Yazımıza kaldığımız yerden (Bakınız: 29 Ekim 2020, Azerbaycan, “Karabağ Harekâtı” ve Türkiye’nin Eşsiz Rolü Üzerine (1) ) başlamadan önce, geçtiğimiz cuma günkü deprem nedeniyle güzel İzmir’imizde hayatlarını kaybedenlere rahmet, ailelerine dostlarına ve tüm ülkemize baş sağlığı, yaralılara da acil şifalar diliyoruz. Devletin bu yaşamsal hasar, zarar ve yaraları şefkatle nasıl saracağını göreceğiz. Kentsel dönüşümün ise ne yazık ki insanlarımızın aç gözlülüğü nedeniyle uzunca bir süredir rantsal dönüşüme dönüşerek “sadece zengin semtlere uğraması” ve devletin buna göz yumarak o insanı boğan, hava akımını durdurup gök yüzünü tıkayan yan yana çok katlı gökdelenler dikip asıl ihtiyacı olan semtleri adeta ıskalaması, sanırız artık demokratik anlamda seçimlerde de kolay göz ardı edilemeyecektir (Bakınız: 17 Ağustos 2020, Cumhuriyet ordusu, deprem ve 'Godot'yu beklerken (1,2,3,4) ).
Azerbaycan’ın Karabağ’daki mücadelesine gelince; Türk Ordusunun neredeyse otuz yıla uzanan çok büyük bir sabırla, damla damla alın teri dökerek maddi manevi fedakarlıklarla el uzattığı ve bugünlere hazırladığı o “yeni nesil vatan sevgisi dopdolu kadir bilir yiğit Azerbaycan subayları, astsubayları, generalleri” ve tümüyle onların emeğinin eseri olan savaşçı erleri Karabağ’da şimdi artık tarih yazıyorlar demiştik önceki yazımızda...

Bizde bazılarının bugün bile sıkılmadan “Vesayet” dediği ve adeta bir süre yük gibi gördüğü, o aniden kapatılan askeri liselerden, astsubay okullarından ve de GATA’dan mezun Tıbbiyeli ve de Harbiyeli-Bahriyeli Türk subaylarının, astsubaylarının eğittiği o “aynı sağlam ruh gücünü” taşıyan Azerbaycanlı o bildiğimiz yiğit subaylar astsubaylar generaller, gelinen bu aşamadan sonra işlerini yarıda bırakmazlar artık …
Ve işte BM’ in dört kez “İşgal ettiğin topraklardan çık!” kararına rağmen, uluslararası hukuku ayaklar altına alıp, insanların gözlerine baka baka alınan kararları pişkince görmezden gelen Ermenistan ve Batıya rağmen, Azerbaycan şimdi uyutulmaya ve unutturulmaya çalışılan o resmi kararlarının gereğini “ateş ve kanla yerine getirip” işgal edilmiş öz vatan topraklarından, dar görüşlü ve bu çağın gerisinde kalmış Ermenistan yönetiminin askerlerini çatışa çatışa siperlerinden söküp vatan topraklarından atıyor ve şehirlerini kasabalarını köylerini dağ taş tepe, tek tek sabırla kurtarıyor. Fakat o çetin arazide zor bir harekât bu.

Aliyev ve karargâhı çok sabırlı ve akıllı; bu kez fena yakaladı o kendisini dev aynasında gören aslında insanları aç ve zavallı bir durumdaki Ermenistan’ı ve başındaki inatçı Paşinyan’ı. Şimdi artık, uzun yıllardır gözlerimizden görüntüleri çıkmayan çoluk çocuk, kadını, yaşlısı o masum 613 Azerbaycanlının katledildiği 26 Şubat 1992 “Hocalı katliamının” hesabının o mezalimi yapan, bir kısmı belki hâlâ oralarda yaşayan katillerden sorulma zamanı yaklaşıyor.
Keşke onlar zafer olsa da tek tek bulunabilseler. Belki de “zafer sonrası barış koşullarında” bu madde de olur. Çünkü insanlığa karşı işlenen suç bunlar…
Ayrıca emperyalizm tarafından kurnazca masa üzerinde adeta cetvelle pergelle ve sinsice saptanmış suni sınırlar nedeniyle Azerbaycan ile Nahcivan bugün halen birleşemiyor. Türkiye ile Azerbaycan da aynı durumlar nedeniyle tam anlamıyla sınırdaş komşu devlet olmak suretiyle fiziken birleşemiyor.
Çünkü Kafkaslar şekillendirilirken araya Ermenistan adeta kurnazca, şerit halinde bir engel olarak sokulmuş durumda. Bu durum Türkiye için Orta Asya cumhuriyetleriyle de arada bir anlamda engel… Bugünler görülerek yapıldı hepsi. Ama bunun mücadelesi şimdilerde, tepeden inme günlük politikalarla, heyecanlı bol renkli videolarla vs. yapılmaya çalışılıyor, bizce bu gayretler yeterli değil. Bu konuyu açacağız…
Ama biz şunu düşünebiliriz; 19 ve 20’nci yüzyılların o çok bildik “İngiliz vb. hudut çizme oyunları” bir gün bir şekilde nasılsa kendiliğinden çökecek…
Karabağ’da ise artık gelinen bu aşamadan sonra ara sıra baskı ile alınan-aldırılan “ateş kes kararları” vs. bizce bölgeye ancak geçici barış getirir, işgal edilen o yerler boşaltılmadıkça bize göre bunlar beyhude gayrettir. Süngüsü kuvvetli olan kolay kanmaz…
ABD, Rusya ve bunların kuyruğuna takılan diğerleri, bu konuda kalıcı barış açısından aralarında inanılmaz bir şekilde anlaşsalar da bizce hemen hepsi, nedeni Türkiye’nin yine sonraki paragraflarda açıklayacağımız olumsuz katkılarıyla bile olsa, sürekli Türkiye’ye karşı ve de dolayısıyla Azerbaycan’a karşı bir ön yargı içinde hareket ediyorlar. Yine de Rusya, kabul etmek gerekir ki “Karabağ’da aslında sessiz kalmayı tercih ederek Azerbaycan’ı zımnen desteklemiş ve de masum sivillere ateş açan Paşinyan’ı cezalandırmış oldu”. Bu çok önemlidir.
Zaten oralarda önce hak yerini bulmalıdır, yani “Karabağ ve Azerbaycan’ın işgal edilen bütün toprakları işgalden tümüyle kurtulmalıdır” diyoruz. Bu saatten sonra, Türkiye’nin masada dışlanması da o kadar önemli değildir, kahrolmaya gerek yoktur. Olsak kuşkusuz iyi olurdu ama zaten Azerbaycan halkı ve yönetimi, ordusu ne istediğini artık “Türkiye ’siz de” çok iyi bilmektedir. Azerbaycan Ordusu, kendi sistemleriyle, “Türkiye’nin koşulsuz desteğiyle” savaşçılarının ve de devlet adamlarının yüksek ruh halleriyle Ermenistan ordusunu sahada perişan etmeye, iş bitene kadar devam edecektir.
36 gündür devam eden ve işgal edilmiş Azerbaycan topraklarından şimdilik yaklaşık yüzde yirmisi kurtarılabilen söz konusu harekatta Azerbaycan ordu birliklerince 1992 mayısından beri işgal halindeki tarihi Azerbaycan şehri Şuşa’ya da oldukça yaklaşılmış durumda. Şu ana kadar MSB ’lığının resmî açıklamasına göre 193 yerleşim yeri özgürleştirilmiş, Hankendi ve Laçin de namlunun ucunda. Çevirme çabaları ve yakın bölgelerdeki çatışmalar tüm şiddetiyle sürüyor, artık topçu menzili mesafelerine kadar yaklaşıldığı açık kaynaklardan da okunup izlenebiliyor. Buraları önümüzdeki süreç içinde düşebilir.
Eğer Paşinyan’ın askerleri geri çekilemezse, belli ki ya esir ya da imha edilecekler. Bu sonuç artık tüm dünyaca da görülmeye başlandı ...
Tek korkumuz “1897’deki Türk Yunan savaşındaki” o benzeri durumun oluşmasıdır. O durum “Büyük devletlerin müdahalesi sonucu kazanılan askeri zaferin (Müşir Ethem Paşa ve Dömeke zaferi) masada İstanbul Anlaşmasıyla kaybedilmesidir”. Aslında Yunanistan’ın rahat durmayıp Osmanlı topraklarına girmesi nedeniyle, savaşı başlatan o emri veren Sultan İkinci Abdülhamit’ti. Ama aynı padişah Çarı İkinci Nikola’nın “uyarı telgrafı” sonucu ve Batı ülkelerinin yoğun baskılarıyla geri adım atıp, zafer kazanmış Atina’ya yönelen Türk Ordusu’nu bir anda emriyle durdurdu.
O berbat İstanbul Anlaşmasında Osmanlı Ordusunun ele geçirmiş olduğu topraklar geri iade edildi. Osmanlının asırlardır sahibi olduğu Girit adası da sanki zaferi kazanan Osmanlı Ordusu değilmiş gibi masada büyük devletlerin baskısıyla kuzu kuzu “Özerk hale” getirildi. O savaşta şehit ve yaralı olan 5000 civarındaki askerimizi günümüzde hatırlayan bile yok. “Teşbihte hata olmaz!”, o devirde değiliz ve Karabağ aynı yer değil! Tamam da biz yine de ders alıcı tarih bilincine dikkat çekerek bu bize özgü “savaş alanlarında kazanıp, masada kaybetmek” konusuna özellikle dikkati çekmek istedik…
Keşke “Ermenistan’ın süregelen ihtiraslı yönetimi” düştüğü berbat durumdan ders alıp o hayalci şoven duygularını değil de aklını kullanıp, Azerbaycan topraklarındaki otuz yıldır işgalci durumundaki askerlerine acilen “teslim ol!” emri verse ve böylece Karabağ’da, eskinin saldırgan politikaları sonucu yapılan işgal hatasından kaynaklanan bir mecburiyet dolayısıyla “amaçsız savaşan” onca can daha gereksiz yere kaybedilmese. Eğer yine de diretirlerse olası sonuçlarından dolayı “hiç kimse ağlamamalıdır!”
Ama ne mutlu ki, yaklaşık otuz yıl süreyle, hatta neredeyse nesilden nesle devredilen ve hızı hiç azalmayan, o çok büyük ve sabırlı gayretlerle, o konuda oralarda fiilen eğitim alanlarında, tatbikatlarda, kışlalarda, karargahlarda ve de dershanelerde emek veren, alın-akıl teri döken “on binlerce Türk General, subay ve astsubayları” oradaki bu güzel günleri görmüş oldu.
Unutulmasın; Azerbaycan’ın bugünlerdeki peş peşe zaferlerinde, şanlı Ordumuzun geçmişteki ve bugünkü askeri kadrolarının payı ve fedakarlıkları kuşkusuz inkâr edilemez. Azerbaycan modern ordusunun kurulması ve teçhizi-teşkilatlandırılması da dahil bu katkılar nesiller boyu birbirlerine aktarılacak ve unutulmayacaktır. Tarih yazdı bunları zaten …
Bu mücadele hiç de kolay olmadı. Bilenler iyi bilir, bir zamanlar SSCB ordusunda bulunan Azeri/ Türk kökenli subaylar-askerler o eski soğuk rejimin gereği, başka şeylere inandırılmışlardı.
En önemlisi de “yürekli bir azınlık hariç” bağımsız Azerbaycan ruhuyla yetiştirilmemişlerdi. Hatta Azerbaycanlıların 1918 yılında, Türkiye’den bile önce bir “Bağımsız Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti” kurdukları gerçeği dahi unutturulmuştu.
Başkent Bakü esaret altındaki Azerbaycan halkıyla beraber, İngiliz, Bolşevik Rus ve büyük çoğunluğu Taşnak askerlerinden yardımlarına koşan Nuri ve Mürsel Bakü paşaların komuta ettiği Osmanlı 5’inci Kafkas Tümeni sayesinde, 1130 şehidimiz pahasına kurtarılmıştı.
İşte 1990’ lı yılların başlarında SSCB devleti mensubu olan Azeri/ Türk kökenli askerlerin zaten genelde SSCB ordusunun muharip ve savaşçı birliklerinde değil de daha ziyade “lojistik ve idari kadrolar ya da geri hizmetler için yetiştirildiklerini”, oralarda bulunduğumuz zamanlarda bizzat kendilerinden de duyup öğrenmiştik. Bunun nedenini hemen anlamış ve o bildik “Stalin kurnazlığına” pek şaşırmamıştık. Bu uygulama bilinçli bir taktikti; çatırdayan bir devletten bağımsızlık istenmesi riskinden kaynaklanıyordu …
Onların 1990’ların başlarında bağımsızlıklarının ilk zamanlarındaki oldukça perişan haldeki ve henüz toparlanamadıkları, o bulundukları kötü durumlar nedeniyle, bilgilendikçe çoğumuzun içi “cız” etmişti. Ne yalan söyleyelim “Nasıl değiştirilir bu durum da milli bilince varılır acaba?” diye epeyce de endişelenmiştik o zamanlar.
Ama bugünlere; Azerbaycan’ın azimli-onurlu- siyasi-askeri-bürokratik kadroları ile Türkiye Cumhuriyeti’nin “siyasi kadrolarının” genelde bir iki kez yalpalasa da değişmeyen kararlılıkla verdiği desteklerle ve de Cumhuriyet Ordusunun uzun yıllar boyu “liderlik edip sırtladığı uzun vadeli bir devlet politikası” ile ulaşıldı. Yani öyle bir anda olmadı bu olumlu gelişmeler… Bugünleri aslında; neredeyse otuz yıl öncesinden başlayarak, Azerbaycan’daki o hemen her askeri bina girişine, aslında hemen her koridora her kışlaya her dershaneye “Karabağ’ı Unutma!” yazan o haritalı duygu yüklü ilk hatırlatmalar-ilanlar getirdi.
Azerbaycan komuta kadrolarıyla Türk subaylarınca müştereken hazırlanan, ülkedeki her askeri mekâna dağıtılıp yerleştirilen o haysiyetli ulusal duyurularda yer alan, çok motive edici yüksek ruh, sadece o iki kelime ile oralardan bir kıvılcım gibi çakarak, çoğu cefakâr ve aydın Azerbaycan insanının kafasına zaman sürecinde adeta kazındı. Yıllar geçti ve o levhalar o yerlerden bildiğimize göre hiç sökülmedi… İşte o otuz yıldır her karargâhın girişinde, her kışlada, her binada, her karakolda yer alan ünlü “Karabağ’ı Unutma!” yazıları şimdilerde sahada süngüyle ete kemiğe bürünüyor …
Evet her daim hatırlanmalı ki, “Milli şuur, vatan sevgisi, savaşçılık ve ulusal bilinç” oralarda öyle kolay yaratılmadı. Bir daha asla unutulmasın diye tekrar tekrar vurguluyoruz bunu…
Ayrıca çok önemli katkıları olsa da bugünkü muhteşem başarıyı, öyle bazılarının sandığı ve dillendirdiği gibi yalnızca SİHA’lar, İHA’lar da kazanmadı. Asla küçümseyemeyiz katkısını ama asıl kazanan güç, ölümü göze alan ve namlulara karşı cesaretle yürüyen inanmış insandı; Azerbaycan generallerinin, subaylarının, astsubaylarının ve erlerinin gönüllerine kazınan artık bizce de yıkılamaz gördüğümüz gerçek “vatan ve memleket sevgisiydi” kazanan ve de büyük emeklerin sonucu omuz omuza oluşturulan o “savaşçılık” ruhuydu ...
İşte tam da burada bir önemli konuya daha dikkati çekmekte fayda görürüz; eğer orada tam zafer olur da Karabağ işgalden tümüyle kurtarılırsa, keşke bu çok özel konu ülkemizde gereksiz iç siyaset seçim yatırımı vs. yapılmasa ve de bu tür iç siyaset konuşmalarına bu hassas konu hiç dahil edilmese, diyoruz.
Zira bizce şu son yardımlar iç siyaset malzemesi yapılırsa çok yanlış olur ve yapılanların o ölçülemez değerini, bizce o çok onurlu kadirşinas Azerbaycan halkının gözünde gereksiz yere azaltır …
Azerbaycan’la ilişkiler konusu bizce palyatif olamaz. Türkiye ve Azerbaycan için aslında bu, “iç siyaset üstü” bir “İki devlet müşterek büyük politikasının (İki Devlet Müşterek Grand Stratejisinin)” konusu olmalıdır. Belki buna yavru vatan KKTC’i de dahil edilebilir. Yani üçlüsü de hazırlanabilir … Bilemiyoruz zaman içinde acaba bu başarılabilir mi? Artık burada “bu yaratıcı fikrin patenti de an itibarıyla bizde olsun bari”; zira malum “ekranlar, köşeler fikir hırsızı gladyatör dolu” ...
“Her koşulda destek vermek konusu” da ayrıca incelenmeye değer bir konudur. Çünkü Azerbaycan’ın sürekli olarak izlemekte olduğu gerçekçi Rusya ve İsrail-ABD politika dengeleri, hele gelinen bu aşamada kolay kolay dışlanamaz artık. Çok aktörlü bir denge durumundan bahsediyoruz. Ama bu denge durumunun, aslında bugünkü siyasetin ve yönetiminin yaklaşık on yıl öncesinde durduk yerde “Arapçı-Siyasal İslamcı” politikalara fiilen yönelmesi yüzünden güçlendiği de değerlendirilebilir.
O kumpası bol dönemlerde, FETÖ’cü savcılara adeta altın tepsi içinde ikram edilen ve şok yaşayan Cumhuriyet Ordusu nedeniyle, oralarda oluşan boşluğu İsrail ve ABD devletleri derhal doldurma gayreti içine de girmişti. Savunma sanayinde bir süredir Azerbaycan’ın Türkiye dışındaki temel sanayi aktörleriyle sıkı iş birliği yapması aslında o kadar da olağan dışı karşılanmamalıdır. Bunun “Birilerin hatasıdır” demek pek yanlış olmasa da konu uluslararası İlişkiler derslerinde Üniversitelerde de incelenmelidir, bizce tezler yazılmalıdır.
Zaten Azerbaycan’ın bağımsızlığını Türkiye’den sonra ilk tanıyan beş ülkeden ikisi ABD ve İsrail’dir. Neyse ki şu son birkaç yıldır, Türkiye Azerbaycan arasında kritik savunma sanayi anlaşmaları imzalanıp, bizce bir süreliğine biraz yavaşlamış bulunan heyecan, hızlı bir dönüşle tekrar kurtarılmaya-onarılmaya başlanmıştır.
Bunun meyveleri de sahada çatışma alanlarında, siyasi kadroların söylemlerinde malum, şu sıralar net olarak görülmektedir. Ama her halükârda Türkiye olarak bu hassas “dış politik denge” işlerine her ne kadar iki ülke arasındaki ilişkiye coşkuyla “Tek millet, iki devlet!” desek de yine de çok dikkat edilmesi gerekir.
Biz bu anlamlı ve artık tarihe geçmiş sözleri, o zamanki Genelkurmay İkinci Başkanının refakatinde onun Eğitim Daire Başkanı olarak Bakü’ye resmi ziyaretimiz sırasında, kendisinin bizzat karşısında otururken, o ağır başlı sevgi dolu bakışlarıyla Cumhurbaşkanı İlhan Aliyev’den de “Türk Silahlı Kuvvetlerinin Azerbaycan ordusunun eğitilmesinde ve her yönden desteklenmesindeki büyük gayretlerine teşekkürleriyle” birlikte, bizzat kulaklarımızla da duymuştuk o kalben söylenen değerli sözleri. Ayrıca bugünkü Azerbaycan Milli Savunma Bakanı Zakir Asker Hasanov ile 2003-2004 yıllarındaki görüşmemizde de onun ülkesine ve Türkiye’ye olan büyük sevgisini, bizzat konuşup sohbet ettiğimizde o aynı değerli sözleri tekrarlayan içtenliğini çok iyi anlamıştık. Onun için, bugün bu hem akıl ve hem de duygu yüklü konuda içimiz çok rahat …
Aslında bu yazımızın ilk günkü bölümünde de vurguladığımız üzere o korkunç kumpas döneminde, Batının “Muasır medeniyet seviyesinden” ve kültürel değerlerinden nispeten uzaklaşılıp ama yerli-milli vurgularıyla karışık, “Ilımlı İslam ve Ortadoğululaşma hatta Osmanlıcılık” fikirleri birleşerek bilerek-bilmeyerek, ülkece gidilecek hedefe konuldu. Üstelik bu hedefe yönelik olarak bizce çok fazla emek, zaman ve maddi kaynak da ayırıldı.
Ancak her koşulda destek verdiğimiz Azerbaycan, demokrasisini geliştirmeye çalışan, laik bir cumhuriyettir.
Atatürk’ün bu coğrafyaya yönelik ortaya koyduğu en önemli ilkesi olan “laikliği”, Türkiye’ye kıyasla gördüğümüz kadarıyla günümüz itibarıyla Azerbaycan devleti daha da hassas uygulamaktadır. Dolayısıyla bizim siyasilerimizin ve de uluslararası bazı büyük aktörlerin bölgeye dayattıkları “Ilımlı İslam yanlısı” o hiç de milli olmayan dinsel ağırlıklı projeler Azerbaycan’ın aydın halkında bize göre anlam bulamaz.
Bu tür olası doktriner siyasi çabalar olursa eğer, niyetlenen olsa bile oralarda bizce pek sökmez! Boşa gayret olur bu… Dolayısıyla “Türkiye’nin laikliğinin gücü”, sadece çağdaş dünya ile değil Azerbaycan ile ilişkilerinde de en önemli çimentolardan birisi olarak düşünülebilir.
Bir başka yaşamsal konuya daha dikkati tekrar çekmek isteriz; evet önceliksiz, kapalı kapılar arkasında tepeden inme hazırlanan ve aniden ortaya sürülen yanlış-eksik bir vizyon ve buna götüren stratejik planın ürünü olan “statik ulusal güvenlik stratejileri” devri, bizce artık tüm dünyada ömürlerini tamamlıyor, hatta belki de tamamladı. Üstelik, ülkeler için öfkeli dış siyasi ataklar, popülizm, ya da iç politik maksatlı önceliği şaşmış zaman ve yanlış mekân uygulamaları, yeni cepheler de genelde verimsizlik ve kaynak israfı oluyor …
Ayrıca bu yüzden uzunca bir süredir, hem Suriye (aslında dört ayrı cephedir ve riski giderek artmaktadır) hem Irak hem Azerbaycan hem Doğu Akdeniz ve Libya hem de İşgal atındaki ve veya hukuksuz silahlandırılmış Ege Adalarımızın hepsi birlikte aynı anda ana hedefe oturtulamaz, diyoruz biz. Stratejide yukarıda vurgulanan “zaman ve mekân” faktörü eğer büyük veya orta ölçekli ülke olduğumuzu iddia ediyorsak işte tam da burada devreye girer…
Ama eğer Türkiye “Büyük ülke” olsaydı stratejinin kurallarını uygular, en yakın tehlike olarak örneğin “Ege’deki durumu düzeltmeyi” öncelikle ele alırdı (Siz, bunun yerine Suriye’yi de koyabilirsiniz, uyar).
Aynı anda, diğer hedefleri ise bir öncelik sırasına oturtup daha geriye bırakırdı. Ardından da diğer bütün o ikinci öncelikli mekanlarda-cephelerde oyalama yaparken, hatta duruma göre hazırlık yaparken, bütün asıl gücü asıl öncelik verilen o seçilen hedef mekâna-cepheye-soruna toplar, uluslararası konjonktürü ve zamanlamayı ustalıkla kollar ve de ilk uygun fırsatında harekete geçip oradaki hedefine bu şekilde çok daha kolay ulaşırdı (Stratejik seviye harekatta iç hat manevrası).
Ardından da sırasıyla gelsin peş peşe diğer öncelikli hedefler…
Teker teker, sabırla, gereken ortamları sağlayarak, kuvvet kaydırarak istenilen yer ve zamanda gereken yeterli Akıllı Gücü (Kaba güç + Yumuşak Güç) oluşturarak, geniş bir zaman süreci içinde ve ülke temel değerlerinden uzaklaşılmadan, planlı olarak sürekli akılla sorgulayarak, öncelikli o seçilen cepheyi sabırla ‘uygun kıvamına getirerek’ her türlü alt yapısını ve de ortamı hazırlayarak, ulusal hedeflere ulaşılırdı. Yani burada biz aslında ülkede bir “Büyük/ Grand Strateji-stratejik yönetim” düzeni oluşturmaktan bahsediyoruz …
Bu ise; o gece yatıp sabah kalkınca kafanıza göre kritik kararlar almak şeklinde “etkiye tepki” usulü söylemlerle olamaz zaten. Yunanlıların o hiç bitmeyen “Megali ideası (Büyük Fikir- Tekrar Bizans vs. …)” gibi çok uzun vadeli bir şeyin hazırlanmasından bahsediyoruz biz …
Yani diyelim ki o Büyük (Grand) Stratejiyi de hazırladık, öncelikli ulusal hedefinizi elde etmenize ve veya bölgesel güç olmanıza çağımızda bu dahi tek başına yetmeyebilir.
Dolayısıyla bunun için çağın da gereği olarak; ülkemizin bir an için ekonomisinin toparlanarak gerçekten de olumlu istikamette uçtuğunu mesela üretimle kişi başına düşen milli gelirinin 25- 30 bin dolar seviyelerine ulaştığını; iç barışın sağlanarak mükemmel denilebilecek düzeyde bir çağdaş parlamenter demokrasinin ve de kültürünün tüm yurt sathında yerli yerine oturtulduğunu; iç-dış hukukun çoğu ileri ülkeler tarafından da örnek alındığını; gelir dağılımı adaletinin dünya ülkeleri arasında en iyilerden birisi olduğunu; işsizliğin sıfırlara yakın hale geldiğini; emeğe saygı duyularak refah toplumu haline geçildiğini; sorgulayan akılcı çağdaş nesillerin yetiştirilmeye başlandığını; bilimsel başarıların ve yeni patent sayısının sürekli rekor kırdığını ve de ülkemize tersine bir beyin göçünün yaşandığını; güzel sanatlarda öncü ülke durumuna geçildiğini; Akıllı Gücün ulusal hedefler için yeterli düzeyde olduğu; liyakatli yöneticilerin katma değer sağladığı bir ülke haline geldiğimizi; ülkemizin insan hakları konusunda dünyadaki en başarılı ülke olduğunu; ve de dış politikada saygın ülkelerden birisi haline geldiğimizi bir an için varsayalım…
Ne hoş bir rüya değil mi? Hayır aslında bu bir rüya falan değil, bizce bu somut bir vizyon olmalı, hem de halkla paylaşılan bir “çağdaş uygarlık” vizyonu…
İşte ülkece eğer böylesine içte ve dışta güçlü-prestijli bir konumda ya da vizyonda olursanız, hangi ulusal çıkarınızı gerçekleştirmek isterseniz isteyin “o doğal olarak kendiliğinden de gerçekleşebilir zaten”, diyoruz. Mesela ABD o koskoca Alaska’yı nasıl aldı sanıyorsunuz?
Gerçek bir vizyoner olan Mustafa Kemal Atatürk tam bağımsız Türkiye’yi, yaşamını da bu uğurda halkına adayarak oluşturmak istemişti. Hatay’ın ilhakı ve Montrö anlaşması onun vizyonunun son somut eserleridir ve kendisinin “zaman ve mekân ile stratejik iç hat manevrası” kurallarını çok iyi uyguladığına dair etkin ve gerçekçi örneklerdir. Ama ne yazık ki ömrü vizyonunu tamamlamaya yetmedi. “Bağımsızlığı, sürekli gelişim ile akılcılığı” esas alan o çağdaş öğretisinin kıymeti özellikle de azınlık da olsalar, o belli bir kesimce hiç bilinemedi.
Oysa diyoruz ki biz; ülkesini seven herhangi birisi “Ortadoğu’ya itilmemek” için bile olsa artık bu “Atatürk öğretisi gerçeğini” görmek zorundadır.
Ayrıca daha önceki yazılarımızda da vurguladığımız üzere biz bugün burada “Ülke olarak hala çok fazla sayıda cephelere dağılmış durumdayız, önceliklerimizi de dikkate alarak bunları hızla azaltalım!” diyoruz. Ve de asıl önceliği-öncelikleri ise TBMM’nde siyasi partiler omuz omuza vererek sorgulayarak saptasınlar, duygusal tepkilerle değil.
Üstelik “Parlamenter demokrasiyi” yeniden canlandırıp, “ulusal güvenlik stratejik planlarımızı” tabandan başlayarak yukarıya doğru, şeffaflıkla ve birbiriyle de uyumlu olarak hazırlayarak geleceğimizi emperyalist güçlerin değil bizim şekillendirmemizi sağlayalım” diyoruz.
Hem böylece, her tarafta fedakârca görev yapan Ordu’ya da daha az cephe suretiyle böylelikle toparlanıp bir nefes alma fırsatı da tanımış oluruz. Fena mı olur? Bunları halka açık yapılacak o TBMM genel kurul oturumlarından şeffaflıkla da izleyebilelim ama.
Hatta şu giderek kötüleşen “Kovid ile mücadeleye” de çok çetin bir cepheymiş gibi aynı mantıkla bakmak da gerekir bizce. Önümüzdeki kış epeyce zor geçeceğe benziyor; sosyal yardımlarla daha katı tedbirlerin tekrar alınması da şart gibi! (Bakınız; 26 Mart 2020: İki Cepheli Savaş Kabusu: 'İdlip/ Suriye ve Koronavirüs' )
Ulusal çıkarların gerek oluşturulmasında gerekse bu tür sorunların çözümlenmesi sürecinde de artık muhalefetin şu son “Karabağ durumunda” olduğu gibi sürekli dışlanıp, “ötekileştirilmesi” bizce hiç gerekmiyor. Uluslararası sistemde, tek başına kalıp, ABD, Rusya ve AB ülkeleri arasında gidip gelen hafif bir pinpon topuna dönüşmek ve veya dışarıya güdümlü aşırı pragmatist, sürekli sınama yanılma yoluyla işleyen, gündelik bir dış siyaset tuzağına düşmek, bir gün bir an gelir maazallah kalıcılığa dahi dönüşebilir. Öyle bir gidişat ise; hele içerisi de kötüleşip, dış baskılar biraz daha genişleyerek şiddetini arttırırsa aslında bu “Sevr’e gidiştir” zaten. Uzman sözüyle bitirelim; “Ulusal/ Uluslararası Güvenlikle oyun olmaz! Geri besleme zamanı!” (Son)
İlk bölüm için: (Bakınız: 29 Ekim 2020, Azerbaycan, “Karabağ Harekâtı” ve Türkiye’nin Eşsiz Rolü Üzerine (1))