“Bisrmarck’ın Kâbusu” deyişi, sivil yaşamda pek bilinmeyen ama strateji yazınında oldukça bilinen bir tanımdır. Buna göre Alman birliğini de sağlamış olan ilk şansölye (başbakan) Otto von Bismarck (1815-1898), mesela hem Fransa ile hem de Rusya ile aynı anda iki ayrı cephede savaşmayı bir kâbus olarak nitelendirmişti. Zira kendisine göre, Almanya’nın milli gücünü aynı anda ikiye bölerek her iki cephede de zayıf kalması, her iki cepheyi de kaybetmesi riskini taşıyordu. Bismarck bunu birleşik Almanya için sürekli olarak bir ulusal güvenlik sorunu olarak görmüş ve eğer bir çatışma kaçınılmazsa hiç değilse ya Fransa’yı ya da Rusya’yı en azından bunlardan birisini düşman safından diplomasiyi kullanarak çıkartmaya, sorunları elemine ederek sadece birine ve öncelikli olana odaklanarak ve de bir sırayla çözmeye gayret etmiştir. Avusturya ile mücadelesinde de bunu uygulamıştır hep.

O devrin önde gelen akılcı ve pragmatist siyasi liderinden birisi olarak gösterilen şansölyenin “Bismarck’ın Kâbusu-İki Cepheli Savaş” endişesini dikkate almayan aynı Almanya, sonraki süreçlerde her iki dünya Savaşı’nda da sonuçta perişan olmuş ve özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonunda Hitler’in peşinde savrulup en sonunda esir devlet haline bile düşmüştür…

Bugün işte Türkiye’nin durumu, her ne kadar aynı yoğunlukta, aynı büyüklükte kanlı savaşlar olmasa da ulusal güvenlik düşünceleri göz önüne alındığında neredeyse “Bismarck’ın Kâbusu” durumuna yakındır. Hatta ülkemiz için ikiden çok daha fazla cephenin olduğunu söyleyenlerin sayısı hiç de az değildir…

Aşağıdaki bu açık kalpli düşüncelerimizin, kötümserlik olarak anlaşılmamasında da bizce yarar vardır. Doğal olarak en kötü ihtimali kaleme almış olsak da yazımızı sonuna kadar okuduktan sonra duymakta olduğumuz endişenin nedenini, daha iyi anlayacağınız inancındayız… Her şey yaşadığımız bu güzel ve yalnız olduğunu gördüğümüz memleketimizin yararı için…

Türkiye, kabul edelim ki; bugün itibarıyla sadece “Korona virüs” tehdidi ile değil, aynı zamanda ateşkes anlaşmasına rağmen “patlamaya hazır bomba” gibi duran İdlip/ Suriye krizi (Çatışma riski) ile de üstelik aynı anda karşı karşıyadır. İşte bugün aşağıda bu iki cepheyi bir arada ve peş peşe harmanlayacağız…

Son yazımızda, İdlip’in geleceği konusuyla ilgili genel düşüncelerimizi, endişelerimizi bir beyin fırtınası şeklinde yayınlamıştık. O yazı bizce, muhtemel olabileceklere dikkat çeken öngörülü bir yazıydı (İdlip’in Geleceği ve Moskova Ateşkes Sonrası bir 'Beyin Fırtınası' 14 Mart 2020).  BM.’ in terör örgütleri listesinde yer alan HTŞ (Heyet Tahrir ül Şam) ile fedakâr ordumuzun İdlip’deki çatışma ihtimaline dikkat çekmiş ve “Bölgedeki geçici barış havasına güvenilmemeli; oralardaki tehlike buralardaki korana virüs gibi sinsice devam ediyor” demiştik.

Nitekim dört gün önce, bu radikal cihatçı örgüt ve uzantıları, ne yazık ki iki memleket evladımızı daha şehit edip bir evladımızı da yaraladılar. Şehitler, sessiz sedasız memleketleri olan Sivas ve Kahraman Maraş’ta defnedildiler, basında ise korona virüs can pazarı nedeniyle çok az yer aldı, toplum bunu ne kadar fark etti doğrusu pek bilemiyoruz…

İdlip’de aslında bu duruma çok da şaşırmadık. Zira terörist HTŞ ve beraber hareket eden benzeri cihatçı terör örgütleri, Türkiye ile Rusya arasında, ani bir sıcak savaşı şimdilik de olsa başarıyla önleyen, o Moskova’da imzalanan 5 Mart tarihli ateşkes protokolünü “tanımadıklarını” önceki hafta ilan etmişlerdi.

Dolayısıyla bu “tanımamaya” kuşkusuz 15 Mart’tan itibaren garantör iki ülke adına Lazkiye’ye giden M4 ana yolu üzerinde müştereken faaliyete geçirilen, hali hazır “Türkiye-Rusya ortak devriyesi” de dahildi…

Evet, bu “müşterek devriye faaliyeti” bizce her daim çok önemlidir zira İdlip’teki cihatçı teröre karşı iki devlet bayrağı, birlikte gösterilerek caydırıcılık sağlanmasını hedefliyor. Bununla beraber endişemiz; eğer havadan karadan özel ve sürekli olarak çok itinalı tedbirler alınmaz ise, bu hareketli ve motorlu “Türk-Rus A4 ana yolu devriyesi”, bize göre “kalıcı barışın” alt yapısını sağlayabilecek askeri-stratejik değer taşıdığından dolayı maazallah hedef olabilir. Çünkü bu devriye aynı zamanda hassas bir “siyasi hedeftir”. Bizce bu devriyeye karşı olası bir pusu olursa, bilelim ki asıl hedef o anki devriye görevindeki askerler değil, aslında geçici de olsa zar zor başarılan “barış ortamıdır”. Önce bunu kabul edelim…

İşte İdlip’de bir oyuna düşülüp, aksi bir durum oluşursa, yani çeşitli kurnaz tahriklerle silahlar bir anda ciddi anlamda yine patlarsa, o Moskova’da zar zor ve de adeta son anda sağlanan akılcı “ateşkes/ barış süreci” de tümüyle yok olup gidebilir. Hatta “ip kopar” ve Türkiye ile içinde DAEŞ/ İŞİD artıklarının da bulunduğu HTŞ terör unsurları arasında Suriye içlerinde uzun soluklu kanlı bir “terörle mücadele harekâtı” ve ciddi ölçekte karşılıklı çatışmalar başlayabilir.

“Kanlı” derken burada biz, karşımızdaki sayıları on binlerle ifade edilen, organize olmuş, çatışmayı ve araziyi bilen, şu ana kadar Suriye içlerinde hayatta kalabilmiş, indoktrine edilerek ölmeyi yaşamaya zaten tercih eden, çocuklu ev kadınlarını bile sokak ortasında acımasızca infaz eden teröristlerden bahsediyoruz (Not: Ayrıca böyle bir kurnaz tuzağın arkasından, Suriye Cumhuriyet Ordusuyla, Türk ordusu bile karşı karşıya getirilebilir. Gerçi artık bu aşamada bu tür bir oyuna müsaade edilmeyeceğini düşünüyoruz).

İHA’ larımızı ve Hava Kuvvetlerimizi mesela Rusya’nın izniyle Suriye’de serbestçe kullanabilsek bile söz konusu terörist HTŞ ile çatışmalar kısa da sürmeyebilir.

Keşke böylesine ciddi mülteci sorunumuz olmasaydı da Suriye (ve Rusya) ile masaya oturup-anlaşıp, İdlip’de “HTŞ terör örgütü temizliği” işini kendi öz vatanlarının savunması kapsamında olduğu için, onlara devredebilseydik.

Keşke İdlip’deki bu pis ve uzun soluklu mücadeleye hele kara unsurlarımızla hiç karışmasaydık” …

Bu arada birkaç haftadır da yerli yabancı basında Türkiye’nin İdlip’de bulunan kuvvetlerini, yeni zırhlı birliklerle sürekli takviyeye devam ettiği haberleri yer alıyor. Oradaki düzeni ve en son durumu tabi ki halen tam bilemiyoruz; ancak aklımızda bazı sorular da var. 

Mesela eski plandaki 12 adet Gözlem Noktalarımız şu son haftalarda acaba sağ salim geriye yeni yerlerine çekildi mi? Yabancı kaynaklardaki haritalarda yer alan ve küçülerek yaklaşık 40x75 km. ebadında olacağı görülen yeni sorumluluk bölgesinin (İdlip Gerginliği Azaltma Bölgesi) son sınırları belli oldu mu? Ateşkes anlaşmasında “HTŞ terör örgütüyle İdlip’de mücadelenin nasıl ve kim tarafından yapılacağından” net bahsedilmiyor, en azından açık değil!

Önceki köşe yazımızdaki “İdlip nereye?” endişemizi hatırlıyorsak eğer, “Moskova geçici ateşkes anlaşması her ne kadar şimdilik geçerli olsa da bir an gelir, bir pusu/kurnazlık/ oyun sonucu oldu-bitti ile silahlar patlatılıp HTŞ terör örgütü unsurlarıyla İdlip kırsalında Türkiye olarak “Ya bir başımıza karşı karşıya kalırsak?” diye yine soruyoruz…   

Görebildiğimiz kadarıyla şu ana kadar İHA’larımız dahil Türk hava unsurlarının olası operasyonlarımızda serbestçe kullanımı konusu da (Hava sahası kontrolü) söz konusu “Ateşkeste” net değil. Bu kritik konular Rusya ile detaylı olarak koordine edildi mi? Haberlere göre Halep’in doğusunda yani söz konusu “İdlip Gerginliği Azaltma Bölgesi” içinde kalan mesela Atarib’de Türk Ordusunca yeni bir üs bölgesi kurulmuş; bunun diğerleriyle irtibatları nasıl? Üstelik halen HTŞ gibi silahlı terör unsurları her tarafta dolaşıyorken bu muğlak gerginliği “Türk ordusu” olarak İdlip’de nasıl azaltacağız sahi?

Askeri strateji ilminde bu tür çatışma bölgeleri için kanla yazılmış temel bir prensip vardır; “Temas muhakkaktır!” Aksi hareket edenin “Vay haline!” diye bilinir. Peki hal böyle olunca, eninde sonunda acaba İdlip kırsalında silahlar sizce patlar mı patlamaz mı? Bizce patlama ihtimali hele süreç böyle muğlak olarak devam ederse, hiç istemeyiz ama kuvvetli bir olasılıktır. İdlip’de “HTŞ gibi terör unsurlarına güvenmek hiç de akılcı değildir!” diyoruz…

Oralardaki askerlerimize karşı saldırılarına ara vermeden devam eden PYD/PKK çabalarına da ayrıca özel dikkat çekiyoruz. Kuşkusuz Suriye’deki terör unsurlarıyla birebir kalırsak şanlı ordumuz bunları eninde sonunda yok eder. O halde hemen şu klasik soruyu sormak gerekiyor; “Eğer böyle bir çatışma olursa ve de Türk ordusu memleket evlatlarının canları pahasına çatışarak İdlip’deki mesela HTŞ’yi yok ederse bu en çok kime yarar?”

Cevabı bize göre gayet basit; hem Suriye’ye hem de Rusya’ya… Peki Suriye’de ordumuz PYD/PKK’yı yok ederse kimleri karşısında bulur? Söyleyelim, ABD, AB, Rusya ve Suriye Arap Cumhuriyeti… Ne kadar ilginç bir durum değil mi? Aslında ilginç değil adeta bir bilmece… Orada devam eden ateşkes/ geçici barış durumu, bu yüzden “kazan-kazan” durumunu da işaret edebilir, diyoruz...

Aksine, mesela bir imha harekâtında bu sefer de bir süre sonra sıkışan bu terör unsurlarının bir bölümü Türkiye’ye karşı İdlip’de hızla yer altına inebilir (Hatay ve çevre illerimiz de dahil) ve de oralardaki bu gayri nizami nitelikli çatışma süreçleri de hele biz orada kaldığımız sürece, epeyce uzayabilir. Bu durum kuşkusuz bizi zora sokar.

Mehmetçik, oralarda her türlü çatışmaya “meşru müdafaa” hakkıyla en ağırından cevap vermeye hazırdır. Ancak Suriye içlerinde hele İdlip’de “mültecilerin hareketlenmesini ve de bu terör unsurlarının dağılıp hudutlarımızın üzerinden ülke içlerimize sızmalarını önlemek” gibi iki yaşamsal husus hariç, farklı bir görevinin olması (mesela İdlip’de HTŞ’nin yok edilmesi) acaba “Başka bir ülkenin içişlerine gereğinden fazla karışmak” anlamına da gelmez mi sizce? Ayrıca bir BM Güvenlik Konseyi kararı, ülke daveti vs. de yok.

Bizce bu görev; Rusya ve İran yanlısı Hizbullah desteğini arkasına alan, asıl Suriye Arap Cumhuriyeti Ordusu’nun görevidir … Böyle bir oluşuma zorunlukalınırsa “Koşullu destek vermek” bizce çatışmaların tam ortasına yerleşmeye kıyasen belki de çok daha akılcı da olabilir.

ABD ve NATO’nun hele acı içinde kıvranan dünyadaki şu son durumlar da dikkate alındığında artık İdlip’e fiilen gelmeyecekleri de aşikardır… İdlip’de “son kararı vermek” için ise bizce zaman tükeniyor, aksi taktirde bu kararı “bir şekilde aniden ateşkesin bozulması-bozdurulması” suretiyle hiç arzu etmeyiz ama muhtemelen bir başkası vermiş olabilecek”.

Peki, şu anda siyaseten Türk Ordusuna verilen öncelikler nedir? Gayretleri şu sıralar iyice İdlip’e yoğunlaştırdıkça stratejinin en temel ögeleri olan “zaman ve mekân” bakımından acaba bu tutum akılcı mıdır? Bu kritik soru, bizce karar vericiler için acil cevap bulunması gereken, hakikaten ciddi ve devlet adamlığı sorumluluğu gerektiren zor bir “ulusal güvenlik” sorusudur? Burada artık açık konuşalım; “Her cephede kuvvetli olmaya çalışan, her cephede zayıf olur!” diyoruz…

Dolayısıyla Koronavirüs öncesi uygulanan, uzun yıllardır o geleneksel ve şeffaf olmayan ulusal stratejiler gereği, her tarafa tespih tanesi gibi dağıttığımız askeri gücümüzü, “Hudutlarımızın emniyete alınması birinci öncelikli olmak üzere”, şu saniyeden itibaren mümkün olduğunca geriye çekip, tek yere toplasak? Orası neresi mi olur, hemen söyleyelim; her köşesi devletin şefkatli yardım elini bekleyen çok çetin bir virüs tehdidi sınavının altındaki “Vatanımızdır!”

Bizce şu gördüğümüz son koşullarda Mehmetçiğe “Yurt içindeki ihtiyaç”, artık “dışarıdaki prestijimizden” de önemlidir. Öncelikle bir konuyu tekrar vurgulayalım; En yakın ve tehlikeli düşman belli olmuştur; insanlığın da düşmanı olan “Korona virüs” …

Bu zorlu düşman, gerekirse bütün kaynaklar da seferber edilip eninde sonunda mutlaka yenilecektir. Yapılacak yegâne öncelikli iş işte bu nedenle yaşamsal bir harp prensibi olan “kuvvet tasarrufunun” acil olarak uygulanmasıdır. Zira her cephede kuvvetli olabilmek için canını vererek çarpışan-çırpınan fedakâr ordumuzun, “Korona virüsün zaman içinde korkarız ki iyice yaygınlaşabileceği” olasılığı da düşünüldüğünde, ülkemizde bizce ilave ve olağanüstü çok ağır görevleri olacaktır.

Artık “Yavru vatan Kıbrıs’ımız” hariç olmak üzere; Afganistan, Bosna, Kosova, Katar, Somali, Suriye, Irak, Libya vb. topraklarında konuşlu ordumuzun “hiç değilse şimdilik kaydıyla” ve biraz da zorunlu olarak hedef küçülterek, barış içinde hızla yurt içine geri çekilmeleri “durumun gereği” olarak da karşımıza çıkmaktadır.

Bu ise bize göre ancak yoğun ve acil “liyakate dayalı diplomatik güç” uygulamalarıyla olasıdır. “Kuvvet tasarrufunu” yaptıktan sonra, hain kumpaslarla yerlere serilirken yalnız bırakılan ancak her şeye rağmen hala dünyanın sayılı askeri güçlerinden birisi olarak gösterilen, her seferinde küllerinden doğan, yaklaşık yedi yüz bin askerden oluşan şanlı ordumuzun önemli bölümünü öncelikle, “Virüs açısından en riskli şehirlerde, ilçelerde korana virüs ile mücadeleye katkıda bulunmaya seferber etmeliyiz”, diye düşünüyoruz...

Yani bu özel konuda ordumuzu, halihazır “Bilim Kurulunun” önerileri de dikkate alınarak acilen olası vazifeler doğrultusunda eğitmeli, bunlara göre hızla teçhiz etmeli, gereken bölgelere hızla sevk etmeliyiz… Cumhuriyet Ordusu kadir kıymetini bilen bilir, hep zor günlerin ordusu olmuştur.

Silahlı Kuvvetlerin kapasitesini tam bilemeyenler aşağıdaki bir kısmını sıralayacağımız verilebilecek örnek görevlere belki de şaşabilir. Koşullara bağlı olarak bunları tek tek de doğrulayabiliriz. 

Peki eğer korona virüs vaka sayısı beklenmedik derecede artmaya başlarsa, bu olası vazifeler neler olabilir, “çalakalem-beyin fırtınası” şeklinde aşağıya sıralayalım ve ardından da bunları gerçekleştirebilmek için neler yapılmalı, bunu da somut olarak ortaya koyalım, istiyoruz. Bunlardan beğenmediklerimiz varsa silelim, sorgulamamıza göre yenilerini de ekleyelim…

Ülkenin bekası rutin görevine ilave olarak TSK’nin örnek olası vazifeleri bizce şunlar olabilir: 

-Olağanüstü hâl/sıkı yönetim/ sokağa çıkma yasağı konulduğu taktirde yurt sathında bunun derhal uygulanması (Şimdilik şehirlerde polis ve kırsalda jandarma yapabiliyor…).

-İhtiyaç duyulan bölgede gerekirse büyük çaplı “çadırlı barakalı korona virüs mücadele özel üssü/üsleri” kurulması (özellikle de askerin elinden alınmaya çalışılan eski askeri kışlalarda mesela Maltepe, Hasdal kışlası vs.).

-İHA’lar da dahil mevcut dron, helikopter, küçük uçaklarla keşif ve emniyet görevleri yapılması.

-TSK komuta kontrol muhabere sisteminin (telefon, internet, VTC vs.) olağan üstü durumla ilgili takviye olarak yurt sathında gerektiğinde kullanıma hazırlanıp açılması (En azından yedekleme vs.)

-Yurt sathında ve kırsalda nerede-ne kadar güç gerekiyorsa, birlik olarak seyyar Jandarma asayiş ve inzibat görevleri icra edilmesi.

-Beklenmedik yağmaların, ayaklanmaların, kurtarılmış bölgelerin önlenmesi (Cumhuriyet tarihimizde olmadı değil hani…).

-Gerekli görülebilecek bölgelerde korona virüs “tecrit” görevleri.

-“80 yataklı Seyyar Cerrahi Hastanelerin” acil olarak kurulup, teçhiz edilip, sistemin tesisi, korona virüse yönelik veya Sağlık Bakanlığı sistemi içinde ihtiyaca göre genel halk sağlığı-acil test maksatlı olarak hazırlanıp işletilmesi,

-GATA sisteminin ve askeri hastane sistemlerinin virüsle savaşta önemli bir sorumluluğu sırtlayacak askerin kendi ihtiyaçları için yeniden tesisi.

-Seyyar mutfakların, seyyar fırınların aşçılarıyla beraber mecbur kalınırsa halka sıcak yemek veya en azından gereken mahalle ve semtlerde çorba-ekmek dağıtma merkezlerinin kurulması.

-Ambülans mekik sisteminin tesisi (olası korona virüs tespit ve tedavi ara istasyonları arasında)

-Miktarların artması halinde korona virüs ölü tespit teşhis kayıt ve tahliye sisteminin tesisi. Mecbur kalınırsa, korona virüs mezar kaydı takımlarının ve defin sisteminin toplu mezarlıklar dahil hayata geçirilmesi.

-Denizden İstanbul ve İzmir’de mevcut LCM/LST amfibi çıkarma gemileriyle, gerektikçe istenilen bütün kıyılar arasında halka yönelik “tahliye ikmal iaşe ibate ulaşım” hizmetlerinin yerine getirilmesi.

-Yurt sathında/ Yurt dışında mahzur kalmış vatandaşlara korona virüs mücadele alanına hava ulaştırma araçlarıyla ulaşım, sıhhi tahliye, lojistik destek sağlanması.

-İş makinaları da dahil her türlü istihkamcılık unsurlarıyla “gereken yer ve zamanlarda” prefabrik baraka, kapalı mekân inşası, yol, köprü onarımı, jeneratör, su temizleme, temiz su hizmeti, yangın söndürme imkân kabiliyeti sağlanması, ilaçlama ve hijyen/ koruyucu sağlık sistemine somut katkı yapılması.

-Gereken yer ve zamanda Konya NBC (Nükleer Biyolojik Kimyasal) okulu yetişmiş personeli, NBC Taburu ve özellikle de modern seyyar biyolojik laboratuvar imkanlarının bu mücadeleye hazırlanıp hizmete sunulması.

-Askeri ilaç fabrikasının, savunma sanayi ilgili tesislerinin virüs tehdidine yönelik olarak yeniden teşkilatlandırılarak, kan plazma vs. ihtiyacı da dahil halihazır mücadele sistemine katkı için hazırlanması.

-Eğer gerekirse 700.000 kişilik işgücü ve kriz yönetimine vakıf yetişkin kurmaylar da dahil hazır karargahıyla beraber, il ilçe veya yurt sathında birbiriyle koordineli olarak “tabur çapında” mobil komuta kontrol ve kriz yönetim kadrolarının il/ ilçe bazında hizmete sunulması.

 

Bunların yapılabilmesi için bir “ulusal güvenlik uzmanı olarak” bizce alınması gereken örnek bazı tedbirler ise şunlar olabilir:

-İlk iş; muhalefetin artık bu koşullarda dışlanarak değil, sisteme çekilerek korona virüs süreci sırasında siyasi bütünlüğün yurt sathında acilen sağlanması, moral etkisi yaratacak tarihi uzlaşı, siyaset üstü hedef olan “korona virüsü tam atlatılıncaya kadar” devlet yönetiminde bilimin ışığında tek yumruk olunması.

-Virüsle iç cephede kesin sonuçlu topyekûn mücadele için, liyakat odaklı özel ve acil diplomasi ile hudutların hızla emniyet altına alınması, yaşamsal olmayan bütün yurt dışı cephelerin söndürülmesi (oralarda da bu salgın oluşabilir) ve iç cephe odaklı bir askeri geri dönüşün başarılması, ordunun acil olarak “yeniden teşkilatlanması”.

-Bütün milli gücün (ekonomik, sosyal, siyasi, askeri, teknik vs.) savaş ekonomisine geçiş de dahil korona virüs ile mücadele odaklı olarak yeniden düzenlenmesi.

-Buna yönelik “Koronavirüs ile Savaş” stratejik planının gerçek uzmanlarca en tepede hazırlanması (Yurt sathında bilim kurulları senatolarının oluşturularak bu plana tabandan tavana dinamik katkılarının sağlanması) ve bunun “stratejik yönetimle” ülke çapında dinamik olarak devletçe siyaset üstü anlayışla uygulanmaya başlanması.

-Bu düşüncenin uygulanabilmesi için en ideali; mesela mevcut sistemde yani Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak sadece “korona virüsü ile savaş odaklı”, siyaset üstü bir anlayışla yetkin ve saygın özel uzmanlardan kurulu (mevcut kabinenin revizyonu veya takviyesi de olabilir) geçici bir “özel durum başbakanlığı ve başbakan yardımcılığı ile olağanüstü hâl milli mutabakat hükümeti/ olağan üstü durum yönetimi” kurulması. Özellikle de muhalefetin bu “virüs olağan üstü durum yönetiminde” uzman kadrolarıyla sisteme dahil edilmesi, başkanının da tercihen ana muhalefetten olması.

-TBMM’nin de “virüs olağanüstü durum yönetimine” tam güçle desteğinin ve katkısının sağlanması, mücadeleye cesur ve şeffaf sorgulama yeteneğiyle tam katılımının sağlanması.

-“Virüs olağanüstü durum yönetiminin” gerçekleştirilmesini ve Cumhurbaşkanlığı tam katkı ve desteğiyle durum kötüleşirse virüsle savaşın bazı yönlerden alt yapısını sağlayacak TSK’nın emir-komuta, birlik ve bütünlüğünün ilk iş olarak acilen sağlanması (Geleneksel Cumhuriyet Ordusu Genkur. Bşk.’lığı, Kuvvetler, Jandarma Gn. K.lığı, Sahil Güv. K.lığı emir komuta sisteminin tekrar ihsası).

-Ordunun ihtiyacı olan korona virüs için teşkilatlanmasına yani özel maksatlı seferberliğine ihtiyaç duyulacak “seferin acil ödeneğinin” mevzuat gereği, bu özel savaş için gereken kadarının önceden ve hızla tahsisi ve kullanıma hazırlanması.

-Son yıllarda ordudan bir şekilde ayırılan ancak terörle irtibatlı suçu olmayan, yasadışı örgütlerle hiçbir ilintisi bulunmayan, sistem dışında kalmış ancak şu an ihtiyaç duyulan korona virüs ile savaşa somut katkısının bulunabileceği, halihazır bakanlar kurulunca da uygun görülen subay astsubay ve teknik personelin yeniden orduya alınmaları.

-Tercihen yurt sathında olağanüstü hâl ilan edilmesi, korona virüs maksadı dışında siyaseten bu olağan üstü durumun siyasi hedeflerle ilgili olarak katiyen kullanılmaması (Durum bununla da kontrol altına alınamaz ise o virüslü bölgede/ilçede/ilde aşamalı olarak “sıkı yönetim ilanı” ve askerin tüm kontrolü virüs-beka maksadıyla devralarak mahalli idarelerle birlikte kontrolün ve tahliye ve tedavinin, hizmetlerin sağlanması).

-Cumhurbaşkanının ve olağanüstü hâl/ sıkıyönetim “Virüs olağanüstü durum yönetimi” başbakanın emrindeki (ve de geniş katılımlı Bilim Kurulunun yönlendirmesinde) TSK’nin mahalli idareler, AFAD, Kızılay ve Emniyet Genel Müdürlüğünü de harekât kontrolüne almak suretiyle “korona virüs topyekûn savaşının” etkinleştirilip hızlandırılması suretiyle doktorların/sağlık sisteminin acil olarak rahatlatılması.

-Belediyelerin, itfaiye gibi bazı ünitelerinin askeri yönetimle tam iş birliğinin sağlanması.

-Seçilecek bazı otellerin, büyük konferans salonlarının, spor salonlarının duruma göre şimdiden korona virüs hastanelerine dönüştürülmesinin planlanması. Özellikle de her “korona virüs üssüne” yakın bulunan eve gidemeyecek sağlıkçıların kalabileceği istirahat edebileceği özel otellerin acilen tahsisi.

-Vaka sayısı aşırı arttığı taktirde kısa uzaktan eğitimlerle sayısı ülkemizde yüzbinleri aşan özellikle de banliyölerdeki/ kırsalda görevli cami mensuplarına çok önemli manevi destek görevlerini sürdürmelerinin yanı sıra “kısaltılmış sağlıkçı kursu”, ilk yardım kursu düzenlenmesi, sertifika verilmesi ve yurt sathında halen zaten yasal nedenle de toplu kullanılamayan, seçilecek bazı camilerin de “eğer mecbur kalınırsa” bu mücadelede kullanılmak üzere seferberlik gereği sadece “kriz süresince geçici olarak” teşhis tedavi ilk yardım yeri ara istasyon haline getirilmeleri konusunun incelenmesi, vs. vs…

Buraya kadar okuduklarınızdan dolayı sakın ruhunuz sıkılmasın, yazılanlar zaten başta da söyledik, “en kötü senaryoya göre” çalakalem yazıldı. Ama buna hazır olan, daha hafif durumlara haydi haydi hazır olur. İnşallah bunlara gerek de kalmaz ve virüs hızla kontrol altına alınır…

Yine de şimdi İdlip’i diplomasimizle el birliğiyle çözümleyip, asıl savaşımızı tek cepheye düşürüp, yani bütün gücümüzü, dikkatimizi bizce hemen “iç cepheye-korona virüsle mücadeleye” odaklama zamanı, diyoruz.

Gençler zaten yüklendi asıl mücadeleyi; bizlere düşen ise sadece şu birkaç satır ve “evden çıkmamak!” suretiyle yapılan bu büyük mücadeleye somut katkıda bulunmak…

Evet “Korana virüs ordusu” insanlığa ve medeniyete karşı hiç beklenmedik bir anda amansız bir imha taarruzu başlattı. Dünyanın her tarafında bu acımasız, beyni olmayan, sorgulayamayan “virüs ordusuyla” beyni olan sorgulayan insanlığa karşı amansızca saldırıyor. En güçlü silahlarımızdan birisi, mümkün olduğunca “sokağa çıkmamak!”

İnsanlık ise tahmin edilemeyecek derecede sıkı mücadele veriyor, aralarında din dil ırk farkı gözetmeksizin insani yardımlaşmaya da başladı. “Bilimin önemi”, herhalde yeryüzünde yaşayan “silahlanma yarışından, çıkarları için sömürüp savaşmaktan, din ve mezhep kavgalarından başka bir şey düşünemeyen, önce insan demeyen” tüm kalın kafalara da dank etmiş olmalı.

Peki insanlık bu ürkütücü musibetten acaba ders alıyor mudur? Bizce evet; bu korona virüs sonrasında, ders alacak olan gençler sayesinde, “kalıcı barış” kokuları var… Uzun yıllardır her şekilde devam etmekte olduğuna inandığımız “Üçüncü Dünya Savaşı” belki de bir anda sona erebilir…

Savaşın asıl kahramanları olan, duygulanarak izlediğimiz fedakâr ve idealist doktorlarımıza, hemşirelerimize ve bütün kamu-özel sağlık personelimize, katkıda bulunanlara bizce hakikaten ne yapsak azdır…  İnsanlık tarihi tam da bunu kaydediyor… Ama yönetimde, hataya ve kararlarda gecikmeye hiç zaman yok artık. “Test test test! Mecbur olmayan sokağa çıkmasın!” diye haykıran bu Hipokrat yemini etmiş güzel insanlara daha çok kulak verelim… Haydi… Güzel günlere…