Önce kadınlar ve çocuklar

 Zihnimden gitmeyen o puset görüntüsüne hikayelerini hiç bilemeyeceğimiz o iki küçük çocuk gelip oturdu. Dışarıda çıt çıkmıyor ama her yer çok gürültülü. Her birimizin içi olay yeri mahali.

 Türkiye, dışarıda çıt çıkmasa da, vatandaşlarının gürültüden uyuyamadığı bir ülke artık. Bugün geçtiğimiz haftadan daha gürültülü, gelecek haftadan daha sakin. Geçtiğimiz pazar İstiklal Caddesi’nde patlayan bomba sanki her gün tekrar tekrar patlıyor. Olayın sorumluları hala muamma. Kurbanları gömüldü. İstiklal Caddesi’ndeki banklar ve ağaçlar tedbir amaçlı kaldırıldı. Yerlerini güvenlik kameralarının görüş alanlarını kapatacak şekilde bayraklar yerleştirildi. Dışarıda çıt yok belki ama hafızalarımızda iki şey var: Bomba sesi ve yerde bir puset.

 Olay günü engellenmiş internet bağlantısını hepimizin aşina olduğu yollarla aşıp haber alma özgürlüğüne ulaşabilenler bu puset fotoğrafında takılı kaldı. Ben de öyle. Önce üç yaşındaki Ecrin’e ait olduğu bilgisi geldi. Derken Ecrin’in üç yaşındaki hali ile saldırıda onunla beraber katledilen babası Yusuf Meydan’ın fotoğrafı paylaşılmaya başlandı. O görüntülerle birlikte oradan kilometrelerce uzakta olmama rağmen sürekli bir bomba sesi duyuyordum. Gözümün önünde o puset, acının kimin payına düştüğünü beklemeye başladım. İçimizden hangimize? Hangimizin tanıdığına? Kimin evine?

 Türkiye’de yazılı kanunlarla sokağın kuralları farklıdır. Kural bir saldırıda, bir doğal afette önce kadınlar ve çocukların kurtarılmasını söyler ancak Türkiye sokaklarında kadınlar öldürülür. Devletin sesi çıkmaz. Çocuklar tacize uğrar, madde bağımlısı olur. Devletin sesi çıkmaz. İş cinayetinde ölür. Devletin sesi çıkmaz. İSİG Raporuna göre yılın ilk yedi ayında 24 çocuk iş yeri cinayetinde öldüler. Geçen hafta Mersin’de çalıştığı narenciye paketleme makinasına kapılıp ölen Ula Kerem henüz bu istatistik ‘rakıma’ dahil edilmedi. Her bir üzüntü, hep bir ah vah ama ortada ne önlem, ne de başka bir şey. Yok olup giden bu insanları şehit olarak anınca sanki ölümsüzlük mertebesi verilmiş gibi bir hava yaratılıyor. Ülkenin kadın ve çocukları telef olurken bile bu duruma kılıf bulabilen bir vicdanı anlamak imkânsız.

 Böylesi saldırıların hemen akabinde alışık olduğumuz başka bir şey de ertesi gün kurbanların fotoğraflarına bakıp, kim olduklarını okuyup, hikayelerini öğrenmek. Eskiden bayramlarda çıkan Bayram Gazetesi’nin yerini artık bu matem haberleri aldı. Oysa gidenler suskundur. Onlar hikayelerini anlatamaz. Hikayelerini anlatamayanların başında ise çocuklar geliyor.

 Steven Spielberg, siyah beyaz çektiği Shinder’s List filminde tek bir renk kullanır. Bugün İstiklal Caddesi’nde hâkim olan kırmızı. Değil filmi izleyenler, izlemeyenler bile tüm o siyah beyaz dünya içerisinde dolanıp duran kırmızı paltolu kız çocuğunu biliriz. Zaman zaman annesinin elinden tutarak yürüyen, zaman zaman trenden inerken gördüğümüz o kırmızı paltolu kız filmin sonunda gaz odasında katledildikten sonra cesedinin taşındığı araba üzerinde cansız haliyle karşımıza çıkar. İşte, savaşta, doğal afetlerde ya da terör saldırılarında bir çocuğun söyleyebileceği tek şey budur. Yetişkinlerden geriye günlükler kalır, mektuplar kalır. Günümüzde sosyal medya paylaşımları kalır. Ama bir çocuk, hele de 2-3 yaşlarında bir çocuktan geriye kalan tek şey – o da şanslıysa- bir tek fotoğraf karesidir. Bu kimi zaman kırmızı bir palto, kimi zaman bir puset, kimi zaman sahilde cansız bir beden. Bu dünyada çocuklar, anne ve babalarının elini tutarak, bilmedikleri bir yere doğru minik adımlarla giderken birden hain bir saldırının kurbanı oluverir. En ufak bir tehlike anında ilk kurtarılacak, en savunmasız kurbanların şehit olduğu ülkemizde bu acının kanıksanması bambaşka bir sıkıntı.

 Tüm Türkiye’nin yas evine döndüğü bir günde iktidar ve muhalefetteki tüm liderler saldırıyı sosyal medyalarından birbirine benzer kelimelerle kınadılar. Lanet ettiler, rahmet dilediler. Kurbanlar ve yaralılar hastanelerde tek başlarına, geri kalan tüm millet evlerinde veya oldukları yerde terk ediliverdi. Oysa iktidar partisi bu ülkenin çocuklarını çok seviyor. Öyle çok seviyor ki daha evlilik cözdanını kadının eline tutuştururken ‘en az üç çocuk haa’ diye tembihde bulunabiliyor. Muhalefet lideri daha iki hafta önce New York, Londra gezilerine çıkıp laboratuvarlar gezip, çocuklarımız, gençlerimiz için yeni ufuklar işaret edip vaatler veriyor.  En sağından, en soluna her siyasi partide yaklaşım hep aynı. Birbirlerinin mesajlarını beğenmedikleri, içi boş, acıyı taşımayan kelime öbekleri. Bir ülke daha ne kadar kimsesiz olabilir?

 Bitmedi. Olayın ertesi günü internet normale döndü. Kurbanlar belli oldu. Puset’in sahibi olan çocuğun hayatta olduğu bilgisi geçti. Baba Ahmet Sevinç, hastane odasında o korku dolu anı anlatırken küçük kızı hastane yatağından sessizce kameralara bakıyordu. Sevinç, ‘Çocuğum elimde hastaneye kadar koştum. Sonra motorlu birisi beni hastaneye yetiştirdi, şanslı sayılırız’ diyordu.

 Öyleydiler. Üç yaşındaki fotoğrafını gördüğümüz Ecrin 9 yaşında hayattan koparıldı. Arzu Özsoy ve kızı Yağmur Uçar artık yok. Adem Topkara ve Mukaddes Elif Topkara gencecik yaşlarında arkalarında iki küçük çocuklarını bırakarak katledildiler. Caddede boş bir puset, evde anasız babasız kalmış çocuklar.

 Zihnimden gitmeyen o puset görüntüsüne hikayelerini hiç bilemeyeceğimiz o iki küçük çocuk gelip oturdu. Dışarıda çıt çıkmıyor ama her yer çok gürültülü. Her birimizin içi olay yeri mahali. Kimsesiz bir ülke, kimsesiz insanlar. Boğazımıza kadar kimsesizlik. İstiklal Caddesi bayraklarla donatıldı. Evet, önce kadınlar ve çocuklar!