası 4 yıl daha yaşar…