Yaklaşık üç hafta önce (Bakınız:15 Temmuz 2020, Şanlı ordu aynı anda '25 farklı cephede' birden çarpışırsa ) konulu yazımız, kanımızca “ulusal güvenlik ile ilgili yazan ve veya konuşan camiada oldukça fazla ses getirdi. Ne mutlu bize…

Orada demiştik ki “şanlı ordumuz siyasi kanadın açtığı veya açmak zorunda kaldığı-bırakıldığı irili ufaklı 25 farklı cephede üç kıtada çok zorlu mücadeleler veriyor. Çok fazla açılındı. Üstelik söz konusu böyle cepheler üzerinden Neo-Osmanlı görünümlü kuru kuruya gururlanmaya, böbürlenmeye şişinmeye devam edilirse, uyarılara kulaklar tıkanırsa ve hele yeni cepheler açılmaya devam edilirse, işler beklenmedik bir anda sarpa sarabilir. Böyle giderse bu kadar fazla cephenin Türkiye’nin artık kapasitesinin üzerine çıkmaya başlayabileceğini, acilen TBMM’nde partiler üstü uzlaşılarak ve de önceliklendirme yapılarak radikal tedbirler alınmasının” gerektiğini vurgulamıştık.

Vatan savunmasıyla ilgili bu tür yaşamsal işler bize göre, “muhalefeti dışlamayı ya da ötekileştirmeyi” hiç gerektirmiyor… Bu yanlış yoldan bir an önce dönülmesi gerekiyor…

İki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıdaki, görmüş geçirmiş, bildik gerçek güvenlik uzmanları, her ne kadar gereksiz yere “bizim söz konusu yazımızda belirttiğimiz cephe sayısını azaltmaya çalışsalar da” belli ki onlar da artık bu tuhaf gidişattan iyice huzursuz olmaya başladılar. Neredeyse bütün haber kanalları da bu “fazla cephe” konusuna daha sık yer vermeye başladı…

Konu, canı burnundaki şanlı ordumuza neyse ki hiç zarar vermeyecek bir üslup içerisinde, ciddi ciddi tartışılmaya başlandı. Bizce çok gecikilse de “Zararın neresinden dönülürse dönülsün, kârdır!” atasözü burada da geçerli… Kuşkusuz, zar zor ilerleyen demokrasimizin güçlenmesi için de iyidir bu tür sorgulamalar, tartışmalar… 

Yalnız kusura bakmayın ama biraz olsun “yaratıcık ve yeni fikirler de” gerekiyor doğrusu; oradan-buradan alıp, evirip çevirip aynı şeyleri kendi fikri gibi söylemek tuzağına da düşülmemeli artık…

Mesela bazı konusunun uzmanı değerli emekli askerlerimizin çeşitli platformlarda ileri sürdüğü “Mademki F 35’leri vermiyorlar o halde yerine F 16 versinler; Mavi Vatan iddiası tek başına tam değerlendirilemez, hava sahasıyla da bütünleştirilmelidir; Mavi Vatan ‘siyaset üstü’ bir konudur; Yunanistan Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’yu işgali sırasında yaptığı mezalimden dolayı ‘savaş tazminatı’ ödemelidir; Barış ve yumuşamayı sağlayacak sadece Akdeniz ülkelerinden oluşacak bir ‘Güney ve Doğu Akdeniz İşbirliği Forumu’ kurulmalıdır; Dedeağaç’ta ABD üssü ve Lozan …vs. vs.” gibi yaratıcı çıkışlar, mevcut tartışmalara yönelik ufuk açmaktadır… İyi ki varlar. Keşke bu konular asıl gündem olabilseler…

Aslında biz bu “çok fazla cephe sayısına ve kapasiteyi aşmakta olduğumuz konusuna” aylardır dikkat çekiyorduk-hala da çekiyoruz. Bu “cephe sayısı” konusunda bizim vurguladığımız 25 sayısı bazılarınca biraz abartılı görülebilir. Saygı duyarız. Ancak uzmanların ve medyanın dikkatini başka türlü bu konuya çekemezdik, üstelik yalan da değildi yazdıklarımız… 

Zira çok zorlama yapılırsa dahi 2-3’ü hariç, Türkiye’nin cephe sayısını azaltmak bizce pek mümkün görülmüyor… Zaten 25 değil de 20 cephe dense, hatta 10 cephe dense sizce bizim büyüklükteki bir ülke için bu sayı az mıdır?

Yani Somali’deki, Lübnan’daki, Irak’taki, Fırat’ın batısındaki, El Bab’daki, Afrin’deki, İdlip’deki ya da Katar’daki birliklerimizi ele alalım. “Şu an hiç risk yok, bunlar cephe sayılmazlar, oralarda çatışma çıkmaz!” diyen varsa, şaşarız…

Bilen bilir; Bosna’da, Kosova’da, Kabil’de de aynı durum söz konusudur. Oralarda da Mehmetçik kum torbalarının ardında ve veya beton koruganların arkasında 7x24 risk içinde eli tetikte “göz gez arpacık üzerinden” düşmana bakarak, sürekli istim üzerinde vazife yapar. Hiç de kolay değildir… Her an çatışma çıkabilir ve ufacık bir kriz, uluslararası ölçekte çok fazla büyüyebilir… Geçmişte yaşanan çok sayıda örnekleri var…

Peki işgal altındaki 18 adamızın bulunduğu Ege’yi mi cepheden saymayalım? Libya’yı mı, yurtiçi bölücü terörü mü, yoksa kanlı FETÖ ve diğer benzeri tarikatlar ile mücadeleyi mi ordunun cepheleri listesinden çıkaralım? Bunları cephe görmeyip, küçümseyen en hafif tabiriyle “yanlışa düşer” …

Elimizde avucumuzda kalan o kısıtlı sayıdaki yüzlerce seçkin subayımızın astsubayımızın canla başla görev yaptığı “hiç değilse masada üye ülkelere eşit söz söyleme hakkımız bulunan” beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz o elimizdeki son ittifak NATO karargâh görevleri mi sizce bir cephe değil? Niteliği farklı da olsa oraları, dişe diş ciddi uluslararası mücadelelerin yaşandığı Batı ülkeleriyle direkt hukuki temasın sağlandığı uluslararası platform-arena tipi bir çeşit cephedir. Mesela oralarda yapılan çalışmalar halen asker bulundurduğumuz Bosna’yı, Kosova’yı, Kabil’i hatta Doğu Akdeniz cephelerini ve de oralardaki Mehmetçiklerimizi, yapacakları görevleri ciddi anlamda etkiler… 

Ayrıca mesela Suriye’de bize göre birbirinden farklı karakterde aslında üç veya dört cephe var. Bunların hepsi emir komuta anlamında tek bir kumandana bağlıdır. Ama Suriye’yi “tek bir cephe” gibi saymak bizce pratikte de sakıncalıdır. Yapılan devasa işi küçültmek anlamına da gelebilir bu. Şöyle ki:

- Fırat’ın doğusu, hava sahasını kontrol eden ABD ve YPG/PKK’ya karşı farklı bir cephedir (İçerisinde biraz da Rusya ve Suriye rejimi kontrolündeki topraklar var).

- Fırat’ın batısındaki Türk asıllıların da (Türkmen) kıyasen yoğun yaşadığı “El Bab” ise, komşu Münbiç’te ABD ve PYD/PKK kontrolü olmakla beraber kalan asıl kısmı dikkate alındığında Rusya ve Suriye Rejiminin kontrol etmek istediği (Hava sahası kontrolü Rusya’dadır) bölgeyi kapsar.

- İçinde büyük bir su barajının bulunduğu (Meydanki Barajı) nispeten dağlık “Afrin’in” ise hava sahası kontrolü Rusya’da olmakla beraber hem Suriye rejim ordusu hem de silah zoruyla bölgeden el çektirilen PYD/PKK ve dolayısıyla ABD’nin de karşımızda olduğu farklı nitelikli bir yerdir.

- 20-30 bin kişilik ağır silahlarla da teçhiz edilmiş cihatçı radikal dinci terör örgütü Tahrir ül Şam (HTŞ) ve bir buçuk milyondan fazla potansiyel sığınmacıyı içinde bulunduran İdlip ise tamamıyla hava sahasını kontrol eden Rusya ve Suriye rejim ordusuna ait bir cephedir ve de üstelik bu bölgede İran da (Hizbullah) vardır…

Suriye topraklarındaki bu dördüyle de mücadele, farklı diplomasiyi, farklı farklı nitelikteki düşmanı ve veya riskleri, farklı askeri silah ve teknikleri, farklı taktik operatif stratejik safhaları ve farklı farklı arazileri ihtiva eder. Bunların tek bir komutanın emir komutasına bağlanması, bölgelerin farklı farklı cepheler olduğu gerçeğini değiştirmez. Dolayısıyla bu cephelerin tıpkı ele geçirilmelerinde olduğu gibi, bir gün zamanı geldiğinde (siyasi pazarlıklar yapılırken) elden çıkarılmaları da farklı farklı zamanlarda olabilecektir. 

Suriye de yerine göre farklı farklı aktörlerle mücadele edildiği için “tek değil, birden fazla cephe vardır” iddiamız, işte buradan gelmektedir.

Ama son anda karşımıza çıkan bambaşka bir cephe olarak saptadığımız Ermenistan cephesine ise hatırlarsanız, o haftalar önceki yazımızın başında “Azerbaycan- Ermenistan gerginliğinin de tırmandığı” şeklinde dikkati çekmiş ve Azerbaycan cephesini de o zaman söz konusu cephelerimize dahil etmiştik.

O günkü yazımızı okuyanlar belki de sadece 80 askerimizin bulunduğunu belirttiğimiz Azerbaycan’ı neden bir cephe olarak saydığımıza şaşırmıştı. Ama bugün görüyorsunuz ki haklıydık; zira Rusya destekli Ermenistan’ın aniden oluşturduğu ve bir anda savaşa doğru tırmanıp giden durumun ciddiyetini herkes gördü. Cephe büyüyüverdi.

Konunun uzmanı olarak, küçük sandığınız bir cephe duruma göre, işte bu son Azerbaycan canlı örneğindeki gibi bir anda en büyük cepheniz haline bile gelebilir, diyoruz …

Umarız “zamanlaması manidar” bu tırmanma devam etmez ve kukla Ermenistan yönetiminin aklı başına gelir de en azından tekrar eski statüye dönülür… Dönülmez ise ve hele Rusya çok farklı davranır da Türkiye ve Azerbaycan’ı her ikisini birden şaşırtıcı bir şekilde karşısına alırsa, “Her konuyu-her şeyi çok bilen, o ayakları yere basmayan suratları artık ezberlenmiş erkekli- bayanlı ekran gladyatörü sözde uzmanlar; hadi buyurun ve ayıklayın bakalım pirincin taşını!”

Türkiye, işte yine yapılan bir “zamanlama hatası” yüzünden ciddi ölçekte bir Kafkas cephesi açmaya doğru gidiyor, adeta götürülüyor. Çünkü ülkemizin iç siyasetteki bölünmüşlüğü ve sair sorunları nedeniyle bu coğrafyada neredeyse her tarafta “risk iştahı” arttı.

Bizdeki “aşırı milliyetçi” Atatürk’ün gerçekçiliğinden uzak, ayağı yere basmayan bir güruhun söylemleri ise yazılı, görsel ve sosyal medyada adeta kontrolsüzce uçuşuyor! Sanki “dev aynasındaki Türk’ün Türk’e propagandası” durumu geçerli artık…

Birkaç istisnası hariç o herkesçe malum tüm medya platformlarında ve bazı videolu yeni internet sitelerinde, “Ayağı yere basan akılcı ve gerçekçi ulusal politikaları” ara ki bulasın, …

Neler yok ki oralarda?

“Vuralım şunları, ezelim, geçelim… Çok şiddetli cezalandıralım…”

“Türkiye, aynı anda üç ülkeyle savaşabilecek güçte bir ülkedir…”

“Pakistan artık nükleer silahlarıyla yanımızda…”

“Türkiye Azerbaycan ve Pakistan’ın oluşturacağı ‘Turan ordusu’ kurulacak ve artık 30 bin kişilik kuvvetle her türlü savaşa hazırız… Rusya emperyalizmine bu kuvvetle set çekilecek…”

“Mısır zaten ne ki, Hafter’de kimmiş, Fransa sen kimsin, Esad bizim için yok hükmündedir…” “Yunanistan’ın karşımızda eti budu ne ki, GKRY de neymiş?”

“ABD zaten kendi içişlerinde perişan, Rusya ekonomik olarak can çekişiyor, bunlar zaten bize artık hiçbir şey yapamazlar…”

“Suudi Arabistan ABD uşağı, İngiltere ayrılınca AB de çöktü zaten, haçlı zihniyeti bu, NATO artık bir hiç-çıkalım gitsin!”

“Artık bu aşamada bize uçak gemileri gerekiyor, çok uzun menzilli balistik füzeler de lazım, Nükleer silah lazım, İHA’larımız-SİHA’ larımız savaşta her işi bitirir, aslansın kaplansın ileri!” vs. vs…

Tutan mı var sizi zaten, devam;

“… Suriye İdlip’de desteklediğimiz muhalifler (ÖSO vs.) Lazkiye (Rus üssü) ve Halep kartını masaya getirsinler…”

“Aden’de de ordumuzla yeni bir askeri üs ve yeni bir cephe daha açıp ‘Birleşik Arap Cumhuriyetine’ hakkettiği dersini de cezasını da oraya gidip bizzat yerinde verelim. Sonra Libya’yı güneyinden kuşatmak için gelsin sıradaki yeni üssümüz/ cephemiz Libya güneyindeki ülke ‘Nijer!’ vs. vs. …

Keşke bu hassas işler, uluslararası arenalarda böyle kolayca sözle-söylemle-bağırarak-kızarak çözülebilseydi … Ancak bu tür keskin ve duygusal söylemler bize göre, eğer ciddiye alınıp dolduruşa gelinirse savaş dahi getirebilir… 

Üstelik belli ki bu fikirlerin bazıları, son haftalarda bir anda peydahlanan ve muhtemelen devletin bazı kurumlarının desteklediği müstear isimli youtube kanalları da olabilir. Zira zar zor konuşabilen bu sıradan insanlarda, bu kadar tahayyül gücü, bu kadar istihbarat bilgisi olamaz… Aldıkları “tık” sayıları ise şaşırtıcı bir şekilde bir-iki saatte her nasılsa 30-40 binleri buluyor…

İyi de, bizim Mehmetler çöl sıcaklarının sürdüğü Suriye cephelerinde her an ölümle burun buruna, elleri tetikte çok zor koşullarda vazifeleri uğruna gerekirse can ve kanlarını verirken, ülkemizdeki askerlik çağındaki neredeyse milyonu aşan o canlı kanlı Suriyeli sığınmacı gençlerin mesela Caddebostan plajlarında pişkince nargile partileri düzenlemelerini hazmetmek gerçekten de çok zor gelmiyor mu size? Bu adaletsiz durum milyonlarca insanımız gibi bizim de burnumuzu sızlatıyor doğrusu…

Acaba bunları anlı şanlı medyada yazan çizen konuşan kimse var mı yeterince? Neden o aynı müstear isimli youtube kanalları ya da o meşhur ekran gladyatörleri mesela bu aylak aylak gezen, ülkelerini savunmayan Suriyeli gençlerle ilgili gerçekçi özel programlar-yorumlar yapmazlar ki? Kim kimden ve neden çekiniyor acaba?

Sahi, söz konusu bu üç kıtada açılan cepheleri daha da arttırarak etki alanını genişletme durumu ve hız kazanan medyadaki “savaş çığırtkanlıkları” acaba böyle nereye kadar gidecek? Buna kim dur diyecek? Genelkurmay’daki o geleneksel durum haritasını ve sabah durum arzlarını “bol cepheli” olarak nasıl ve ne kadar süreyle yapıldığını çok merak ediyorum doğrusu… Zor iş…

Birisinin ayrıca bunlara, savaş denilen o sarsıcı eylemin hiç de öyle kolay olmayacağını, iki tarafta da dehşetengiz tahribata yol açacağını anlatması gerekiyor.

Ayrıca “Güney doğu operasyon tecrübesi ile gerçek savaş tecrübesi de” bilen iyi bilir, oldukça farklı şeylerdir. Asla terörle mücadele harekatlarını küçümsemek için söylemiyoruz bunları ama farklı nitelikleri olduğuna dikkat çekiyoruz.

Terörle mücadelede, çoğunlukla yer almayıp da klasik savaşlarda mutlaka olabilecek ve de bir fiil “başınıza gelebilecek farklı durumları” şimdi size kısaca özetlemek istiyoruz. Konvansiyonel klasik savaşların o çok bilinen “terörle mücadeledeki” gibi bir ortam olamayacağını keşke bu “savaş yanlılarına” anlatabilsek, farkı izah edebilsek!

Terörle mücadele taktik ve teknikleri “gerçek savaş meydanlarında” kuşkusuz yeterli olmaz ve tek başına sökmez! Beka, çatışma kültürü, ateş disiplini, cesaret gibi faktörler aynı olsa da savaş, çok daha büyük bir şey olup büyük farklılıklar arz eder. Zira terörle mücadelede size doğru bazı ateşler açılabilir, ölümcül pusular kurulabilir, baskınlar yapılabilir. Ama sonuçta birkaç terörist en sonunda bir dere yatağında ya da bir mağarada, bir ormanda kıstırılır, sarılır ve işi bitirilir… Savaşa benzeyen boğaz boğaza çatışmalar da terörle mücadelede kuşkusuz olabilir. Ama klasik savaşlarda teröristlerde olmayan birçok silah sistemleri, toplar, uçaklar size doğru doğrultulacaktır.

Mesela gerçek bir savaşta bulunduğunuz yere doğru; tam başınızın üzerinden peş peşe o hızla yağdırdığı roket, füze, makinalı top ve ağır bombalarla ölüm kusan düşmanın hava kuvvetleri saldırıları; sinsi İHA’ları-dronların ani vuruşları; çok sayıda keskin nişancıların bulunduğunuz yere yoğun ateşleri; bulunduğunuz bölgeye oturan tonlarca kaya ve toprağı etrafta canlı cansız ne varsa hallaç pamuğu gibi alev ve basınçla paralayıp havaya fırlatan solukları kesen dehşetengiz topçu ve obüs gurup ateşleri; havada paralanan ve yere korkunç bir hızla saçılan on binlerce şarapnel; peş peşe ani füze saldırıları; aniden yaklaşan zırhlı birlik saldırıları; sayıları yüzleri bulan tozu dumana katarak yaklaşan çok şiddetli tank taarruzları; noktayı dahi bulan silahlı helikopter taarruzları; ardı arkası kesilmeyen ve ne varsa bıçak gibi doğrayan makinalı tüfek barajları; çeşitli çaplarda her tarafta aniden patlayan havan topu ateşleri; geri bölgelerinize ikmal yollarınıza komando sızmaları; yasak olsa da havadan üzerinize doğru atılan cluster türü tuzaklı bomba-mayınlar ile napalm türü dehşet verici alev bombaları, alev makinaları taarruzları; ani askeri kuşatmalar, çevirme ve yarmalar; taktik örtü ve aldatmalar; size doğru yapılacak şiddetli karşı taarruzlar; kör edici sisler; gerinize yüzlerce helikopterlerle yapılan uçar birlik ve paraşüt (Hava indirme) indirme harekatları; yoğun ölçekte başlayacak şehit, kolu bacağı parmakları kopmuş gözleri çıkmış vücudu yanmış kafatası patlamış yaralı insanların tedavi ve cepheden tahliyesi; yeni teknoloji yapımı pratik gece görüş cihazlarıyla sanki gündüz gibi atılgan savaşan zırhlı düşman piyadelerinin taarruzları; size nokta atışı yapan güdümlü tanksavar roketleri; sivillerin bir yerden başka yerlere topluca sürülmesi; şehirlerin ve kritik yerlerin dolayısıyla sivillerin bombalanması ve de depremden beter çok sayıda enkaz altında kalmalar; açlık-susuzluk; kontrolsüz salgın hastalıklar…

Şaşırdınız mı? Terörle mücadele harekâtı ile aradaki fark öyle yabana atılacak gibi değildir. Çocuk oyuncağı değil “konvansiyonel savaşlar”; öyle klavye başından ekranlarda tükürükler saça saça “savaş, savaş!” diye atıp tutmaya benzemez. Ölüm kokar…

Tepeden inme o çok radikal değişimlerle mücadele de dahil başı asla boş bırakılmayan Ordumuz acaba bu ağır koşullarda bu tür büyük çaplı manevra ve atışlı atışsız tatbikatları, eskisi gibi harekata hazırlık testlerini mesela karada hangi ölçekte yapabiliyor? Ne zaman fırsat bulabiliyor bunlara? Nitelikli personel mesela kurmay subay sıkıntıları var mı yok mu acaba? Terörle mücadeleye hazır olduğu kadar, ani çıkabilecek konvansiyonel bir savaşa da acaba şanlı ordu tam olarak hazır mı? Bu hiç ölçüldü mü? Eğer “zaten savaş halindeyiz” deniliyorsa da bilen bilir, bu oldukça düşündürücüdür…

Topyekûn bir harbe acaba Türkiye hazır mıdır?

Şu sıralar yazılı görüntülü medyada bir anda savaş yanlısı olmak suretiyle kontrolü ve itidalini kaybedenleri, bir uzman olarak Atatürk’ün o muhteşem “Harpler zaruri değilse cinayettir!” öğüdü ile uyarıyoruz… 

Ayrıca yabancı ordularda ve mesela NATO’da ise bu açılacak cephe konusunda “Harekât İcra Kapasitesi” (Level of Ambition/ LOA) diye bir temel doküman-tanım vardır, planlar ve savunma sanayi kaynaklı yetenekler de hep buna göre geliştirilir…

Orada önce en üst düzey toplantılarda yıllık ya da beş yıllık tehdit ve risk değerlendirilmeleri yapılır, burada tespit edilen öncelikler de dikkate alınarak daha sonra müştereken LOA saptanır (Örnek: ABD’nin de dahil olduğu toplam otuz üye ülkeden meydana gelen koskoca NATO’da kolordu seviyesinde bir-iki harekat ve tümen seviyesinde bir-iki harekat icrası olmak üzere aynı anda en fazla üç ya da dört harekat yapılabilir vs. gibi…) ve ardından bir karar verilir… Verilen cephe sayısı kararı, NATO’ya tahsis edilen eldeki mevcut gücün üzerinde olamaz.

Peki Türkiye’nin acaba ulusal anlamda böyle pratik bir Harekât İcra Kapasitesi (LOA) var mıdır acaba? Biz pek sanmıyoruz… Ama açık kalplilikle bunu karar verici siyasilere acilen öneririz.

Zira eğer bu kilit bilgi elde olursa, hangi iktidar başa gelirse gelsin, onu bilir ve gerçekçi kapasiteyi aşmaz… Ya da bunu beğenmeyebilir (ki olabilir); o zaman da ilave kaynak sağlar, mevcut olan Harekât İcra Kapasitesini (LOA) siyasi iradesine/ hedeflerine göre arttırır, azaltır…” 

“Ulusal Güvenlik” işleri ciddi ülkelerde “el yordamıyla, sınama yanılma yöntemleriyle, etkiye tepki şeklinde anlık” yürütülmez! Çünkü süreç içinde bunun bedeli vatandaş kanıdır…

Anladığımız kadarıyla bizde şu ana kadar böyle somut bir çalışma olmadığından dolayı, iyimser bir tahminle belki de bu yüzden tepeden inme, cepheler-direktifler yağıp duruyor… (Devam Edecek)