Merhaba

Köşenin adı (Bu gözler neler gördü), bir “intihal”, ya da efendice söylersek “alıntı”. Aslında bizden büyüklerin söylediği bir söz. Benden biraz küçüklerin hatırlamayacağı, aslında gazeteci olan, sonradan oyunculuğa dönen Hüseyin Baradan’ın anılarını yazdığı kitabının başlığı.

Uçları burulmuş bıyığı ile Yeşilçam’ın en sempatik oyuncularından biriydi. “Hüseyin Baradan, çekilin aradan” tekerlemesi bile vardı sokakta yalandan kavga eden çocuklar arasında. O babacanlığıyla, artık aramızda olmasa da, olduğu yerden kitabının adını köşeye başlık olarak koymama gülümseyerek izin verirdi her halde.

Böyle bir girişten sonra başlayayım anlatmaya: Alaylı, mektepli ayrımı vardır ya, ben alaylı gazeteciyim. Mektepli olmamıza izin vermedi 12 Eylül cuntası. Ama daha tutuklanmadan önce (sizin bildiğiniz anlamda olmasa da) basın yayın faaliyetinde bulunuyorduk. Çıktıktan sonra da dergiler çıkardık filan. Bunlar gönüllü politik faaliyetlerdi.

Profesyonel olarak Dünya gazetesinde başladım mesleğe. Müsahhih olarak. Yani düzeltmen. Cemil Meriç musahhihliğe “yazı işçiliği” der. Yazı işçisi oldum. 6 ay kadar çalıştım Dünya’da. En komiği, ne iş yaptığımı soranlara “Dünya’yı düzeltiyorum” dememdi. Gençtim, 20’li yaşlarımdaydım daha. Ama çok şey öğrendim; eğlenerek çalışmanın ne demek olduğunu öğrendim o altı ayda. Bir ara illa ki anlatırım.

Sonra Milliyet’te düzeltmenlik yaptım dört yıl. Milliyet’teyken Çetin Emeç öldürüldü. Hürriyet hemen yanı başımızdaydı. Tabutunu hala hatırlıyorum gazetenin önünden geçerken. Çetin Emeç neden öldürülür ki –tıpkı Abdi İpekçi gibi-? Veya kim, kimler öldürdü. Hala bir yanıtı yok.

Milliyet’ten sonra haber merkezlerinde çalıştım. Akşam, Evrensel, YeniYüzyıl, Radikal. 2000’di galiba NTV’de, bir televizyon kanalında çalıştım. 7 yıl sürdü. O da aslında Dünya gazetesi gibi bana çok şey öğretti. Sonrası da oldu. Bu gazetecilik denen şeyin ne kadar önemli ve aynı zamanda sahte olduğunu öğretti. Bana sorarsanız en büyük deneyimim YeniYüzyıl’dı. Orada gazeteci oldum galiba.

ŞİMDİKİ DURUM

Ülke büyük bir buhranda. Ekonomik, siyasi, psikolojik ve sayacağınız ne kadar alan varsa büyük bir depresyon yaşanıyor. Bu buhrandan medya da payını alıyor elbette. Şimdi AKP’nin ilk iktidara geldiği andan itibaren medya üzerine yaptığı operasyonları anlatsam yazı çok uzayacak, ki bence şimdiden uzadı galiba.

Televizyonlarda yorum yapanlar, ya da gazetelerde köşe yazan yorumcular artık Erdoğan iktidarının gideceğine inanıyor. İlk seçimde böyle olacağını söylüyorlar. Bir de tersini söyleyenler var. Ben açıkçası karamsarlardanım. Ama anlatmak istediğim bu değil. Medyada da buna uygun dönüşümler yaşanıyor. Bu kadar kriz ve dönüşüm içinde kazalar, şaşkınlıklar da oluyor tabii ki. Ertuğrul Özkök’ün işten atılması gibi.

Medyadaki dönüşümlerden biri Gerçek Gündem’e ilişkin. Bir patronaj ve editoryal değişim oldu. Yayın yönetmenliğine sevgili kardeşim Hilmi Hacaloğlu geldi.

Gazeteciliğine çok güvendiğim Hilmi Hacaloğlu Gerçek Gündem’de yazmamı istediğinde şaşırdım. Ne yazabilirim ki diye sordum. Benim büyük düşüncelerim, başkalarına vereceğim aklım yok. Ama yaşadıklarım var. Size bu köşede bunları anlatabilirim.