Kıyılar İşgal Altında

Yaz geldi mi Türkiye'nin güneyine doğru yola çıkan herkesin içine aynı kaygı oturur oldu: "Acaba bu yıl hangi koyumuza devasa çitler çekildi, hangi kumsalımıza adım atmak için asgari ücretin yarısını bırakmamız gerekecek?"

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Sorun sadece fiyatlar değil. Sorun, koca bir ülkenin yurttaşlarının kendi denizine, kendi toprağına yabancılaştırılması. Kendi öz vatanında, Anayasa’nın kendisine tanıdığı en temel hakkı kullanabilmek için kapıdaki görevliden lütuf bekler hale getirilmesi.

Gidin bakın Ege’ye, Akdeniz’e… Sahillerimiz "Beach" adı altında devasa açık hava ticarethanelerine dönüştürülmüş durumda. Denizin bittiği yere, dalgaların köpürdüğü çizgiye kadar şezlonglar dizilmiş. İki adımlık kuma adım atacaksınız, güvenlik görevlisi gelip "Burası özel işletme" diyor. Hangi hakla? Hangi yasayla?

Anayasa’nın 43. maddesi çok açık: "Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla deniz ve göl kıyılarını içeren kıyı şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir." Kıyı Kanunu da bunu destekler; kıyılar herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır, buraya kimse duvar, çit, engel koyamaz.

Peki, gerçekte ne oluyor? Yerel yönetimler veya ilgili kamu kurumları, üç kuruşluk ecrimisil ya da işgaliye harcı uğruna bu sahilleri işletmelere peşkeş çekiyor. "Ben idareye harcımı ödedim" diyen işletmeci, kumsalın patronu kesiliyor. Kanunların üstünde bir işgal hukuku yaratılıyor ve ne hikmetse idare bu işgali sadece izliyor. Denetim mi? Göstermelik birkaç ceza dışında ara ki bulasın.

Şimdi gözümüzü biraz dışarıya çevirelim. Amerika’ya, Avrupa’nın kıyı kentlerine bakın… Oralarda da özel işletmeler var, evet. Ama orada devleti yönetenler halkının hakkını gasp ettirmiyor. Miami’de de Fransa sahillerinde de şezlonglar mevcut; ancak o şezlonglar ile deniz arasında en az 30 ila 50 metrelik devasa bir boşluk bırakılır. İsteyen vatandaş gider, havlusunu tam da denizin dibine atar, bir kuruş ödemeden denizine girer. Ayrıcalık, konfor ve hizmet isteyenler ise parasını öder, gerideki şezlongda oturur. Üstelik 2 kilometrelik bir sahilin en fazla 300-400 metresi bu tür işletmelere ayrılır, kalanı tamamen halkındır.

Bizde ise durum tam tersi: Hizmeti satın alan denizin dibine kuruluyor, cebinde parası olmayan, halk olan, yani bu ülkenin asıl sahibi olan insanımız en arkaya, adeta çöplük gibi bırakılmış daracık alanlara itiliyor. Halkından bu kadar kopuk, halkını bu kadar yok sayan, insanını kendi kıyısından dışlayan başka bir idari anlayış var mıdır acaba?

Bu uygulamadan kime, ne fayda var? Rantçının cebini doldurmasından, idarenin de birkaç kuruşluk ecrimisil gelirine göz dikmesinden başka kime ne yararı var bu düzenin?

Buradan idareye, belediyelere, bakanlıklara açıkça sormak gerekiyor: Kimi kimden koruyorsunuz? Göreviniz sermayenin bekçiliğini yapmak mı, yoksa anayasal hakkını arayan yurttaşın hakkını savunmak mı? Sahilleri ticarileştirirken halkın anayasal hakkını yok saymak, sadece yasaları çiğnemek değildir; bu milletle olan toplumsal sözleşmeyi de hiçe saymaktır.

Kıyılar kamunundur, halkındır. Sahilleri rant kapısı olmaktan çıkarıp yeniden insanımıza iade etmek idarenin lütfu değil, asli görevidir. Artık göz yummayı bırakın ve Anayasa’nın gereğini yapın: Şezlongları denizden çekin, halkı denizine kavuşturun!