6'lı Masa güven sorununu nasıl çözecek

Ciddi bir güvenlik ve güvensizlik sorunumuz var. 6'lı masanın topluma bu ruh halinin, bu çaresizliğin, bu devlet kurumlarına ve kişilerine olan güvensizliğin de değişeceği konusunda güven vermesi gerekiyor.

 Birkaç gündür kafama takılan bir genel güven sorunu var.

Hayır, anladığınız gibi değil, bu güvensizlik 6'lı Masa'ya güvensizlik değil, bu genel güvensizlikle ile ilgili...

20 yıllık AKP iktidarının cebren ve hile ile iktidarda kalmaya dönük politika ve uygulamalarının neden olduğu ağır sorunlar ve bunların somut sonuçları, elbette iyi niyetli, samimi, gerçekçi, uygulanabilir projelerle, kısa ve orta vadede ortadan kaldırılabilir. Hatta en çok endişe edilen eğitim alanındaki kaybedilmiş yıllar bile, iyi çalışılmış bir eylem planı ve kadrolarla yeniden kazanılabilir.

Yani kağıt üzerinde yapılanların, örneğin bazı eksikliklerine rağmen 6'lı Masa'nın Anayasa Değişiklik Teklifi'nde yazılanlar ya da yarın Kemal Kılıçdaroğlu'nun büyük bir heyecan ve umutla açıklamakta sabırsızlandığı "3 Aralık Ekonomi Paketi" mutlaka mevcut tabloyu kısa ve orta vadede değiştirecektir. Bundan şüphem yok. Yani ittifak ortaklarının farklılıklarına, geçmişlerine, eğilimlerine, ittifaktaki sağ ağırlığına bakarak "yahu hiçbir şey değişmeyecek" hissiyatında olanlardan değilim; yani bugünkü kadar kötü olamaz. Elbet mücadele devam edecek. Hatta olağan CHP'liler olarak, iktidardaki kendi partimizle de kavga edeceğiz.

Yani ülkeyi AKP zemininden kurtarıp, ülkeye demokratik zemini yayarsak, kavga da etsek o demokratik zeminde çözmeye uğraşırız her şeyi.

 NASIL NORMALLEŞECEĞİZ

İşte endişem burada başlıyor. Normalleşmeden o kadar uzaklaşıldı ki; bir devleti devlet yapan her türlü kuruma güvensizlik öyle bir hale geldi ki; bir ülkeyi ülke yapan her türlü değerle mesafeler o kadar uzadı ki; bir milleti millet yapan ortaklaşmalar öylesine bitirildi ki ve halk olma gücüne inanç öyle kaybedildi ki, bu nasıl düzelecek? Bu ruh halinden nasıl sıyrılacak ülkenin insanları.

Anayasa'nın mutlaklığına, ihlal edilemeyeceğine, hiçbir seçilmiş ya da atanmışın Anayasa'ya aykırı hareket edemeyeceğine, üzerinde tepinemeyeceğine, Anayasa'ya uymamayı bir seçilmişlik ayrıcalığı olarak görmeyeceğine, bu saydıklarımın bir bakış açısı olarak yerleşebileceğine toplumun inancı ne kadar? Bu soruları sokak röportajında sorsanız ne yanıt alırsınız?

Bu ülkede Anayasa sadece askeri darbelerle değişmedi. 1982 Anayasası sivil siyasetin keyfiyetine göre zaten delik deşik oldu. 2010 değişikliği, geleceği gören Hayırcılar açısından bir felaket, yetmez ama Evetçiler açısından bir cesaret, ama hükümet ile paralelleri açısından bal gibi ve sonraki süreçte ağır sonuçları olacak bir sivil darbe idi. Zaten değişikliğin yaşayabilen hükmü kalmadı. Anayasaya, yargıya, denetime dair maddeleri hatırlayan var mı? Hükümet-Cemaat ve onlara bilerek ya da bilmeyerek destek verenlerin arzu ettiği sözde demokratik açılımlar devletin temeline dinamit koydu. Anayasa değişikliğinin en masum ve zehir torbası içindeki iki tane bonbon maddesi, yani kadın ve çocuğa dönük pozitif ayrımcılık o gün orada kaldı. Ne kadına şiddeti, ne çocuğa tecavüzü önlemeye faydası olmadı.

Şimdi geçmişimize dönük tüm bu Anayasal travmalarla, yapılabilecek en mükemmel anayasa için "yahu nasıl olsa uymayacaklar" algısını nasıl değiştireceğiz. Çünkü ne Anayasa'ya ne de Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmayarak hükümet edilebildiğine, hem de bu yapılarak seçimler kazanılabildiğine tanık oldu bu ülkede 80 milyon insan. Şaka değil. "Anayasa mı, ben mi? sorusuna "sen" dedi bu ülkede hatırı sayılır çoğunluk. Nasıl "önce Anayasa" demeyi öğrenecek vatandaş? İşte buna çok kafa yormak gerek. Neden mi?

 DÜALİTE SORUNU ORTADA DURUYOR

 Anayasa değişiklik teklifindeki - belli ki istemeyerek ama kazanılmış hak olduğu gerekçesiyle korunan - cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi konusunda, pek çok anayasa hukukçusu tereddüt ediyor. Doğrusu, ilk anda okuduğumdan beri, beni de endişelendiriyor. Bizim ülkemiz gibi siyasette kurumların değil kişilerin önemli olduğu, siyasi partilerin geçici, güçlü lider profillerinin kalıcı olduğu, hele ki siyasete girip bir daha hiç çıkmak istemeyen siyasetçi modelinin çokça olduğu ülkelerde, siyasi liderler alışkanlık haline gelebiliyor. Peki biz bazı ülkelerdeki gibi şaşırarak "bak markete gidiyor, bak sıradan evde oturuyor, bak koruması da yok, bak bisikletle geziyor" demeyeceğimiz siyasetçi görmeyi ne zaman normal bulacağız?

Yasaya uymayacağını açıklayan, suçlularla fotoğraf çektirmekten hiçbir beis görmeyen, yolsuzluğu, hırsızlığı, yalnızca para da değil oy çalmayı sıradanlaştıran siyasetçilerin; bu durumun cezasızlığının ve bu gidişatın toplumun büyükçe bir kesimi tarafından kabul görüşünün tanığı olarak büyüyen nesiller, ne kadar iyi eğitilseler de bu kodlardan nasıl kurtulacaklar? Anayasa teklifinde TBMM güçlendirilirken muhalefete tanınan hakların güçlendirilmesi o anki muhalefet tarafından ne kadar ülke yararına kullanılacak? Bugün iktidarın başkanlığını kaybettiği büyükşehir belediyelerinde muhalif başkana iş yaptırmamaya ant içmiş iktidar kadrolarının halka sirayet ettirdiği hamaset, bitaraf olan bertaraf olur gibi söylemler ne zaman ve nasıl büyük bir insanlık ayıbı olarak görülebilecek bu ülkede? Ülke nüfusunu sadece kendi seçmeni ve kazanabileceği seçmen olarak gören bir anlayışın sahibi bir gün unutulsa da beyinlere bıraktığı tortu nasıl temizlenecek?

 İNSANCA YAŞAMAK LÜKS TÜKETİM

Dün sosyal medyada rastladım. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu geçtiğimiz günlerde deprem yaşayan Düzce'ye gittiğinde bir gencin kendisine “Başkanım yanlış geldiniz, burası Kartalkaya değil” dediğini gördüm. İmamoğlu da “Olsun, oraya da gideriz Düzce’ye de” demiş; ardından da “Ne yapsın çocuk zorla söylettiriyorlar” diye devam etmiş. Daha sonra muhalif medya, bu çocuğun AKP gençlik kollarından olduğunu maden bulmuş gibi bulup vermiş. Ne önemi var tüm bunların?

Kaldı ki bu diyalogda herkes haklı. Ama mesela haksızlık, o gencin Düzce'de yaşayıp Kartalkaya'da kayak yapamıyor olmasıdır. Tabii bunu genel olarak söylüyorum. Belki de o genç arkadaş yapıyordur. Ancak "dört bir yanı dağlarla ve kayak tesisleriyle çevrili cennet ülkemizde" öğrencilere boş vakitlerinde tek istikamet olarak camiyi gösteren genel anlayışın, öğrenciye bir öğün yemeği çok gören Milli Eğitim Bakanlığının, Rize Kadın Futbol takımını "kimi kuru fasulye kimi döner tercih eder" gerekçesiyle küt diye kapatan patrona kurban eden Gençlik ve Spor Bakanlığı var. Bu ortamda çocuk ya da genç yapamadığı kayak sporuna sadece öfke duyar.

Düzceli Genç arkadaşın söylediği üzerine yukarıdaki görüşlerimi sosyal medyada paylaşınca birisi "iyi beslenebilsin, sinemaya tiyatroya gidebilsin, kayağa da gider inşallah" demiş. Önem sırası olarak doğrudur, ama Türkiye gibi büyük bir ülkenin devleti bu üçünü aynı anda sağlamalıdır. Hem doyurmalı, hem sinema-tiyatro imkanı sağlamalı, hem de kayak sporu yaptırabilmelidir. Kayak lüks değil spor olmalıdır, sinema gibi, tiyatro gibi, tatile gidebilmek gibi. Bunlar lüks tüketim değildir, tıpkı evdeki beyaz eşyanın, otomobilin, cep telefonunun lüks tüketim olmadığı gibi. Biz açlığı önceleyip çıtayı orada bırakarak, kanaatkar toplum yaratıyoruz. Oysa kaynak yetersizliği diye bir şey yok dünyada eşitsizlik var. Hakeza bizim ülkemizde de öyle...

 HERKES KENDİ BAŞINA

Bu ülkede iyi yaşamak, güzel yaşamak, iyi şeyleri hak etmek, yaşamın güzelliklerinden tat almak, hayattan zevk almak bir kabahat haline gelmeye başladı. Karnın doyuyor, tepende de akmayan bir çatı var ise haline şükredeceksin. Böyle zamanlarda aklıma TBMM'de kürsüde konuşma yapan CHP Grup Başkan Vekili Engin Altay'ın "insanlar aç aç, bir kuru ekmek yiyor" sözü üzerine AKP sıralarından yükselen "aç değiller demek, kuru ekmek yiyorlar" çıkışı geliyor. "Bir lokma, bir hırka yeter" diyorlar. Gelirken yoksulluğu ortadan kaldıracağız demişlerdi; kaldırdılar da gerçekten, hem de öyle derine ittiler ki yoksulları, gözümüzün önünden kaldırdılar.  

Dün akşam haberleri seyrederken, Düzce'de depremde evi yıkılmış bir kadın çaresizce kendisine uzatılan mikrofona "ne yapalım zenginler yaşasın biz ölelim" dedi. İşte bunu söyletmeyecek, bunu hissettirmeyecek olan devlettir. Ardından kadına şiddet konulu sokak röportajında bir genç kadın "artık biz birbirimizi kolluyoruz başka çare yok" dedi. Devletin güvenlik makamlarından umudu kesmiş korunmak için.

Evet ciddi bir güvenlik ve güvensizlik sorunumuz var. 6'lı masanın topluma bu ruh halinin, bu çaresizliğin, bu devlet kurumlarına ve kişilerine olan güvensizliğin de değişeceği konusunda güven vermesi gerekiyor.

Hani TBMM'nin her döneminin başında yemin töreni olur ve "Anayasaya bağlı kalacağıma" diye başlayan bir yemin edilir ya, işte vatandaş o yeminin artık bir prosedür değil, huzur ve refah içerisinde yaşaması için çalışılacağının da garantisi olduğuna inanması gerekiyor.