Bazen tek bir felakete bakıp ülkenin resmini çekmek mümkündür. Türkiye gibi büyük ve çok sorunlu bir ülkede tek bir karenin buna imkan vermeyeceğini düşünebilirsiniz ama AKP'nin henüz "hazırlık şaması" saydığı 19 yılda yaşatılan sorunlar o kadar birbirine bağlı ki, hani moda tabiriyle öylesine "kombo felaketler" hale getirildi ki, hangi sosyal cinayete projektör tutsanız, bu yoldaki ihmal ve ihlal silsilesini görürsünüz.

Soma'da da, Aladağ'da da, Çorlu'da da, Hendek'te de bu böyle. Ve daha nicelerinde.

29 Kasım 2016 günü Aladağ'da başlayan yangın hala sönmedi. 2019 yazında sonuçlanan davada, her ne kadar kamudaki gerçek sorumlular yargılanmasalar da, kaçak cemaat yurdunun sorumlularına ceza verilmişti. Eğitim adı altında din ticareti yapan bir cemaate ilk kez böyle bir ceza veriliyordu. Bu da yüzleri güldürmüştü. Aladağ 2,5 yıl aradan sonra yeniden yargı gündemine geldi. Dava istinafa gönderildi. İşin ucunda cemaatler olunca bu tür yargı hamlelerinden huzursuz olmamak mümkün değil. Acaba cezaları bozacaklar mıydı?

Aladağ hala serin değil

Aladağ'ın girişinde bir tak üzerine "Aladağ gibi serin ol" yazar. Bu hem Aladağ'ın iklim olarak serinliğine vurgu yapar, hem de mecazi bir anlamı var. Serin, sakin, hararetsiz anlamında. 2019 Temmuz ayında dava sona erdiğinde, sorumluların bir kısmının ceza alması ile, annelerin yüzlerinin gülüşünü görmüş ve "Artık Aladağ gibi serin olabiliriz" başlıklı bir yazı yazmışım, katliamı ve davayı anlattığım.

Ama işte bir türlü serin olamıyoruz, kalamıyoruz. Başa mı sarıyorlar, başa mı sardırıyorlar. Zaten hükümlüleri afla çıkarmışlar, yatarları da kalmamıştı. Bu yeni gelişmede bizleri neler bekliyordu? Yani anlayacağınız Aladağ hala serinleyemiyor, cayır cayır yanıyor.

Dün Adana'da görülen davada aileler ve Sosyal Hukuk avukatları hazır bulundular. Doğrusu savcılık aynı cezaları yeniden istiyor. Ayrıca beraat eden yangın tüpçüsünün de beraatını bozmak istiyor. 31 Mayıs'a ertelenen dava nereye evrilecek bilemiyoruz ancak avukatlar kararın "olası kasıt" yönünde bozulmasında ısrarcı olacaklar. Ama bu hali ile onanırsa içtihat haline gelecek. Bu da cemaat yurtlarının denetlenmesi açısından önemli olacak. Sosyal Haklar Derneği'nin ve bağlı Sosyal Hukuk grubunun bizzat takip ettiği davayı ve yalnız bırakmadıkları aileleri unutturmamak boynumuzun borcu. Mademki Aladağ yeniden yargı gündeminde, ben de cinayete giden yolun güzergahını tekrarlayayım istedim:

Yokluğun yoksulluğu

Aladağ Adana'nın bir dağ ilçesi. Köyleri de Aladağlar'da dağınık bir şekilde haneler halinde. Araziye uygun tarım, sebze meyve yetiştiriciliği ve hayvancılıkla geçiniyorlar. Aladağ'da aslında yayla turizmi de var, ama üzerine çok düşülmediği için yerel kalıyor. Bunlar aslında yoksulluğa değil, yokluğa terkedilen köyler. Yoksa köylerin tabiatı zengin, kaynakları zengin.

Yurt yangınında ölen 10 kız çocuğu Aladağ’ın Köprücük-Menges (7), Kışlak (2) ve Karahan (1) köylerinde yaşıyorlardı. Dağlık bölgede yer alan bu köylerden ilçe merkezine ulaşımı ancak özel durumlarda yapılıyor, örneğin hasta olduğunda ya da toplu alışveriş için. Zaten köylerde sağlık ocağı yok. Köylerdeki evler genelde tek katlı bahçeli. Normal bir sokak düzeni yok, evler dağınık. Köylerde bakkal yok. İlçelere inenlere sipariş veriyorlar. Temel ihtiyaçlarını ara sıra gittikleri Kozan ya da Aladağ ilçe merkezlerinden toplu halde tedarik ediyorlar. Ulaştırma hizmeti de yok. Köy meydanı yok. Çocukların top oynayabilecekleri düz bir alan bile yok. Köylere kesintisiz sağlanan tek kamu hizmeti camiler.

Yani AKP döneminin yoksulun daha yoksun zenginin daha varlıklı olması üzerine kurulu siyasetinin fotoğrafı.

Eğitim Hakkı ihlali: Cinayetin başlama vuruşu

Eğitim hakkının ihlaliyle cinayetin gelişini herkes izledi, bekledi, kimse müdahale etmedi, üstü örtüldü, görmezden gelindi. Öncelikle çocuklar bir yurtta kalmak için çok küçüktü, köylerinde, ailelerinin yanında okumalıydılar. Hem Kışlak hem de Köprücük'te aslında ilkokul vardı, ancak kullanılmıyordu. 4+4+4 eğitim sistemine göre çocuklar sadece ilk 4 yıllık eğitimi köylerde alabiliyorlardı. Öğrenci sayısı, öğretmensizlik gibi bahanelerle okullar çalışmadı. Örneğin MEB sitesinde Kışlak'a ait en son 2014-2015 öğretim yılı bilgileri var. Sonrasında aileler çocuklarını Aladağ'daki ilkokula yazdırmak durumunda kalmış. Okul binaları ise köyün imamı tarafından verilen Kuran kursu için kullanılıyordu.

Yani AKP döneminin eğitim yatırımının zengine yapıldığı, yoksul çocukların ise kamusal eğitim imkanlarının elinden alındığı siyasetinin bir fotoğrafı.

Ulaşım Hakkı ihlali: Cinayete taşıyan yol

Madem köylerde okul yoktu, taşımalı eğitimle yakın ilçelerdeki okullara gidebilirlerdi. Ama yıllarca ulaşımsız bırakılmış köylerin yolları çakıl taşlarının dizilmesinden ibaretti. Üstelik de bir baraj manzarasından bulutlara yükselen dar dönemeçlerden çıkıyordu araçlar. Örneğin arazi yapısı bir hayli düzensiz olan dağ sırtına yerleşmiş Karahan, 42 tane virajıyla ünlü bir köy. Tüm bu ulaşım imkansızlıkları aileler ve ailelerinin yanında eğitim alma hakkı ihlal edilmiş çocuklar için bir ulaşım hakkı ihlali de oldu. Bu koşullarda taşımalı sistemle okuyamayan çocukların, yangının ardından cenazeleri dahi köylere neredeyse çıkarılamazken ekranlara yansıyan görüntüler vehameti gözler önüne seriyordu.

Yani AKP döneminin pahalı ve paralı otoyollarla zenginleri daha zengin edip, rant elde edemeyeceği yoksulların yollarının terk edilme siyasetinin bir fotoğrafı.

Kamusal eğitim ihlali: Cinayete açılan kapı

Aladağ'da kamusal, ücretsiz ve eğitim hakkını gözeten bir yurt bulma imkanı ile geldi aileler. Ancak mevcut devlet yurdu yıkılmış, 1972’den beri kaçak olarak göz yumulan Süleymancı Cemaate ait yurt tek seçenek olarak bırakılmıştı. Aileler ilçe milli eğitim müdürünün kapısına dayandılar. Çocuklarına devlet güvencesinde kalabilecekleri bir yurt istediler. Bu cinayete giden yolun taşlarını döşeyen müdür, ailelerden, çocukların köylere daha yakın bir ilçe olan Kozan'daki yurtta kalabilecekleri bilgisini saklamıştı. Bu durum dava sürecinde açığa çıktı.  Yani AKP döneminin eğitimi, çocukları, gençleri, geleceği cemaatlerin eline teslim ederek, el ele karanlık bir ortak menzile yürüme politikasının bir fotoğrafı.

Yoksulluğun istismarı: Cinayetin finansmanı

Aileler çocuklarını isteyerek ve gönüllü bu yurda vermediler. Önce vermek istemediler, ancak İlçe Milli Eğitim garanti veriyordu, devlet denetiminde diyordu. Cemaat kapı kapı gezip çocukları istiyordu. Bu ailelerin kız çocuklarını okutabilmeleri için Aladağ'da ev tutma, kira ödeme, orada o yaştaki çocukları bir başlarına bırakma ihtimalleri zaten yoktu. Elde avuçta olanı okumaları için zaten ayırıyorlardı. Sonuçta aileler İlçe Milli Eğitim Müdürünün "ya cemaat yurdu ya da ev tutun" ikilemi ile baş başa bırakıldı. Yoksulluğun yokluğunda, içlerinde endişeyle bıraktılar çocuklarını cemaat yurduna.

Yani AKP'nin yoksul bıraktığı ailelerin çocuklarını cemaatlere mecbur bırakma siyasetinin bir fotoğrafı.

Barınma hakkı ihlali: Cinayetin mahalli

Maarif Müfettişlerince yapılan 26.10.2015 tarihli yurt denetiminde; yangın söndürme tatbikatı yapılmadığı, binanın depreme dayanıklılık raporunun bulunmadığı, bölümlerin yerleşim planına uygun kullanılmadığı, yeterli sayıda hizmetli bulundurulmadığı, belletici öğretmen görevlendirmesinin yapılmadığı, yetki belgeli aşçı bulunmadığı, personel arası iş bölümünün yapılmadığı, internet odası oluşturulmadığı, öğrenci hizmetine sunulmuş ankesörlü telefon bulunmadığı, depolardaki suların periyodik tahlillerinin yaptırılmadığı yönünde birçok eksiklikler tespit edildi. 6 ay sonra 24.06.2016 tarihinde, yani yurt yangınından 5 ay önce verilen cevap yazısında yangın söndürme tatbikatı yapılması, hizmetli görevlendirilmesi, bölümlerin yerleşim planına uygun kullanılması, yetki belgeli aşçı istihdam edilmesi, personel arasında iş bölümü yapılması, internet odası oluşturulması, öğrencilere ankesörlü telefon temin edilmesi şeklindeki eksikliklerin giderildiğine dair herhangi bir açıklama yapılmıyordu. Yani AKP'nin kaçak konut, imar kanununa aykırı yapılaşma üzerinden rantı paylaşma politikasının bir fotoğrafı.

Kaçak işçi çalıştırma: Cinayetin görünmez eli

Çocuklar okuyabilsinler diye verildikleri cemaat yurdunda ağır bir dini eğitimden geçiriliyordu. Günde 5 vakit namaz kıldırılıp, bulaşık yıkatılıp, tuvalet temizletiliyordu.

Çocuklara dini eğitimleri verebilmek amacıyla aynı tarikata mensup dini bilgileri dışında hiçbir vasıfları olmayan belletmenler yurtta kaçak bir şekilde kalıyorlardı. Din eğitimi için sabah çok erken saatlerde kaldırılan çocuklar bitap düşüyor okulu gittiklerinde sıralarda uyukluyorlardı. hafta sonu eve geldiklerinde aileler bu duru fark ediyor ve yurt müdürüne şikayetçi olduklarında, "dinlerini öğrenecekler" yanıtını alıyorlardı. Yangın olduğu akşam yurtta belletmen hocaların mukabele toplantısı olduğu ve yangının çıkması ile çocukları bırakıp kaçtıklarına dair tanıklıklar var. Bu belletmenler kaç kişi idi, kimlerdi, sigortalılar mıydı? Tüm bu sorular kamuoyundan saklandığı gibi, bu kişiler tek bir gün duruşmaya gelmediler.

Yani AKP'nin kaçak işçi çalıştırmaya yol vermiş, iş yeri güvenliğini hiçe saymış çalışma yaşamı siyasetinin bir fotoğrafı.

Ve Cinayeti herkes gördü, her gün olduğu gibi

Ve tüm bu sosyal hak ihlalleri silsilesi 10 öğrenci, bir bebek ve bir belletmenin yaşam hakkı ihlali ile sonuçlandı. Tıpkı birçok diğer felaketler gibi hangi sosyal cinayetin tek kare fotoğrafını çekseniz orada yaşam alanı tarumar edilmiş bir kadın, eğitiminden koparılmış bir öğrenci, suyu kesilen bir köy, tarımı bitirilen insanlar, sağlıklı gıdaya ulaşamayan çocuklar, iş cinayetleri, çocuk istismarları ve kadına şiddet bulursunuz. Bunların hiçbiri diğerinden bağımsız değildir. Hiçbiri tesadüfi, kader, fıtrat, şanssızlık değildir. Sistematik bir dönüşümün merhaleleridir. Umut ise direnen ailelerde, onları yalnız bırakmayan avukatları, hak savunucularının çoğalmasındadır.