İnsan geleceğini şekillendirmek için ne kadar çabalarsa çabalasın, nasıl bir hayat yaşayacağı, doğum anında, üzerinde hiçbir kontrolü ya da tercihi olmadan kimliğine katılan özelliklerle belirlenir. Bazıları için nerede ve nasıl bir aileye doğduğu, hangi etnik gruba ait olduğu gibi özellikler ömür dediğimiz yarışta kapanması kolay kolay mümkün olmayan bir farkı da beraberinde getiriyor. Bu açıdan bakıldığında doğum adil bir şey değil. Bu adaletsizliği insanlara iyi olmayı öğütleyen dinler de sağlayamıyor. İnsanın insana çektirdiği hiçbir acı, yaşattığı hiçbir soykırım ayrışmanın, ötekileştirmenin iştahını dindiremiyor.

Bu yazıyı insanlık tarihinin gördüğü en büyük soykırımın, unutulan kurbanlarına ayırdım. Her yıl 2 Ağustos günü anılan, 1933 ve 1945 yılları arasında Naziler ve işbirlikçileri tarafından katledilen yarım milyondan fazla Sinti ve Romanların yaşadıklarını beraberce hatırlayalım.

SAVAŞ ÖNCESİ AVRUPA – SOYKIRIMA ADIM ADIM

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Naziler ve işbirlikçileri, Alman işgali altındaki Avrupa'da yarım milyon Sinti ve Roman erkek, kadın ve çocuğu öldürdü. Çok daha fazlası hapsedildi, zorla çalıştırıldı. Binlercesi zorla kısırlaştırılıp tıbbi deneylere tabi tutuldu. Nazi rejimi Romanları hem topluma entegre olamayan hem de üstün Aryan ırkının biyolojik saflığını ve gücünü tehdit ettiklerine inanıyor, ırksal olarak kendilerinden aşağıda görüyordu. Bu açıdan bakıldığında Avrupa'nın Roman ve Sinti nüfusunun ayrıştırılması, Yahudi halkının ayrıştırılması ile paralellik gösterir. Nazi yönetimince yürürlüğe konulan, Yahudiler ve Aryanlar arasında evliliği yasaklayan ve vatandaşlık haklarının iptalini sağlayan Nürnberg Kanunları, Roman ve Sinti'lere de uygulandı. Yahudi çocuklar gibi, Roman ve Sinti çocuklarının da devlet okullarına girmesi yasaklandı. Yetişkinler yaşamlarını sürdürebilecek iş bulamaz oldular.

Birçok tarihçi Sinti ve Romanlara yönelik Nazi zulmünün, Üçüncü Reich'ın soykırım politikasının uzun zamandır unutulmuş, önemi ihmal edilmiş bir parçası olduğunu söylüyor.  Aynı alanda çalışan biri olarak söz konusu bu durumun günümüzde de geçerli olduğunu düşünüyorum.  Bugün hala Sinti ve Romanların sistematik olarak soykırıma uğradıklarını, toplama kamplarına katledildiklerini, tıbbi deneylerde kullanıldıklarını çok az insan biliyor. Dahası, bu insanlar hala daha ırksal özelliklerinden dolayı ötekileştirilmeye devam ediliyorlar. Tıpkı antisemitizmde olduğu gibi, Romanların ayrıştırılmalarının derin temelleri var.

Margarete Kraus - Auschwitz’e gönderilen Çek Roman vatandaşı. Fotoğraf:
Wiener Holocaust Library Koleksiyonundan.

AYRIŞTIRMANIN KISA TARİHİ

Romanlar yüzyıllardır yaşadıkları hemen her coğrafyada ayrımcılığa, zulme, köleliğe maruz kalmış, olağan suçlular, serseriler olarak damgalanmış bir ırk. Yahudilerin aksine, Romanlar 19. ve 20. yüzyılın başlarında tüm ayrımcı yasaların kaldırılması ve diğer vatandaşlarla eşit kabul edilme yoluyla tam bir özgürleşme yaşamadılar. Bunun yerine, Roman karşıtı yasalar Avrupa'da yürürlükte kaldı. Yetmedi, yenileri uygulamaya konuldu. Birçok yerde Roman topluluklarının faaliyetleri ‘suçla mücadele’ bahanesiyle polis tarafından izlendi ve göçebe hayatlarından vazgeçilmeye zorlanarak ‘uygarlaştırmaya’ çalışıldılar.

Naziler iktidara geldiklerinde, Almanya’da mevcut kemikleşmiş ırkçılığı devletin kontrol ve gözetim sistemi olarak kullanmaya başladılar. Suçla mücadele bahanesiyle Sinti ve Romanları ayrıştırmak yerine, ırksal ayrım üzerinden Sinti ve Roman nüfusunun tamamını hedef aldılar.  Hitler'in Ocak 1933'te Almanya Şansölyesi olarak göreve başlamasından sonra, Romanlar vatandaşlık haklarından mahrum bırakılmaya başlandılar. Mesleki ve ticari kuruluşlardan dışlandılar. 14 Temmuz 1933 tarihli ‘Kalıtsal Kusurlu Çocukları Önleme Yasası’ uyarınca Roman kadınları kendi istekleri dışında zorla kısırlaştırılmaya başlandı. Bu bir biyolojik soykırımdı ve henüz savaş başlamamıştı.

1936 Berlin Olimpiyatları öncesinde, sözde evsiz Romanlar toplanarak zorla şehirlerin kenar mahallelerindeki toplama kamplarına gönderilmeye başlandılar. Aynı yıl, Alman Sağlık Bakanlığı, 'Çingene sorununu' araştırmakla görevlendirilen ‘Irk Hijyeni ve Demografik Biyoloji Araştırma Birimi'ni kurdu. Bu birim sürpriz olmayan bir rapor hazırlayarak çoğu Roman'ın 'Aryan ırkının saflığı için bir tehdit' oluşturduğu sonucuna vardı.

8 Aralık 1938'de Reichsführer SS Heinrich Himmler, ‘Çingene Vebasıyla Mücadele’ konulu kararnameyi yayınladı.[1] Bu kararnamede Himmler, ‘Çingene sorununun’ çözümünün ırksal temelde olduğunu öne belirtip kadın, erkek, çocuk ayırmaksızın bütün hepsinin yok edilmesi gerektiğini emrediyordu.

SAVAŞ BAŞLIYOR: ADIM ADIM SOYKIRIM

Savaşın patlak vermesiyle Romanlar’a getirilen kısıtlamalar arttırıldı. 16 Aralık 1942'de Himmler, tüm Çingene, melez, Roman Çingene ile Balkan kökenli ve Alman olmayan Çingene topluluklarının üyelerinin bir toplama kampına sürülmesini emretti. Romanlar ve Sintiler, tıpkı Yahudiler gibi, aralarında Łódź’un da olduğu gettolara; Dachau, Mauthausen ve Auschwitz-Birkenau gibi toplama kamplarına gönderilmeye başlandılar. Bunlar içinde en öne çıkanı SS Reich Güvenlik Ana Ofisi'nin 20 Ocak 1943 tarihli emri ile Auschwitz-Birkenau kompleksi içinde kurulan Zigeunerfamilienlager, yani ‘Çingene Aile Kampı’ydı.

Auschwitz-Birkenau'da Romanlar için özel bir kampın inşası (bölüm B II e) Himmler'in 16 Aralık 1942 tarihli kararından önce başlamıştı. Yaklaşık iki yüz Sinti ve Roman'ın Buchenwald toplama kampından ilk nakliyesinin yapıldığı 26 Şubat 1943'te kampın inşaatı henüz tam olarak bitmemişti. İlk gelen gruplar bu ölüm kampının tamamlanmasında çalıştırıldılar.  Naziler, Yahudilerin aksine, Roman erkek, kadın ve çocuklar birbirinden ayırmadılar. Herkes bir aradaydı.  Bu yüzden kampa Zigeunerfamilienlager (Çingene Aile Kampı) adı verildi. Gelen yetişkinlerin tümünün kollarına, bebeklerin ise uyluklarına bir sayı ile Çingene olduklarını belirtmek için Zigeuner belirtmek için Z harfi dövme olarak yapılıyordu. Nazi dehümanizasyonunun en belirgin uygulamalarından biri olan bu kimliksizleştirme hareketi kampa giren herkese uygulandı. Yahudilere verildiği gibi çizgili üniformalar dağıtılmadı. Çoğu kıyafetlerini korudu. Ancak üzerine 'Z' yazılı bir siyah üçgen (daha sonra kahverengi olarak yeniden düzenlendi) iliştirmek zorunda bırakıldılar. Çingene Aile Kampındaki yaşam koşulları acımasızdı. Yiyecek kaynakları tamamen yetersizdi. Kısa süre içinde salgın hastalıklar baş göstermeye başladı. Bir kısmı salgın hastalıktan, bir kısmı yetersiz beslenmeden ölmeye başladılar. Öte yandan mahkûmlar SS’ler tarafından ciddi şekilde kötü muameleye maruz tutuluyordu. Gaz odalarına gönderilmeyen bir kısmı kamptaki çeşitli işkenceler sırasında hayatlarını kaybetti.[2]

DOKTOR MENGELE VE 2 AĞUSTOS 1944 KATLİAMI

Mayıs 1943'te Dr. Josef Mengele, Auschwitz-Birkenau'ya gönderildi ve Zigeunerfamilienlager'ın de kamp doktoru oldu. "Tıbbi araştırmasının" odak noktalarından biri tek yumurta ikizleriydi. Mengele, Sinti ve Roman çocuklara özel bir ilgi duydu. Kurbanlarını acımasız deneylere ve korkunç işkencelere maruz bıraktı. Vücut parçalarını, organlarını incelemek için birçoğunu öldürdü.

Auschwitz’de herhangi bir direniş eyleminin mevcut Nazi gücü karşısında başarı kazanmasının imkansız olmasına rağmen, Sinti ve Romanların zulme karşı direnmeye, onurlarını ve insanlıklarını korumaya çalıştıkları birkaç örnek yaşandı. Bazıları Zigeunerfamilienlager'dan kaçmaya kalkıştı. Sabotaj planları yapıp, kampın dışına Roman dilinde yazılmış mesajlar göndermeye çalıştılar. Ancak en büyük direnişi kampta kendi aralarında dayanışmayı koruyup, karşılıklı yardımlaşmaya devam ederek yaptılar.  Bu direnişler sonucunda alınan küçük zaferlerden biri 16 Mayıs 1944'te yaşandı. O gece çok sayıda Sinti ve Romanı gaz odalarına gönderme girişimi örgütlü direniş tarafından engellendi. Mahkumlar o gece bir transfer olacağı haberini almış, Roman erkekler SS'lere karşı savaşmaya karar vererek barikat kurmuşlardı. Bu direniş sonucunda operasyon o gece yapılmayıp ertelendi. Ne var ki, 2 Ağustos 1944 gecesi SS’leri durdurmak mümkün olmadı. Naziler o gece, Zigeunerfamilienlager'da kalan, çoğu yaşlı ve hasta kadın, çocuk ve erkeklerden oluşan yaklaşık 2900 Romana, bir miktar ekmek ve salam dağıtılarak başka bir kampa nakledilecekleri söylediler. Ancak bu direnişi önleme amacı taşıyan bir aldatmacaydı. Kamptaki herkes kamyonlara yükledi. Başka bir kampa doğru uzunca bir yolculuğa hazırlanan Sinti ve Romanlar birkaç dakika sonra hemen yakındaki gaz odalarının olduğu yerde kamyonlardan indirildiler. Kamptaki herkes gaz odalarında öldürüldü. Sabah olduğunda kamp bomboştu. Bu, Auschwitz Zigeunerfamilienlager'ın sonu oldu. On yedi aylık varlığı boyunca, yaklaşık 22.650 Roman mahkûm Zigeunerfamilienlager'a gönderilerek gaz odalarında katledildi. Kampta doğan 360 bebek de bu rakama dahildiler.

SOYKIRIMIN TANINMASI

Roman ve Sinti topluluklarının soykırımı uzunca bir zamandır “unutulan Holokost” olarak tanımlanıyor. Yaşadıkları zulmün duyurulması konusundaki mücadeleleri hala devam ediyor. Bugün kulağa her ne kadar şok edici gelse de, Nürnberg mahkemelerinde Roman veya Sinti tanık olmaması uzunca bir süre Almanların bu soykırımı görmezden gelmelerine dayanak oluşturdu. Almanlar uzunca bir süre Sinti ve Roman toplulukları sabıka kayıtları yüzünden cezalandıklarını öne sürerek soykırım iddialarını reddettiler. Onların zulmü ancak 1982'de Alman makamları tarafından soykırım olarak resmen tanındı. Almanya'nın Berlin'de bir anıt açması ise otuz yıl daha sürecekti.[3]

2 Ağustos 1944 gecesi yaşananlar 1997 yılından beri, uluslararası çapta, Holokost’un Sinti ve Roman kurbanlarının anma günü olarak kutlanıyor. 2015'te Avrupa Parlamentosu bu günü resmi olarak Avrupa Sinti - Roman Holokost Anma Günü olarak ilan etti. Ancak Roman aktivistler, yalnızca Nazilerin çaresiz kurbanları olarak hatırlanmak istemeyip, gösterilen direnişin de anılması konusunda ısrarcı oldular. Bu ısrarın sonucunda günümüzde Avrupa'da Romanlara yönelik hali hazırda devam eden ayrımcılığa karşı verilen mücadeleye ilham olması için 16 Mayıs'ı Roman Direniş Günü olarak kutlanıyor.

Holokost sırasında kaç Roman'ın öldürüldüğünü tahmin etmek oldukça zor.  Günümüzde mevcut olan kanıtlar yaklaşık yarım milyon kişiye işaret ediyor. Tarihçi Ian Hancock bu rakamın bir buçuk milyon civarında olduğunu öne sürüyor.[4] Ancak öyle görünüyor ki kesin rakam hiçbir zaman bilinemeyecek. Holokost'un Yahudi kurbanlarına kıyasla, özellikle Balkanlar ve eski Sovyetler Birliği'nde, kayıt dışı cinayetlerin kurbanı olan Romanların oranı bir hayli yüksek. Günümüzde Sinti – Roman soykırımı kendine özel isim olan Porajmos adıyla anılıyor.

Doğum ve ölümün adil davranmadığı, unutulan Porajmos kurbanlarının anılarına saygıyla…

 

 

[1] Himmler bu kararnamesinde her iki grubu da Sinti – Roman diye sınıflandırmadan, aşağılayarak işaret etmek için Çingene kelimesini kullanıyor. Yazıda kullandığım ‘Çingene’ kelimeleri kendi seçimlerim değil, Nazilerin ayrımcı dilinin birebir çevirisidir.  
[2] UK Holocaust Memorial Day Trust https://www.hmd.org.uk/news/auschwitz-birkenaus-gypsy-family-camp/

[3]World Jewish Congress Web Page:  https://www.worldjewishcongress.org/en/news/in-memory-of-the-500000-sinti-and-roma-killed-in-the-holocaust-world-jewish-congress-commemorates-european-holocaust-remembrance-day-7-5-2020
[4] World Jewish Congress Youtube Kanalı: https://www.youtube.com/watch?v=1j9Ti9dAe5c