Herkesin CHP'si kendine

CHP'ye öfkeli, ama içinden bazı isimlere de ısınmış, hiç olmazsa bir eylem sonrasında bir mahalle kahvesinde bir bardak çayla sohbet edilebileceğine karar vermiş sol kesimden arkadaşlarla oturduğumda, şu sohbet çoğunlukla geçerdi.

("Geçerdi" diyorum çünkü bu ilk milletvekili olduğum dönemlerde, yani 2011-2013 yılları arasında daha sık yaşanırdı)

Bu sohbetler hala da yaşanır, o nedenle geniş zaman kipi ile devam edeyim:

Öncesinde ağır bir eleştiri gelir, tarihi hatalar, yanlışlar birbiri ardına sıralanır. CHP'nin soldan uzaklaştığı, sosyal demokrat bile olmadığı, milliyetçi damarı kullandığı, Kürt meselesine uzak durduğu eleştirileri birbiri ardına gelir. İkinci-üçüncü bardak çayda ise "benim de dayıoğlu filanca yerde CHP ilçe başkanı ya da amcam şu yıllarda CHP'den belediye başkanlığı yaptı" sohbetleri başlar. Zaten CHP'ye en çok öfkelenenlerin başında CHP'li ailelerin çocukları gelir.

Benim CHP'm

Seçmen oldukları günden beri Altıok ve Ecevit dışında bir partiye damga vurmamış anne-babanın çocuğuyum. Başta babaannem olmak üzere, özellikle baba tarafından akraba ortamlarında siyaset çok konuşulur, tartışılırdı; ancak bizim küçük hanemize pek siyaset girmezdi. Asker babam ve Balkan göçmeni annem için zaten CHP mutlaktı galiba. Politize bir ortamda yetişmedim; o nedenle siyasette de çok keskin hatlarım olmadı belki. Çok seyahat etmiş, çok ev, komşu, mahalle, okul, şehir değiştirmiş olmanın getirdiği törpülenmişliği hep taşımışımdır.

Bir vatandaş olarak, eski bir gazeteci olarak, sivil toplumcu olarak ve siyasetçi olarak CHP hakkındaki en kabaca gözlemim, CHP'nin bu ülkede yalnızca bir siyasi parti değil, sosyolojik bir vaka olduğudur. Bu ülkede CHP ile ilgili hikayesi olmamış tek bir hane bulamazsınız. İyi ya da kötü ya sevmiştir ya nefret etmiştir. CHP 99 yılın sevabını, günahını, ama en çok da olgunluğunu taşıyan partidir. Öyle olduğunu düşünüyorum. Bu durumu başka partiler için söyleyemeyiz. AKP için de söyleyemeyiz. Oradaki nefret-sevgi duyguları kuruma değil (dönemsel olarak) kişiye ait.

100. yaşa gelirken

CHP Bugün 99 yaşında. 100 yaşa 1 yıl kala muhtemelen pek çok yeni yüzyıl konuşmaları, dilekleri, temennileri, öğütleri yapılacak. CHP en çok konuşulan, reytingi en yüksek partidir. Herkesin kendine göre bir CHP'si vardır; ya da öyle olmasını istediği, değişmesini istediği, tam kendine uyacak bir CHP'si...  Solcuların, sağcıların, üyelerin, gönüllülerin, seçmenlerin, gazetecilerin, sivil toplumcuların, bakkal amcanın, komşu teyzenin...

Ben de "herkesin CHP'si kendine" diyerek şu an CHP web sitesine mevcut bulunan "CHP'nin Yeniden Yapılanması-Çağdaş Türkiye İçin Değişim Programı"nın birinci bölümünde kendimce minik birtakım düzenlemeler yapmak istiyorum. Ancak toplumsal konsensüs gerektiren, toplumsal dönüşüme ihtiyaç duyan kocaman başlıklara girmek istemiyorum. Zira her biri ayrı yazı konusu. Yalnızca giriş ve önceliklerimiz bölümündeki bazı ifadelerle ilgili gönlümden geçenleri paylaşmak, bir de toksik bulduğum bazı ifadeleri cımbızlamak ve yeni yüzyılda onlardan kurtulmak istiyorum

İnsan odaklılık ne kadar insani?

CHP'nin pek çok söyleminde de geçen, programın giriş paragrafında ve genelinde sıklıkla atıfta bulunulan insan odaklılık ilk anda çok makul görünmekle birlikte, dikkatlice düşünüldüğünde bir anlam ifade etmiyor. Sonuçta zaten her şey insan odaklı. Ama o insanın yaşam alanını korumak, insan haklarını korumak, sosyal haklarını korumak için uygulanması gereken politikaları tam olarak anlatamıyor. Çünkü insan odaklılık, yani antroposantrik bakış açısını referans alıyor. İnsanı yaşam alanından koparabiliyor. Oysa yaşam alanını korumak ve güçlendirmek yani ekosantrik bir bakış açısı (ekolojik denge merkezli) insanları daha doğru bir koruma yöntemi bence.

Anlaması zor mu? Şöyle anlatalım:

Elazığ’ın Karakoçan ilçesine 20 kilometre uzaklıktaki Ilısu mezrasında yaşayan (1994 yılında ayrıldıkları köylerine 2012'de devlet izniyle dönmüşlerdi) Adile ve Ayhan Arduç ailesi, bu bölgede Limak Enerji tarafından yapılan Pembelik ve Seyrantepe HES barajlarının göllerinin su tutması ardından neredeyse 1 yıl boyunca yaşadıkları yerde mahsur kaldılar. Yolları kesilmiş köprüleri su altında kalmıştı. Aylarca köprü istediler. Devlet kendilerine Elazığ'da TOKİ teklif etti, iş kazası nedeniyle ayağı sakat kalan Ayhan Arduç'a iş vaat etti ve daha pek çok şey. Bir açıdan bakıldığında tüm bu teklifler insan odaklıydı, güzel bir ev, iyi bir iş... Ama insanı yaşadığı çevreden kopararak...

2015 kışı ve yazında kendilerini botla barajı geçerek ziyaret etmiştik. Adile Arduç bana şöyle demişti: “Nereye gidelim? Niye gidelim? Bizim atalarımız buradaydı, köklerimiz bu topraklar. Büyüklerimizin mezarları, kutsal yerlerimiz, kurban yerlerimiz burada. Hayvanlarımız burada. Biz şehirde yaşayamayız. Ayhan'la birkaç günlüğüne gidiyoruz. Dayanamıyoruz, boğuluyoruz şehirde. Hemen geri dönmek istiyoruz.”

"Çevreye duyarlılık" ifadesi

Bu tür politika metinlerinde genelde çevre tüm politikalardan ayrı bir köşede bir başlık altında durur. Politikamız çevreye duyarlı olmaktır. Oysa Çevrenin bizim duyarımıza ihtiyacı yoktur. Bilakis bizim çevreye ihtiyacımız vardır, hatta çevreye muhtacızdır. Çünkü biz o çevre içinde doğar, yaşar ve ölürüz. Doğar doğmaz alınan nefese, temiz havaya muhtacız. Aldığımız havayı kirletirsek bu bize yaşam boyu her tür hastalık, kalitesiz bir ömür olarak döner. İçtiğimiz suyu kirletirsek sağlığımıza, içtiğimiz suyu tüketirsek evlatlarımıza ve nesillerimize zarar veririz. Toprağımızı zehirlersek sağlığımızla birlikte varlığımızı, ekonomik değerlerimizi de kaybederiz. Yoksullaşırız, topraklarımızdan sürülür paramparça oluruz.

Ya da şöyle ifade edeyim:

Tortum'da HES'lere karşı köyünü savunan Leyla tehdit altındaki Ödük Çayı'na bakarak bana döndü "abla bizim bu derede su samurlarımız var, neden biliyor musun, çünkü su çok temiz, su samuru ancak temiz suda yaşar, suyumuz kirlenmesin istiyoruz"

Amasra'nın Tarlaağzı köyündeki kadınlar "burada termik santral istemiyoruz, çünkü hava kirlenecek, biz burada fındıkla, sebzecilikle geçiniyoruz, termikle tüm bunlar kuruyacak, geçinemeyeceğiz, kalamayacağız buralarda" diyorlardı bitmek bilmez termik direnişlerinde...

Sinoplular balıkçılar nükleer santrali duyduklarında sessizliğe bürümlerdi. Karadeniz'in en lezzetli hamsisinin Sinop sularında olduğu söylüyor, nükleerin Sinop'ta balıkçılığı bitireceği, deniz ve doğa turizmini olumuz etkileyeceğini biliyorlardı nükleer karşıtı mitinge doğru yürürken.

Çevreye muhtaçlığı o çevrede yaşayan biliyor. Çevreye duyarlılıktan ziyade çevreye muhtaçlığı anlatmak gerekiyor insanlara, yazmak gerekiyor programların her köşesine, her başlığın altına. Çünkü çevre bir politika değildir. Çevre sizin bütün politikalarınızın üzerine oturduğu bir temel taştır. Tarım politikanız da, enerji politikanız da, sağlık politikanız da eğitim politikanızda, mali politikanız, kültür politikanız da bu temel taşın üzerinde yükselmelidir.

Farklılıklar zenginliğimiz midir?

Hep Türkiye'nin çok kültürlülüğü ile övünür, bunun ülkemizin zenginliği olduğunu söyleriz. Evet tarihi yerler, turistik bölgeler, ülkenin farklı bölgelerindeki yaşam tarzlarının ürettiği folklor büyük bir zenginliktir. Ancak "etnik farklılıklar ülkemizin zenginliğidir" diyebilir miyiz? Programda Milliyetçilik İlkesi başlığı altında şöyle bir ifade geçiyor:

"(Milliyetçilik) Tüm etnik ve inanç farklılıklarını kapsayan, bu farklılıkların Türkiye’nin ulusal bütünlüğü çerçevesinde bir zenginlik olduğunu benimseyen, bireysel haklara çağdaş anlayışla sahip çıkan, demokratik farklılaşma özgürlüğünü tanıyan, farklılık içinde bütünleşmeyi öngören, ulusal birliği korumayı hedefleyen bütünlük idealini tanımlayan kapsayıcı bir değerdir.

Etnik farklılıklar ve inanç farklılıkları gerçekten bir ülkenin zenginliği midir? Ayrıca farklı olan kimdir? Neye göre ve kime göre farklıdır? Bu bakış açısında ortada bir mutlak varmış da diğerleri, farklılıklar o mutlak olanı zenginleştirmiş gibi bir hal ortaya çıkarmıyor mu? Bu bizi zenginleştiren dediğimiz kesimler, yıllarca farklı olarak addedilmenin acılarını, sıkıntılarını çeken insanlar değil mi? Oysa mesela TV kanallarında Alevilerin sorunlarından söz ederken bize semah görüntüsü izletiyorlar. Roman açılımından söz ederken ise Kibariye geliyor ekrana.

Bence etnik farklılıklar bir zenginlikten ziyade, bu ülke topraklarının varlığıdır. Belki de artık cümleler şöyle kurulmalıdır: "Bu ülke topraklarında var olan ve yaşayan etnik kökenler, inançlar, kültürler ve yaşam tarzları Türkiye’nin ulusal bütünlüğü oluşturur. Milliyetçilik de bu ulusal bütünlüğü korumayı hedefleyen kapsayıcı bir değerdir.

Saygı ve Hoşgörü

Programdan devam edelim. Yine Milliyetçilik başlığı altında şu ifadeler var: "(Milliyetçilik) Çoğulculuk anlayışını benimser, tüm etnik ve kültürel kimliklere saygılıdır."

Sanki yine o mutlak gelip dikiliyor karşımıza. Orada duruyor ve farklı etnik kimliklere, inançlara kendince saygı gösteriyor. O farklılıklar da diğerleriyle eşit bir yaşam için o keyfe keder saygıyı bekliyor. Oysa kimsenin saygı beklemeye vakti yok. Devlet ve devleti yönetecek siyasi partiler, o topraklarda yaşayan tüm etnik ve kültürel kimliklerin hak ve özgülüklere eşit erişimini sağlamakla yükümlüdür.

Hoşgörü ise artık hiç kullanılmaması geren bir ifade. Çünkü eşit yurttaşlıkta hiç kimsenin bir diğerinin hoşgörüsüne ihtiyacı olmamalıdır. Hele ki kültürel çoğulculuk bir hoşgörüye ihtiyaç duymaz, bilakis Anayasa ve yasalarla güvence altına alınır. Hoşgörüsüzlüğünü şiddete başvurarak çözmek isteyenin karşısına çıkması gereken hoşgörü uzlaştırıcıları değil hukuk olmalıdır.

99 yaş dileğim

Konu CHP olduğunda yazacak çok şey bulursunuz; en güzeli de hakkında dilediğiniz kadar yazabilirsiniz. Ama burada duralım, zira bugün doğum günü, uçsun 99 kırmızı balon...

Bana "yeniden milletvekilliğine aday olacak mısın" sorularına verdiğim yanıt 99 yaş dileğim olsun: "Tekrar milletvekili olmak istemiyorum, CHP iktidarında huzurlu vatandaş olmak istiyorum."