Gökhan Tan yazdı: Dink cinayeti davasında gazeteci olmak: Kırıntı fırına götürür

Gazeteciler, 17 yıldır üç safhada devam eden Hrant Dink cinayeti davasında “fırına götürecek kırıntı” peşinde koştu. Davayı çeşitli dönemlerde takip eden Elif Akgül, Yetvart Danzikyan, Canan Coşkun, Erol Önderoğlu ve Banu Güven “Dink davasında gazeteci olmayı” anlatıyor.

Başbakanlık Teftiş Kurulu Üyesi Yasemin İnan, Hrant Dink cinayeti davasında tanık olarak dinlendiği Nisan 2017’de, Dink Ailesi avukatlarından Hakan Bakırcıoğlu’nun bir sorusunu yanıtladı. Soru, cinayeti araştıran Başbakanlık müfettişleriyle Trabzon MİT Bölge Başkanlığı görevlileri arasında geçen konuşma üzerineydi. Yasemin İnan şu cevabı verdi:

“Müfettiş Mehmet Akın, sohbetin sonuna doğru MİT Bölge Başkanı’na ‘Bari bize bir kırıntı verin’ dedi. MİT Bölge başkanı ‘Kırıntı sizi fırına götürür’ diye yanıt verdi. ‘Tehlikeli olur’ anlamında söylediler.”

Dink Ailesi, avukatları ve ülkede adalet beklentisi olan herkes, Hrant Dink’in, kurucusu olduğu Agos gazetesinin önünde katledildiği 19 Ocak 2007’den beri “fırına götürebilecek” bu kırıntıları görmek istiyor.

Gelgelelim Dink davasında 17 yılda ortaya çıkmayan bu kırıntı, 24 Ocak 1993’te katledilen gazeteci Uğur Mumcu için yürütülen soruşturma sürecinde önümüze çıkan “tuğlayı” hatırlatıyor. Aileyi ziyaretinde “soruşturmanın önüne tuğla tuğla duvar örüldüğünü” söyleyen dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, Gürdal Mumcu’nun “Bir tuğla çekin, gerçekler ortaya çıksın” talebine karşılık, “Bir tuğla çekersem duvar yıkılır” yanıtını vermişti.

Dink cinayetinde “kırıntı”, Mumcu cinayetinde “tuğla” olarak karşımıza çıkan metaforlar, Gazeteci Hazal Özvarış’ın az sonra başlayacak söyleşiye yaptığı girişle somutlaşıyor:

Dink cinayeti, Türkiye’de neredeyse bir devlet geleneği haline dönüşmüş olan gazeteci/aydın cinayetlerinin sonuncusu olma niteliği taşıyor (...) Mahkemenin nasıl bir mücadele alanına dönüştüğünü, şimdiye kadar orayı bir hesaplaşma/bir yüzleşme alanına dönüştürmenin neden mümkün olamadığını bu davayı ısrarla takip eden gazetecilerin deneyimleri üzerinden ele alacağız.

Türkçe ve Ermenice dillerinde haftalık yayın yapan Agos gazetesinin, Sebat Apartmanı’nın bugün 23,5 Hafıza Mekânı’na dönüştürülen dairesindeki kalabalık, davayı çeşitli dönemlerde takip eden Erol Önderoğlu, Banu Güven, Yetvart Danzikyan, Elif Akgül ve Canan Coşkun’u dinlemeye başlıyor.

Gökhan Tan yazdı: Dink cinayeti davasında gazeteci olmak: Kırıntı fırına götürür - Resim : 1

Fotoğraf: Gökhan Tan / Soldan sağa: Hazal Özvarış, Yervart Danzikyan, Elif Akgül, Erol Önderoğlu ve Canan Coşkun.

GAZETECİ DAYANIŞMASI

Gazeteci Erol Önderoğlu’nun davaya dair hatırladığı mesleki ilk tespit, davayı takip avukatlar ve gazetecilerin gösterdiği dayanışma.

2 Temmuz 2007’de başlayan davanın ilk duruşması, Beşiktaş’ta, Devlet Güvenlik Mahkemesi olarak anılan adliyede görülüyordu. Üstelik bu ilk duruşma basına kapalıydı.

“Uluslararası bir cinayet olduğu için dünyanın gözü Beşiktaş’taki o küçücük duruşma salonundaydı. Gazeteci yardımlaşması olmasaydı o salondan dışarı bilgi çıkarmak ve haber yapmak mümkün olmazdı” diyor o dönemde Bianet’te ifade özgürlüğü editörü olarak görev yapan Erol Önderoğlu.

O dönemde NTV’nin ekran yüzlerinden, Gazeteci Banu Güven bu ilk duruşmayı “en zoruydu” diye niteliyor:

“Çünkü aile ve sanıkların ilk karşılaşmasıydı. Bu cinayeti işleyenlerin, arkasında duranların ve onlar için lobi yapanların pişkinliğiyle karşılaştık; en çok da aile karşılaştı. Bu dava kamuya daha fazla açılmalıydı ve bu nedenle uygun, başka bir yerde görülmeliydi. Bir gazeteci bir duruşmaya girebilmek için güvenlik görevlisine ya da mübaşire yalvarmak zorunda kalamamalıydı. Özellikle mağdur bir ailenin sanıklarla burun buruna oturmak zorunda kalmayacağı, hakça bir düzen oluşturulmalıydı.”

Salona görüntülü yayınla bağlanan Banu Güven, Hrant Dink ismini duyduğunda hâlâ konuşmakta zorlanıyor, pek çoğumuz gibi. “Hiçbir zaman kapanmayacak bir yara gibi” diyor. Konuşmanın başından beri salona da kasvetli bir hava var; mahkeme salonlarındaki ağırlık, eskiden Dink’in gazetesinin bulunduğu salona da yayılıyor.

Bu kasveti “ev sahibi”, Agos Yayın Yönetmeni Yetvart Danzikyan dağıtıyor; içinde bulunduğumuz Hafıza Mekanı’nın geçmişinden bahsediyor: “Benim oturduğum yerde yazarların editörlüğünü yapan Sarkis Seropyan otururdu; Hrant’ın odası arka taraftaydı. Ben gazeteye gidip geliyordum tabii ki ama o zaman NTV’de çalışıyordum” diye başlıyor konuşmasına.

“KİM ‘VUR’ DEDİ?”

“Her duruşma sonrası konuşuyorduk” diyor Danzikyan, “Hep şu soruyu sorardık: ‘Kim vur dedi?’ Üzerinden 17 sene geçti, kimin vur dediğini hâlâ bilmiyoruz. Bu şekilde devam ederse de öğrenemeyeceğiz. Kamu görevlilerin yargılandığı ikinci davada birçok görevli beraat etti, bir bölümü zaman aşımına uğradı, bir bölümünün soruşturulmasına da zaten izin verilmedi. Ama ‘buradan bir şey çıkmaz deyip davaya sırtımızı da dönmedik ve dönmeyeceğiz.”

Danzikyan, salondaki diğer meslektaşları gibi, Dink ailesinin geçen yıl hayatını kaybeden avukatı Hakan Bakırcıoğlu’nu (50) anmayı ihmal etmiyor.

"Hakan Bakırcıoğlu dahil tüm avukatlar ve tabii ki biz gazeteciler, ‘buradan ne çıkartabiliriz’ diye bakıyorduk; bir ipucu, bir bilgi kırıntısı... MİT bölge başkanının ifadesiyle ‘fırına götürecek bir kırıntı’.

Gökhan Tan yazdı: Dink cinayeti davasında gazeteci olmak: Kırıntı fırına götürür - Resim : 2
Fotoğraf Gökhan Tan / Agos gazetesinin eski yeri, 23,5 Hafıza Mekânı'nda gerçekleştirilen etkinlikte konuşan gazeteciler, geçen yıl ölen Dink ailesi avukatlarından Hakan Bakırcıcıoğlu'nu da (50) andı.


Elif Akgül’ün davayı takip etmeye başladığı 2011, aynı zamanda gazeteciliğe başladığı yıl. O dönemde İMÇ TV’de çalışan Akgül, duruşma salonuna girdiği ilk günü unutmuyor:

“Daha önce hiç duruşma salonuna girmemiştim. Gergin bir ortam vardı. Salona girdim ve ‘TİB kayıtları geldi’ diye bir konuşma geçti. Hiçbir şey anlamamıştım. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın cinayet günü şüphelilerin arasındaki konuşmaların kayıtlarından bahsediliyordu. Bu şaşkınlık, Dink davasına ilk kez tanıklık eden bir gazetecinin yaşayabileceği bir durumdu çünkü çok karışık bir davaydı. Önemli bir gelişme olduğunda dahi, eğer süreci bilmiyorsanız, anlamanız mümkün olmuyordu. Davanın benim için en öğretici kısmı buydu.”

“TAKİBİ ZOR BİR DAVAYDI”

O dönemde Cumhuriyet gazetesi muhabiri Canan Coşkun’un davayı takip etmeye başladığı 2013’te duruşmalar, bir yıl önce açılan Çağlayan Adliyesi’ne taşınmıştı.

“Kocaman bir salonda, kalabalık bir seyirci gurubunun olduğu duruşmalardı” diyor Coşkun, “dava dokuz yıl sonra tekrar açılmıştı ama dosyada yeni bir delil yoktu. Duruşmalar da çok uzun sürüyordu. Bu nedenle takibi zor bir davaydı. Hazırlanmaya, davanın ilk açıldığı dönemindeki klasörleri okuyarak başladım. Böylece sanıkların o gün verdiği ifadeler ile bugün söyledikleri arasında bir kıyaslama yapabiliyordum. Çapraz okuma yaparak dosyaya hâkim olmaya çalışıyordum.

Duruşmalar yıllara yayıldı, başka davalar eklendi, dava klasörlerinin sayısı belki de 100’ü; kamu görevlilerinin yargılandığı duruşmaların sayısı 140’ı buldu. Moderatör Hazal Özvarış, davanın 35 hakim değiştirdiğini, sanık sayısının 80’i aştığı zamanlar olduğunu ekliyor. Ve soruyor:

“Bunca olumsuzluğa rağmen nasıl takip yaptınız, kırıntıları nasıl buldunuz? Çünkü siz takip etmeseydiniz ve çalıştığınız mecralar yayınlamasaydı, biz Anadolu Ajansı’nın hikâyesini okuyor olacaktık.”

Canan Coşkun, kendini, “Yargılamaya dahil edilmeyen sorumluların” izini sürerek motive ettiğini söylüyor:

“Evet, bu davada birçok kişi yargılanıyordu, ama cinayetin hem tasarı aşamasında hem de sonrasında başka aktörlerin de olduğunu görüyoruz. Örneğin MİT mensuplarının en başından beri, yakalandığında Samsun’da sorgulanırken bile Ogün Samast’ın yanında olduğunu sanık ifadelerinden öğrenmiştik. Çünkü iç içe geçmiş ilişkiler yumağı söz konusuydu, bir zincir gibi birbirine bağlıydı. Ama şimdiye kadar salonda MİT’i hiç görmedik, tanık olarak bile. Cinayette sorumluluğu olan ama dosyada hiç ismi geçmeyen kişilerin süreçle ilişkisini gösterebilmek benim için bir motivasyon kaynağıydı.”

Çalıştığı dönemde Cumhuriyet gazetesinin de bu çabaya destek verildiğini söyleyen Coşkun, Dink haberlerinin ön sayfadan görüldüğünü söylüyor. “Hiç unutmadığım bir manşet Cumhuriyet’in 24 Nisan 2015’teki Ermenice ‘Bir daha asla’ manşetiydi” diyor yargı muhabiri.

Gökhan Tan yazdı: Dink cinayeti davasında gazeteci olmak: Kırıntı fırına götürür - Resim : 3

HRANT DİNK “HABER ODASI”

Davanın ilerleyen safhalarında Bianet’te ifade özgürlüğü editörü olarak çalışmaya başlayan Elif Akgül’e göre sadece savunmaları, sanık ifadelerini dinleyerek çözülebilecek bir dava değildi.

“Duruşmalardan sonra gazeteciler ve avukatlar bir araya gelip, ifadelerin üzerinden geçiyor, söylenenlerin önüne arkasına bakıyor, neye tekabül ettiğini hep beraber çözmeye çalışıyorduk” diyor Akgül.

Gazeteciler bu karışık davayı dayanışmayla aşmaya çalışıyordu. Canan Coşkun bu dayanışmanın bir “haber odası” doğurduğunu hatırlatıyor:

“Davayı takip eden gazeteci gurubu olarak bir WhatsApp grubu kurmuştuk. Dava tutanaklarını, tutanaklara girmeyen şeyleri paylaşıyorduk. Birbirimizle çakışmamak için, haberleri hangi tarafından göreceğimizi tartışıyorduk. Gazetelerde artık esamesi okunmayan haber odasını biz farkında olmadan mahkeme salonunda kurmuştuk. Bülent Aydın, Nevzat Onaran, Erol Önderoğlu gibi çok tecrübeli gazeteciler vardı aramızda. Aramızda yargılanan gazeteciler de vardı ve birbirimize de destek oluyorduk. Bunca olumsuzluk arasında bir umuttu o ‘haber odası.'’’

DAVA SÜRECİNDE GAZETECİLER NASIL ETKİLENMEYE ÇALIŞILDI?

Gazeteciler, dönem dönem çeşitli kampların, kendilerini etkilemeye yönelik girişimlerde bulunduğunu da aktarıyor.

Banu Güven, cinayetten hemen sonra İstanbul İstihbarat Daire Başkanı Ahmet İlhan Güler’in NTV’yi arayarak Erhan Tuncel’in istihbarat elemanı olduğunu ve işin içinde olmadığını telkin etmeye çalıştığını söylüyor.

Yetvart Danzikyan, Güven’e ekliyor:

“Sadece hükümetin değil, polis içindeki etkin güçlerin de soruşturmayı etkilemeye çalıştığını görüyorduk. Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, daha cinayetin ilk gününde ‘milliyetçi duygularla işlenmiş, tek başına bir cinayettir’ diyerek önce devleti ve cinayette sorumluluğu olanları korumaya çalışmıştı. Tarihi bir açıklamaydı. Kendilerini korumak için bir sürü manipülasyon yaptılar ve süreç de öyle devam etti.”

Banu Güven’e göre, gazeteciler içinde de bir tarafa yakın olup, süreci o taraftan değerlendiren isimler vardı:

“Nedim Şener, daha sonra kaynağının eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun olduğunu söylediği bir kitap yazmıştı [Kırmızı Cuma: Dink’in kalemini kim kırdı?]. Bu kitaba baktığınızda sorumlu olarak [daha sonra Gülen cemaatiyle ilişkilendirilen] emniyet mensuplarını görüyoruz. Aynı dönemde, bugün yurtdışında olan gazeteci Adem Yavuz Aslan ise Genelkurmay’a odaklanıyordu ve sorumluluğu oraya yıkıyordu. Her ikisi de karşı tarafı görmüyordu.”

KAMU GÖREVLİLERİ, DAVAYA NASIL DAHİL EDİLDİ?

Gazetecilerin tümü, 2012’de sonlanan ancak Dink ailesinin sonuçlarına itiraz ettiği davanın 2016’da tekrar açılmasını adalet arayışına değil, iktidar ve Gülen cemaati arasındaki “savaşa” bağlıyor. Her ne kadar cinayette sorumluluğu olan kamu görevlileri ilk kez yargılamaya dahil edilse ve durum davaya bir hareket getirse de bu isimlerin hemen hepsi Gülen yapılanması ile ilişkilendiriliyordu. Gazeteciler bu nedenle davanın, siyasi bir enstrümana dönüştürüldüğünü düşünüyor.

Yetvart Danzikyan, “Türkiye’de ilk defa siyasi bir cinayet davasında bu kadar çok polis şefinin yargılandığını görüyorduk. Hrant Dink, Ermeni olduğu için öldürülmüştü. Biz bu nedenle ırkçı bir cinayet olduğunu söylüyorduk ama bu görüş kamuoyunda pek kabul görmüyordu. Ermeni olduğu için öldürülen birinin cinayet davasında bu kadar çok kamu görevlisinin yargılanıyor olması hakikaten olağanüstü bir durumdu” diyor.

Banu Güven de gazeteci olarak, eski Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek, eski İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer gibi isimleri davada dinlemenin önemli olduğuna inanıyor: “

Onların söylediklerini bütün bilgiler ışığından, büyük resmi görerek değerlendirmeye çalışıyorduk.”

“Yasin Hayal’in ne olursa olsun Hrant Dink aleyhine ses getiren bir eylem yapacağı” yönündeki raporun, Şubat 2006’da Trabzon Emniyeti’nden İstanbul ve Ankara’daki istihbarat dairelerine gittiğini; aynı günlerde Trabzon Jandarması’nın da bu bilgiye ulaştığını ve sümen altı ettiğini hatırlatan Danzikyan’a göre ikinci yargılamada bir durum açıkça ortaya çıkmış oldu:

“Devletin bütün birimleri, cinayetten 11 ay önce Hrant Dink aleyhine bir şey yapılacağını biliyordu ve hiçbir şey yapmadı.”

Danzikyan’a göre, kamu görevlilerinin yargılandığı davanın ikinci aşamasından çıkan en çarpıcı gerçek buydu. Ancak mahkeme heyetinin dava sürecinde dört kez değişmesi, kayda değer başka bir gelişme olmayacağının göstergesi gibiydi:

“İlk duruşmalardaki hakimler sanıklara gerçekten sorulması gereken, yerinde sorular soruyordu. Ancak mahkeme heyeti dört defa değişti. İlk değişimde huylandık, ikinci değişimde mevzunun artık dağıldığını gördük. Çünkü böylesi bir davada, olağandışı bir durum yaşanmadığı sürece mahkeme heyetinin değişmemesi gerekirdi. Sürece hakim olan, tüm ifadeleri dinleyen ve soruları onlar yöneltmiş olan ilk heyetti.”

Gökhan Tan yazdı: Dink cinayeti davasında gazeteci olmak: Kırıntı fırına götürür - Resim : 4
Fotoğraf: Gökhan Tan / Dink ailesi ve davayı takip eden kitle, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 17 Ocak 2012'de açıkladığı kararı protesto amacıyla davanın görüldüğü Beşiktaş Adliyesi'nden, Agos gazetesinin bulunduğu Osmanbey'e yürüyor.

26 yıldır Sınır tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) Türkiye temsilciliğini de yürüten Erol Önderoğlu ise, 2016’da açılan bu ikinci davaya dair hayal kırıklığını gizlemiyor.

Önderoğlu’na göre, cinayetin ilk günkü fotoğrafı bilerek çekilmedikten ve önemli fırsatlar kaçırıldıktan sonra tekrar açılan bu dava, iktidar ve Gülen cemaati arasındaki “benim gerçeğim seni yendi” kavgasından öteye gitmiyor. “Açıkçası bu kavga ilgilendirmiyor” diyen Önderoğlu’na göre iktidarın Gülen cemaatiyle bir hesaplaşması olmasaydı Dink cinayeti de tıpkı Musa Anter cinayetinde olduğu gibi yerel [cinayeti işleyen Ogün Samast’ın geldiği Trabzon Pelitli ile sınırlı tutulan] bir cinayet olarak kalabilirdi.

Canan Coşkun, davanın bu ikinci safhasından o dönemi yansıttığına inandığı bir anekdot aktarıyor:

“Çağlayan’daki duruşmalardan birinde, hiç umulmadık bir anda duruşmaya ara verildi. Ara sona erip, hakimler salona geri döndüğünde mahkeme heyetinden birinin eksik olduğunu gördük. O hakim, Gülen cemaatiyle ilişkili olduğu gerekçesiyle gözaltına alınmıştı. Daha sonra da bir zabıt katibi gözaltına alınmıştı.”

DAVA GAZETECİLER İÇİN NE İFADE EDİYOR?

Elif Akgül’e göre Dink cinayeti davası, devletin nasıl işlediğine dair bir pencere.

Dink’i korumakla yükümlü dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın, Dink ailesi avukatlarına dönüp “Avukatları da mı koruma talep etmemiş? Tehditler aldığı, Agos gazetesinin çalışanları da mı talep etmemiş” diye sorduğunu aktardan Akgül, “Hrant Dink’in korunmamasının suçunu bile ailesine atılmak istendiğine tanık olduk” diyor.

Aynı dönemde Orhan Pamuk’un nasıl korunduğuna dair belgeler ortaya çıktığını hatırlatan Akgül, doğrudan ifade edilmese de devlette Dink’in korunmaması yönünde bir mutabakat olduğunun net bir şekilde ortaya çıktığını savunuyor. Akgül, hem gazeteci hem de insan olarak Dink davasını bir “şahsi mesele” olarak gördüğünü söylüyor:

“Çünkü bu dosya, bu ülkenin geçmişiyle ve işlediği suçlarla derdi olanlar için önemli ve bu nedenle de sahip çıkılması gerekiyor. Tüm saptırma, gizleme çabalarına rağmen gerçekte ne olduğunu ‘hayır, böyle olmuştu’ diye hatırlatmak ve yazmak, benim insan ve gazeteci olarak görevim.”

Erol Önderoğlu’na göre Hrant Dink, zayıflıklarımıza ve özlemlerimize işaret eden bir dünya çiziyordu ve bunların güçlendirilmesine yönelik toplumsal adalet talep ediyordu. “Bu bizim gazeteciliğimize güç veriyordu” diyor Önderoğlu. Ancak ekliyor:

“Kamuoyunun adalet duygusuyla alay eden, onu yorgun düşürmeye yönelik bürokratik bir çaba vardı. Devlet içindeki iki ideolojinin çatışmasının da çok ötesinde, devletin bu işi aydınlatma yönünde muazzam gönülsüzlüğünü de ortaya koyan bir süreç yaşadık.”

“Bana ‘Dink davasının doğru bir minvalde gitmediğini gösteren tek bir veri söyle’ derseniz” diyor Önderoğlu, “‘cinayet sabahına ait görüntülerin İstanbul’daki terörle mücadele şubesinde yok edilmesi’ diye cevaplarım. Polisin gelip hızla o görüntüleri esnaftan toplamıştı. Başka bir kurgunun hazırlığı vardı. İkinci bir kırılma noktası da bugün Adalet Bakan Yardımcısı olan Akın Gürlek’in aldığı, üç MİT görevlisinin mahkemede dinlenmesinden feragat edilmesi kararıydı. Bu iki şey benim için, işlerin devletin istediği yolda yürüdüğünün göstergeleri oldu.”

Gökhan Tan yazdı: Dink cinayeti davasında gazeteci olmak: Kırıntı fırına götürür - Resim : 5

“DAVA, ANA AKIMIN DIŞINA İTİLMİŞ GAZETECİLERE KALDI”

Banu Güven, davanın ilk yıllarında gazetecileri yönlendirme çabasına son yıllarda pek gerek kalmadığını çünkü ana akım medyanın çok büyük oranda hükümet kontrolüne geçtiğini savunuyor.

“Dolayısıyla davayı takip etmek, ana akımın dışına itilmiş ama ısrarla takip eden gazetecilere kaldı” diyor Güven. Ana akımda çalışırken de Dink davası haberlerini yukarıda tutabilmenin kavgasını verdiğini söyleyen gazeteci, “Bugün kaç kanal 19 Ocak’taki anmayı canlı yayınlıyor” diye soruyor.

Canan Coşkun, adliyede görevli gazetecilerin bile davayı takibi bıraktığını doğruluyor. Coşkun’a göre haber yayma ve etki gücü yüksek kurumların muhabirleri de artık davayı takip etmiyor: “Seyirci sıraları hatta sanık sıraları bile boş. Sanıklar Silivri’den kamera aracılığıyla duruşmaya bağlanıyor. Dava yalnızlaşıyor.”

Banu Güven son söz olarak, medyada bugün bu dava ile ilgili soru sorabilecek ortam ve gazeteci eksikliğinden yakınıyor. “Cumhurbaşkanına, içişleri bakanına, adalet bakanına, bu davayla ilgili soru soran ya da sorabilecek bir gazeteci kalmadı. Ki siyasiler, burada konuştuğumuz soruların cevaplarını doğrudan kamuoyuna vermek durumunda kalsın. Normalde olması gereken budur, gazeteci iktidara soru sorabilmelidir” diyor Güven.

Bu davada adalet sağlanamazsa, Türkiye’de bir gelecek olamayacağı ifade eden Güven, “Hayalimde bir basın toplantısına sızıp bir soru bağırmak gibi şeyler canlanıyor” diyor.

Gökhan Tan yazdı: Dink cinayeti davasında gazeteci olmak: Kırıntı fırına götürür - Resim : 6

Z KUŞAĞI HRANT DİNK’İ TANIYOR MU?

Genç muhabirler için davanın zorluğunu kabul eden Canan Coşkun, “gözlerini korkutmadan, en azından geçmiş haberleri okuyarak davayı takibe başlayabilir” diyor.

Peki genç muhabirler Dink davasını izleme konusunda hevesli mi? Söyleşinin sonunda bu kez Erol Önderoğlu soruyor:

“Biz sanki ‘karalık dosyaları’ takip eden bir kuşak gibiyiz. Peki Z kuşağı Dink davası hakkında ne düşünüyor? Yeni kuşaklar Hrant’ı tanıyor mu? Gerçekten ilgilenmiyorlar mı yoksa yeni bir adalet anlayışları mı var? Bizim, toplumsal adalet için çok önemli olduğumuz bu dosyalardan kopmamız hâlâ kolay değil. Gelecek kuşaklar da bu dosyalara elbet bir gün sahip çıkacaktır” diyor.

Önderoğlu’nun sorusunu söz alarak ben cevaplıyorum. Dink davasındaki 17 yıllık deneyimini aktaran ve takriben iki kuşağa yayılan gazetecilere, “Umarım davayı takip etmek zorunda kalacak üçüncü kuşak gazeteciye ihtiyaç duymayız” diyorum.

Etiketler
Hrant Dink