Leşhanede yeni bir gün

Ev temizliği mühim bir hadisedir. Sıradan bir Türk kadının ömrünün önemli bir kısmı temizlik yapmakla geçer. Bu işin bir kısmı rutindir. Her gün tekrarlanır. Bazı işler haftalık, bazı işler aylık olacak şekilde düzenlenir. İmkânı olan dışarıdan ‘kadın’ çağırır. Olmayan kendi yapar. Bazıları imkânı olsa da başkalarının yaptığı temizliği beğenmez. İlla kendi yapmalıdır. Hani bir an için evlerin duvarları şeffaf hale gelse, Türkiye’de en öne çıkan eylemlerden biri bu bitmez tükenmez temizlik işi olabilir. Diğer taraftan temizlik hiyerarşik de bir mesele. Titizler, eh işteler, pisler… Birisine pis gelen kendi gözünde en titiz olabilir. Bazıları titizliği başarı hikayesi sayıp kendini bilirkişi ilan ederek çevresinde çoğu zaman hemen her gün görüştüğü kadınların arkasından atıp tutabilir. Herkesin gözü, bir diğerinin evinin, üstünün başının, yaşamının ne kadar temiz olduğunda. Herkes kendine şampiyon ama kimse galip değil. Peki ya sokaklar?

Temizlik algısı, bu ülkedeki diğer pek çok şeyde olduğu gibi ikilik barındırır. İnsanlar harıl harıl evinin içini temizlerler ama sokaklar leş gibidir. Hayat bu leş gibi sokaklardan akar. Evlerinin içi kirlenmesin diye aklı çıkanlar, gider çöplerini ortalık yere bırakır. İyilik yapma niyetiyle bozulmaya yüz tutmuş yemek artıklarını, tavuk kemiklerini sokak hayvanları yesin diye kaldırımın uygun gördüğü bir yerine koyuverir. Titiz olanlar bunları yıkanmış yoğurt kaplarında servis ederken, kimileri bir naylon poşet içinde vermeyi uygun görür. Mevsime göre saatlerce güneş altında kalan ya da içlerine yağmur suyu dolan bu sözüm ona yardımsever girişim pislikten ve mikrop üretmekten başka bir işe yaramaz. Bunları koyanlar sonradan gidip takibini yapmaz. Aklınca, yasalarla gerektiği gibi korunmayan, türlü çeşit şiddete maruz kalan sokak canlarına bozuk yemek artıklarıyla iyilik yapar. Oysa onlar bozuk şeylere yaklaşmaz. Koklar giderler.  Oraya yiyecek bırakan sözüm ona titiz kişi bile ‘Bu pisliği buraya ben bırakmıştım, alıp çöpe atayım’ demez. Zamanla kaldırımın giderek pislenen o tarafından geçmeyiverir. Etrafından dolanıp yola öyle devam eder. Köpeğiyle gezen yaklaşmaz, çocuğu ile gezen yaklaşmaz, kaldırımın o bilinen pis tarafı bir süre sonra özerkliğini ilan eder. Zamanla ‘O taraf pis, oradan gitme’ ikazları duyulur. Amaç hiçbir zaman sokağın temizlenmesi değildir. Sokak o kolektif pisliği ile kabul edilir. Memlekette aslolan evlerin kirlenmemesidir.

Geldiğimiz nokta leş gibi bir ülke. Her gün saatlerce temizlik yapılan bir ülkenin gerçek ve mecaz anlamıyla bu kadar kirli olması tuhaf bir dengesizlik. Bunun temelinde bir arada yaşamanın getirdiği sorumlulukları uygulayamama veya o yükü başkasına atma; aynı yaşam alanını paylaştığı insanlara, hayvanlara ve doğaya saygısız davranmakta sıkıntı görmeme, kısacası bir arada yaşamayı becerememenin yattığı söylenebilir. Siyasetinden sanatına, günlük yaşamın çeşitli katmanları kaldırımın o köşesi gibi pis. Kendilerini temiz sayan insanlarca pisletilmiş halde. Her kirin etrafından dolanıla dolanıla bugünlere geldik. Ama geldiğimiz bu noktada adım atacak temiz bir yer kalmadı. Boğazımıza kadar pisliğe batmış durumdayız. Hayrı kendine kadar olan, özenleri dünyaya yayılmayan insanların temizliklerinden hayır gelmez. Herkes pislikten şikâyetçi ama kimse eli kirlensin istemiyor.

HER ALANDA KANIKSANMIŞ KİRLİLİK

Meselenin bir de dini boyutu var. Ülkede pek çok insan Allah ile arasını iyi tutmaya çalışıyor. Temizliğin imandan geldiği, kişiyi beş vakit suyla buluşturan, ruh, beden ve mekanların temizliğine ayrı ayrı önem veren, temizlik ile ibadeti birleştiren bir dine inananlara baktığında aynı kirliliği görüyor insan. Siyaset, adalet, sağlık, eğitim… Her alanda kanıksanmış, kabul edilmiş bir kirlilik söz konusu. Toplumdaki temizlik aşkı tavan ama hayat leş gibi. Sadece sokaklar da değil, yaşamın kendisi eylem olarak da kirli. Çok kirli. Kimse kendi içindeki çürüğü temizlemeye yeltenmiyor. Her şeye bir kılıf, her pisliğe bir koruma. Lafa gelince herkesin eli tertemiz, herkes çok doğru, çok iyi insan. Ama ortalıkta günden güne artan kesif bir koku var. Artık çoğu insan iki yüzlü, çoğu insan sahte. Karıncayı incitmekten korkanlar gitti, cinayet işlemekten çekinmeyen insanlar geldi.

Oysa lafa gelince herkes çok temiz.

Hayır, değil.

Herkes iyi insan.

Hayır, değil.

Herkes güvenilir.

Hayır, değil.

Bu sıfatlara sahip olabilmek için yerine getirilmesi gereken sorumluluklar var. İyi insanların bu denli hızla kaybettiği, masumun sesinin bu denli duyulmadığı bir dönem yaşamadık bu ülkede. Her olay için ‘Sözün bittiği yer’ deyip duruyoruz. Söz hiç biter mi? Bitemez. Sözler büyük bir temizlik, bir isyan yaratmalı. Hangi kıvılcım parlatacak bu isyanın alevini bilmiyorum.

HEMEN UNUTUYORUZ

Her hafta başka bir acının kapısı aralanıyor. İçinden geçip sonra hemen unutuyoruz. Bu hafta aklıma sık sık iki intihar notu geldi. Dicle Koğacıoğlu’nun ‘Çok acı var dayanamıyorum’, İpek Ertürk’ün ‘Yavaş yavaş delirdim kimse bunu farketmedi’ diyerek gittikleri hayatın orta yerinde durup olan biteni algılamaya çalışırken bu iki sözü de geride bırakmış olduğumu hissettim. Orası sözün bittiği bir yermiş. Bizler o noktayı geçmişiz. Didem Madak’ın ‘annemin temizlik günleri gibiyim. Yorgun, solgun ve beyaz’ deyişi geliyor aklıma. Karşılaştığım herkes biraz böyle, temizlik günleri gibi… Gel gör ki hayat yine leş gibi...