Suç ve ceza

Geçtiğimiz haftanın karmakarışık gündeminde kanımı donduran vahşi bir cinayet beni epey düşündürdü. Korkarım, toplumda uzunca bir süreden beri yükselen şiddet, vahşetin sıradanlaşmasına neden olmaya başladı. Samuray kılıcı ile öldürülen Başak Cengiz, canice hislerle katledilen Pınar Gültekin, geçtiğimiz hafta başı kesilerek Hava S. ilk aklıma gelen kurbanlar. Ancak bu olaylar tüm o karmaşık akışta o kadar hızlı olup geçiyor ki, insan şoka bile giremiyor. Bakıp, başını çeviriyor. Görüp, konu değiştiriyor. Sanki elimizde bir kumanda var da, bir tuşla gündemin farklı bir başlığına geçiveriyoruz. Kabul. İnsan vahşete sürekli bakamaz, sürekli olarak gündemde tutamaz. Korku filmlerinde bile gerilimli sahneler, hemen arkasından gelen normal sahneler ile dengelenerek verilirler. Bütün bunları anlıyorum. Ancak vahşet sıradanlaştırılamaz. Görmezden gelinemez. Yok sayılamaz.

Daha birkaç yıl öncesine kadar nereden geldiğini hiç anlamadığım bir özgüvenle ‘bizim toplumdan seri katil çıkmaz’ diyenlerin bu cinayetler karşısında ne düşündüklerini doğrusu merak ediyorum. Saçma sapan geçiştirmelerle uğraşmak istemediğimden bu merakımı didiklemeyip, konuyu hayattan alıp edebiyata, Dostoyevski’nin üçlü romanı Suç ve Ceza’ya getirmek istiyorum.

RASKOLNİKOV’UN BALTASI

Suç ve Ceza büyük roman, popüler bir klasik. Çoğu kişi için ‘En çok hangi romanı seversiniz?’ sorusunun açık ara önde giden cevabı. Benzer biçimde, en sevilen roman kahramanı da çoğu zaman Raskolnikov. Dostoyevski’nin katmanlı kurgusu içindeki hedefini, Raskolnikov’un vahşi cinayeti işleme nedeni dönem ile ilişkilendirilerek ele alıp suçu tartışmaya açması olarak özetleyebiliriz. Şimdi kahramanımızın yaptığı işi bir hatırlayalım. Raskolnikov, baltasını gazeteye sarıp koltuğunun altına alır ve neredeyse bir kabin kadar küçücük odasının ev sahibi olan yaşlı kadının yanına gider.

‘Tamamdı artık. Bir saniye bekleyemezdi. Baltayı paltosunun içinden çıkardı. İki eliyle tutup havaya kaldırdı. Yaptığı işin bilincinde olmadan, kendini hemen hiç zorlamadan, bir makine gibi baltayı kadının kafasına indirdi. Sanki tümüyle güçten kesilmiş gibiydi. Ama baltayı savururken eski gücü yerine gelmişti.’

Toplumsal adaletsizliğin o büyük gölgesinin haklıyla, haksızın üzerine düştüğü romanda bir yandan bu dinamiklere göz atılırken bir yandan da vahşetin nedenselliği gözler önüne serilir. Adaletin olmadığı bir yerde, vahşet sıradanlaşır. Ülkece biz de tam böyle bir dönemdeyiz.  Tarihin tekrar etmeyi sevdiği bir kurguya kıskıvrak düşmüş insanlarız. Bu nedenle yazının burasında konuyu edebiyattan alıp yeniden hayata getirmek istiyorum.

GERÇEK RASKOLNİKOV: PIERRE FRANÇOIS LACENAIRE

Pek çokları Raskolnikov’un Dostoyevski’nin yarattığı özgün bir kimlik olduğunu düşünür. Oysa gerçek biraz farklıdır. Dostoyevski, Raskolnikov’u 19. yüzyılın ilk yarısında Fransa’da yaşamış entelektüel bir katil olan Pierre François Lacenaire’den yola çıkarak yaratmıştır.

Lyon’da yaşayan bir burjuva ailesine mensup olan Lacenaire, on üç çocuklu aileye dördüncü çocuk olarak katılır. Ancak anne ve babası diğer çocuklarına kol kanat gererken onu dışlarlar. İstenmeyen bir çocuk olarak büyüyen ve sıklıkla terk edilmişlik hissi yaşayan Lacenaire’in iç dünyasında adaletsizliğe uğrama duygusu ve acımasızlığın tohumları daha çocuk yaşlarda filizlenmeye başlar. Diğer taraftan, oldukça çalışkan bir öğrencidir. Edebiyata, özellikle de şiire büyük yeteneği vardır. O edebiyatla ilgilenedursun, babasının onun hakkındaki planları farklıdır. 1820’de bir noterin yanında çalışmaya başlayan Lacenaire, sonrasında bir bankerin yanında geçer. Ne var ki hayal ettiği yaşantı bu değildir.

1825’de hukuk okumak için Paris’e gider. Babasının işleri bozulunca okulu yarıda bırakarak sahte bir isimle orduya yazılır. Kısa bir süre sonra ordudan kaçar ve Lyon’a geri döner.  Sonrasındaki bir yıl boyunca gezgin bir içki satıcısı olarak İngiltere ve İskoçya’yı dolaşır. Fakat ne yaparsa yapsın kürkçü dükkanına dönmekten kurtulamaz. İskoçya dönüşünde imzada sahtecilik suçları ortaya çıktığından yakayı ele verir. Aile adını temizlemek isteyen babası bu sefer gerçekten orduya katılmasını şart koşarak kefaletle serbest kalmasını sağlar. Bunun üzerine Lacenaire’in yolu Yunanistan’a düşer. Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yapılan savaşta Yunan birliklerine destek veren Fransız ordusunda yerini alır.

Tüm bunlar olup biterken bir yandan da şiirleri ve makaleleri dergilerde basılmaya başlanmış, edebiyat alanında bilinen bir isim olma yoluna girmiştir. Ancak asıl kariyeri çok daha farklı bir yerde şekillenecektir.

SUÇLAR VE CEZALAR

Lacenaire’in hırsızlık, imzada sahtecilik ve adi suçlarla başlayan asıl kariyeri, vahşet dolu cinayetleri gözünü kırpmadan işleyen bir katil olmasıyla zirve yapacaktır.  Fransız tarihinin gördüğü en ilginç suçlulardan olan Lacenaire, suç ortağı Avril ile işledikleri cinayetlerin hepsi kasıtlı ve zalimcedir. Kurbanları masum ve suçsuz insanlardır. Bir banka memurunu ve kendi öz annesini öldürür.

Bu cinayetlerden yargılanmadan önce adi suçları nedeniyle kısa süre cezaevine girmiş, oradaki gözlemlerini ‘Hapishaneler ve Fransız Ceza Sistemi’ adlı bir makalede toplayarak yasaları kıyasıya eleştirmiştir. Para için işlediği cinayetlerden umduğunu elde edemeyen Lacenaire, suç ortağının kendisini ele vermesiyle yakalanır. Ancak beklenmedik bir şey olur. Lacenaire büyük bir şöhret yakalar.

Soğukkanlıdır. Mahkemede hiçbir pişmanlık duymadan suçunu itiraf eder. Ancak savunma yapmaz. Kendini savunmak yerine mahkemeyi suçlamaya başlar. Ona göre işlediği cinayetler toplumsal adaletsizliğe karşı birer başkaldırı niteliğindedir. Kendi elleri ne kadar kanlıysa, yargıçların ellerinin de o denli kanlı olduğunu savunur. Şık kıyafetleri, bakımlı hali, savunmasını yaparken kurduğu güçlü söylem ve tavırlarıyla mahkeme salonunu yargıçlara meydan okuduğu bir tiyatro sahnesine dönüştürür. Dava, herkesin ilgisini çeker. Paris’te bir efsane halini alan Lacenaire’in hücresini Victor Hugo, Théophile Gautier gibi yazarlar ziyaret ederler. 1836’da giyotine giderken bile en ufak bir pişmanlık belirtisi göstermez.

KATİLDEN ROMAN KAHRAMANINA

Gerçek bir anti-kahramana dönüşen Lacenaire’in, edebiyat dünyasındaki ömrü, hayatta kaldığı süreden daha uzundur. Balzac ve Dostoyevski, Lacenaire’e olan ilgilerini açıkça beyan eden yazarlardandır. Dostoyevski, 1861-62 yılları arasında çıkardığı gazetede Lacenaire’in hikayesinin romanlarda anlatılan olaylardan çok daha ilginç olduğunu yazacaktır. Bundan 4-5 yıl sonra Suç ve Ceza’yı yazmaya başlayan Dostoyevski, kalemiyle bir yandan ünlü kahramanı Raskolnikov’u yaratırken bir yandan da Lacenaire’e yeniden hayat verir.

İki genç arasındaki benzerlikler ilginçtir. Lacenaire gibi, Raskolnikov’da St. Petersburg’a hukuk okumak için gelmiştir. O da parasızlık yüzünden okulu bırakmak zorunda kalır. Tıpkı Lacenaire gibi, Raskolnikov’un da Suç Üzerine adlı yayınlanmış bir makalesi vardır. Bu makalesinde Raskolnikov yasalara olan derin inançsızlığını ortaya koymaktadır. O da para için elini kana bular. Vahşi bir cinayet işleyerek tefecilik yapan yaşlı Alyona İvanova ve kız kardeşinin öldürür. Ne var ki, eline geçen az miktarda para vicdanını susturmaya yetmez. Dostoyevski’nin gerçeğe müdahalesi işte tam da burada başlar. Gerçek ile kurgu burada ayrılır. Dostoyevski katiline, Lacenaire’de olmayan şeyi, vicdanı koyar. Raskolnikov, aleyhinde hiçbir delil yokken cinayetten on iki gün sonra gidip polise teslim olur.

Lacenaire ve Raskolnikov, biri gerçek hayatta, diğeri kurgu dünyasında yetenekli, hırslı, hukuk bilgileri olan ama yasalara inançları olmayan, önleri tıkanmış gençler olarak karşımızda dururlar. Fransız yargıçları Lacenaire’i giyotine gönderirlerken, Dostoyevski roman kahramanını Sibirya’ya kürek mahkumluğuna yollayacaktır. Suçun ve cezanın, vicdan azabının ve çile çekmenin, kefaretin ve yeniden var olmanın romanı işte böyle yazılır.

PEKİ BİZDE OLMAYAN?

Gelin yeniden yaşama dönelim. Yazının başına gidip, içinden geçip gittiğimiz vahşete yaklaşalım. Kendi başımıza ya da tanıyıp sevdiğimiz birinin başına bir şey gelmeden bu vahşet ile yüzleşelim. Bir insanın tüm yaşamı boyunca iyiden, doğrudan yana tavır alması, çevresine özenle yaklaşması, yaşadıklarının sorumluluğunu alabilecek güçte ve kararlılıkta olması kadar zorsa, aynı derecede elzem. Dayanışmamız gereken temel zemin bu. Bencilliği, özensizliği, samimiyetsizliği yüceltmeyelim. Zira bunların yüceltilmesi için mükemmel bir zemin oluşmuş durumda.  Ama işte vicdan, vicdan… Bizler roman değil, kendi hayatımızı yazıyoruz. Vicdana yenik düşmeyelim.

 

Bu yazıda Nurdan Gürbilek’in Sessizin Payı adlı kitabındaki Suç ve Ceza: Raskolnikov, Klaus Barbie, Kenan Evren adlı makalesinden ve https://bonjourparis.com/history/pierre-francois-lacenaire-murder-mystery-paris/ sitesindeki bilgilerden yararlanılmıştır.