Türkiye siyasetinde gerek iktidar, gerekse muhalefet partisinin ortak söylemlerinden biri ‘tiyatro yapmak’ ile ilgilidir. 2500 yıllık, üstelik en eski muhalif sanat olan tiyatro, siyasi dilimize yalan dolan bir kurmacayı işaret eden alçaltıcı bir anlamla oturmuş durumda. O kadar ki, sanata yaklaşımlarındaki farktan bağımsız olarak gerek iktidar, gerekse muhalefet bu alçaltıcı anlamda buluşuyorlar. Dünya görüşleri, hayata bakışları ve politik ideolojileri birbirine farklı olması beklenen siyasi otoritelerin bu ifadeyi aynı anlamda kullanmaları hayli manidar.

Diğer taraftan bu basit bir söz öbeği de değil. Taraflar bu ifadeyi kullanmayı seviyor ancak kendilerine karşı kullanılmasından hoşlanmıyorlar. Biraz hafıza tazeleyelim. 2019 yılında, 15 Temmuz darbe girişiminin ‘Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başkan olmak için planladığı tiyatrodan ibaret’ olduğunu söyleyen bir vatandaşa, bu sözü nedeniyle dava açıldı. Adalet Bakanlığı’nın davayı Yargıtay’a taşıması sonucunda verilen kararda Yargıtay, ‘15 Temmuz darbe girişimi tiyatroydu’ demenin sert eleştiri kapsamında kabul edilmesi gerektiği yönünde görüş bildirerek, bu ifadenin suç olmadığı kararına vardı.[1] Erdoğan ise kendisine karşı kullanıldığında dava konusu yaptığı bu ifadeyi, yine 2019 yılında Konya’da yaptığı bir açılışta CHP’li Belediyeleri eleştirmek için şu şekilde kullanacaktı:

 

“Demek ki seçim döneminde bir tiyatro oynamışlar. 15 Temmuz gecesi yaşananlara FETÖ ağzıyla ‘tiyatro’ diyenler, asıl tiyatroyu seçim meydanlarda kendileri sergilemişler. Bu tiyatronun senaryosu şu şekilde…’[2] 

Erdoğan sadece tiyatro yapıldığını diline dolamakla kalmayıp senaryoyu da anlatıyordu.

Bu konudaki en çarpıcı olaylardan biri bu yılın başında, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ile tiyatrocu Fırat Tanış arasında yaşandı. İmamoğlu’nun İstanbul’daki hizmetleri engellemeye çalışanlara yönelik, ‘bana borç, bütçe safsatalarını açmasınlar. 2020'de mecliste oy birliği ile onaylandı. Tiyatro mu yaptılar, onu da merak ediyorum’[3] sözlerine Fırat Tanış Twitter hesabından yazdığı mesajla tepki gösterdi. Tanış mesajında “Ahlaksızlığı tiyatro sanatıyla tarif eden bir yerel yöneticinin bağlı olduğu siyasi iradeden, kültür sanat politikası üretmesini bekliyoruz. Daha çok bekleriz. Muhalefeti böyle, iktidarını siz düşünün” diyerek haklı bir hassasiyeti işaret ediyordu. Bu serzenişe kayıtsız kalmayan İmamoğlu, ‘Bugünkü açıklamamda İstanbul'daki hizmetleri engellemeye çalışanların yanlışlarını vurgularken ‘tiyatro yapıyorlar’ dememem gerekirdi. Bu ifadem nedeniyle kırdığım tüm sanatçı dostlarımdan özür dilerim’ dese de konu kapanmadı. Fırat Tanış’ın bu tepkisi ‘fazla hassas ve alıngan’ bulunduğundan günlerce sosyal medyada alay konusu edilip linç edildi. Tanış aynı günlerde Kulüp dizisindeki muazzam oyunculuğu ile fırtına gibi esiyordu. Ne var ki, bu performansı bile her zaman sanattan, sanatçıdan yana olan alicenap halkımızı durdurmaya yetmedi.

Zaman zaman ben de benzer serzenişlerde bulunmuştum. Ancak bu son örnek benim için belirleyici oldu. Artık kabul ediyorum. Siyasi hayatımızda bir takım dolapların döndüğü, bir tiyatro olduğu kesin. Emin olunamayan nokta, bu tiyatroda hangi oyunun sergilenmekte olduğu. Burada devreye giren oyun kavramı önemli. Zira siyaset sahnemiz Türkiye tarihinin en kritik seçimlerinden birine giderken, politik aktörlerimizden türlü çeşit oyunlar seyredeceğimiz için konuya biraz yakından bakmak yerinde olacak.

TİYATRO VE SİYASET İLİŞKİSİ

Tiyatro’nun olmazsa olmaz üç unsuru vardır: Eylem, taklit ve toplu katılım. Bu açıdan bakıldığında siyaset ve tiyatro ilginç biçimde birbirine yaklaşıyor. Politikaya atılmaya karar veren kişinin ilk yaptığı şeylerden biri bu yeni role uygun kostüm alış verişi yapmaktır. Daha sonra bir politikacı gibi konuşma yapabilmeyi öğrenir. Bunun en çarpıcı örneklerinden birini Hitler’de görüyoruz. Hitler özel olarak çalıştırılarak politikaya hazırlanır. Yapacağı konuşmalardaki her mimiğini, her vurgusunu saatlerce çalışır. Tiyatroda seyircinin yerini, siyasette seçmen alır. Miting meydanları, toplantılar siyaset sahnesinin en kızıştığı yerler olmakla birlikte, seyircilerin katılmasıyla tiyatronun gerekli unsurları sağlanmış olur ve oyun başlar. Geriye oyunun nasıl kurulduğu, nasıl tasarlandığı ve yeri geldiğinde nasıl bozulduğu kalır.

OYUN VE İNSAN

İnsan oyuncu bir varlıktır. Çocukluğundan itibaren oyun oynamayı sever. Hollandalı kültür tarihçisi Johan Huizinga, oyuncu insanı homo ludens olarak tanımlayarak, homo faber (üreten insan) ve homo sapiens (akıllı insan) ikilisinin yanına üçüncü bir insan modelini kurar. Çocuk dünyasından bakıldığında oyun, ciddi olmayandır. Ancak tezatlık da burada yatar. Oyun, içinde barındırdığı unsurlar ve kültürle olan bağlantısı nedeniyle son derece ciddi bir eylemdir.

Huizinga’ya göre, sanat, savaş, müzik, din, gibi alanlar üzerinden uygarlığı oluşturan oyun öğesi, uygarlığın başlangıcından bu yana çeşitli değişiklikler göstermiştir. 18. Yüzyıldan sonra siyaset, savaş, ekonomi ve ahlak, sözde oyuna doğru dejenerasyona uğrar. Bunun sonucunda oyun, sahip olduğu kendiliğindenlik, sadelikten uzaklaşarak politize bir hal alır.[4]  Tüm dinî, siyasi, askeri, ritüeller de biçimsel olarak birer oyundur. Bunlarla ilgili ritüellerin gerçekleştirildiği “kutsanmış mekânlar” da oyunun geçtiği mekanlar olarak karşımıza çıkar.  İbadethaneler, meydanlar, meclis kürsüleri, mahkeme salonları gibi yerler şeklen ve işlevleri itibariyle, kendilerine özgü kuralların geçerli olduğu oyun alanlarıdır. Daha da önemlisi, bunların her biri, gündelik hayat dâhilindeki “geçici dünyalar”dır. Tıpkı tiyatdoda olduğu gibi, bu mekanlar da belirli zaman aralıklarında kullanılır. Diğer taraftan her oyun sınırları içinde kendine özgü ve mutlak bir düzene sahiptir. Bu düzen gerekliliği oyunun olumlu bir özelliğidir. Çünkü oyun bu sayede kusursuz olmayan bir dünya içerisinde, geçici ve sınırlı bir kusursuzluk yaratır. Geçici dünyalarda yaratılan düzende oluşan en ufak bir sapma bile oyunun bozulması için yeterlidir.

Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin Başkanlık Sistemi’ne geçişi, mevcut oyunun bozulması ve yeni bir oyunun kurulması olarak değerlendirilebilir. Kural ve kaidelerin tümüyle değiştiği bu yeni düzlemde rol kişilerinin oyundaki ağırlıkları da farklılaşmış ancak netlik kazanamamıştır. Mevcut oyun bir yandan sanki hala eski kurallar geçerliymiş gibi oynanmaya devam edilirken, bu akış, gece yarıları çıkan kararnameler ile kısıtlanıp, bozulmaya çalışılır. Bu kural koyma ve oyun bozma meselesi her ne kadar iktidar ve muhalefet arasında gücü elinde tutanın yaptırımı olarak görülse de, zaman içerisinde iktidar tarafını aşındırmaya başlar. Zira böylesi bir keskin değişiklikte kural koyucu olmak eylemle desteklenmek zorundadır. Gerçekleştirilmeyen vaadler, giderek eriyen sosyal haklar, önüne geçilemeyen pahalılık gibi konular oyun kurucunun elini zayıflatır. Bu noktadan sonra oyun çöküşe geçer. Muhalefet, görüntüde kural koyucu olamasa da, oyunu domine eden taraf  olmaya başlar. Bu önemli bir eşik ve biz bu eşiği geçtik. İktidar da bunun farkında. Bu yüzden yeni oyun sahaları açıp, yeni seyirciler çekme arayışına girişti. Geçtiğimiz gün Erdoğan’ın Mamak’taki Gazi Türbesi ve Cemevi’ni ziyareti bu arayışın ne denli elzem olduğunun bir göstergesi.

OYUNBOZANLAR

Gazi Türbesi ve Cemevi ziyareti ile ilgili basına yansıyan fotoğraflardan ve tarafların söylediklerinden oyun kuran tarafın, performansına başlamadan önce dekoru elden geçirdiği anlaşılıyor. Mekanın kurallarını kendine göre bozup, yeni bir oyun sergilemeye girişmek başlı başına büyük bir hata. Zira her oyunun kuralları vardır. Oyunun sınırladığı geçici dünya içerisinde neyin geçerli olduğunu bu kurallar belirler. Kurallar kesinlikle bağlayıcı ve tartışılmazdır. Bu kurallar çiğnendiğinde oyunun kurulduğu dünya tümüyle çöker ve oyun biter. Kurallara karşı çıkan ve buna uymayan oyuncu yeni bir kural koyucu değil, bir oyunbozandır. Yine bu hafta yaşadığımız Mehmet Ali Çelebi olayı oyunbozanlığa iyi bir örnek.

Oyunbozan, oyunda hile yapan biriyle aynı kategoride değildir. Oyuncular topluluğu, oyunda hile yapan “sözde oyuncuyu’ daha kolay affedebilir. Zira o, kurallara uygun gibi davranır. Yakalanmadığı sürece oyunun büyüsünü bozmaz. Ancak oyunbozan için durum öyle değildir. O kurallara saygısızdır. Her oyunda olduğu gibi burada da oyunun kurallarını çiğneyen oyun dışı kalır. Önümüzdeki süreçte bu oyunbozanları sıklıkla görecek gibiyiz. Ne var ki sonuç değişmeyecek. Bu kişiler, kendi menfaatleri her ne olursa olsun, oyunbozanlığın bedelini elbet ve mutlaka ödeyecekler.

Burada başka bir ayrım daha var. Bir çocuk oyun oynarken bunun bilincindedir. ‘Miş gibi yaptığının’ ya da ‘yalnızca gülmek için’ davrandığının farkındadır. Fakat bu, çocuğun oyunu ciddiye almasına, oyunu ciddiyetle oynamasına engel olmaz. Geri dönüp siyaset sahnemize baktığımızda çocuklardaki bu farkındalığın yetişkinlerde olmadığını görürüyoruz.  Kendilerini rollerine fena halde kaptıran, koltuklarından kalkmayı hiç istemeyen bu insanlar, oyunun geçici bir dünya olduğunu, bir sonu olduğunu hesap etmiyorlar. Oysa hayat gibi, oyunların da bir sonu var.  Patron nasıl bir son istiyor bekleyip göreceğiz. Ancak kesin olan bir şey varsa o da perdenin inmekte olduğu.

 

 

[1] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/yargitay-15-temmuz-darbe-girisimi-tiyatroydu-demek-suc-degil-1521398
[2] https://www.star.com.tr/politika/baskan-erdogan-asil-tiyatro-secimde-sergilendi-haber-1477661/
[3] https://www.dokuz8haber.net/ekrem-imamoglu-tiyatroculardan-ozur-diledi
[4] Johan Huizinga, Homo Ludens: Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2010, 22 s. 83