Muhtemelen başlığı okuyanlardan bazıları şöyle düşünmüş olabilir: Olmayan şey bitirilebilir mi?

Haklısınız elbette… Olmayan şey bitirilemez. Bir adın, bir kavramın sakız gibi çiğnenip duruyor olması da o şeyin varlığına delalet etmez.

Tıpkı; gerçeklikte bir varlığı, bir var oluşu olmayan ve düşten, düşünsellikten öte herhangi bir gerçekliğe tekabül etmeyen, salt insan zihninin ürünü olan tüm varlıklar gibi… Bu tür varlıkların gerçeklikte hiçbir yeri yoktur.

Eşitsizlik Koşullarında Eşitlik Olmaz

Keza aynı durum neliği olup da gerçekliği olmayan kavramlar için de geçerlidir. “Eğitimde fırsat eşitliği” kavramı da bunlardan biridir. Var olabilmesi, var edilebilmesi için, öncelikle, hem kabuller hem de gerçeklik boyutunda toplumsal anlamda üzerine bina edilebileceği sağlam bir nesnel zemine ihtiyaç vardır ki bunun da başında ekonomik ve sosyal eşitlik gelir.

Ayrıntılara boğmadan, en basitinden söyleyeyim: Milyonlarca işsizin, yoksulluk ve açlık sınırının altında yaşayan insanın var olduğu, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve eşitsizliğin her geçen gün arttığı koşullarda böylesi bir eşitlikten söz edilebilir mi? Yanıtı belli sorunun…

Dolayısıyla; ekonomik ve sosyal eşitsizlik koşullarında “eğitimde fırsat eşitliği”nin, toplumun yönetilen ve yoksul kesimlerini manipüle etmek için kullanılan bir söylem olmanın dışında, gerçeklikte herhangi bir karşılığı, herhangi bir hükmü ve geçerliliği yoktur. Çünkü ekonomik ve sosyal eşitsizlik koşullarında yetişen çocukları, eşit koşullarda sınava sokmak “eğitimde fırsat eşitliği” değildir. Keza aynı ders kitaplarını okutmak ve onlardan sorumlu tutmak da…

Aksine bu, ekonomik ve sosyal olarak var olan eşitsizliği, yeni yetişen genç kuşakların da zihinlerine kazıyarak meşrulaştırmak ve kalıcı kılmaya çalışmaktır. Ve ne yazık ki hem okullarda yapılan sistematik eğitimin hem de bir kurum olarak MEB’in temel işlevlerinden en önemlisi de budur.

Ekonomik ve sosyal eşitsizlik koşullarına rağmen, toplumun alt gelir düzeyine sahip kesimlerine mensup birileri, bir biçimde başarılı olduklarında da bunu “eğitimde fırsat eşitliği”nin alamet-i farikası olmak sunmak, en büyük aldatmacadır. Var olan eşitsizliğin bir paçavra gibi buruşturup kenara attığı “eğitim çıktıları”ndan; “ideolojik esir”liğe ve “ideolojik kör”lüğe mahkûm ettiği; işsizlik ve yoksulluk bataklığına terk ettiği kurbanlarından hiç söz etmemekse yüzsüzlüğün ve riyakârlığın dik alasıdır.

İşte Milli Eğitimin ‘bakan’ı Ziya Selçuk, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamayla, uzun yıllardır, öğretmenler de dâhil olmak üzere toplumun ezici bir çoğunluğunu yanılsamalı bir bilinç haline yönelten, “eğitimde fırsat eşitliği” yalanı ve aldatmacasına son verdi.

Ve onun yerine, en az onun kadar gerçekliğe tekabül etmeyen, en az onun kadar yanılsamalı bir bilinç hali yaratacak yeni bir aldatmaca koydu. Peki; onun yerine ne geldi?

‘Bakan’ Dediğin Böyle Olur

Milli Eğitimin ‘bakan’ı Ziya Selçuk, olmayan “fırsat eşitliği”nden, daha doğrusu aldatmacasından ve yalanından vazgeçtiklerini şu sözlerle duyurdu: Fırsat adaleti sağlamak istiyoruz. Niye fırsat eşitliği değil de fırsat adaleti? Adalet herkese hak ettiğini verebilmektir, eşitlik ise herkese aynısını vermektir. Dolayısıyla biz adil olacağız ve kim neyi hak ediyorsa onu ziyadesiyle verme noktasında çaba göstereceğiz1. 

Ziya Selçuk’un yukarıdaki sözlerini ilk okuduğunuzda her şey çok açık ve anlaşılmaz bir şey yokmuş gibi görünüyor. Ancak sorular yöneltmeye ve söylenenlerle var olan gerçeklik ilişkisini kurmaya başladığınızda işin rengi değişiyor.

Örneğin; ilk anda “Nasıl?”, “Hangi koşullarda ve kimler için eğitimde fırsat adaleti?” derken… Felsefeciliğin gözü kör olmasın! Hemen bunları bir yana bırakıp daha temel sorular soruyorsunuz: Fırsat adaleti nedir? Bunu konumuz bağlamında “Eğitimde fırsat adaleti nedir?” sorusu izliyor. Elbette yetmiyor: Adalet var mıdır? Eğer varsa, “Adalet nedir?” Hatta neliği ve gerçekliğiyle değerlendirdiğimizde “Adalet” kisvesi altında yaşanan nedir?

Peki; tüm bunlarla bağlantılı olarak, toplumsal gerçeklikte, adalet bağlamında ne olup bitmektedir? Ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, vb boyutlarıyla adaletten söz etmek mümkün müdür?

 Sizler soruların yanıtlarını düşünürken ben devam edeyim.

“Fırsat Adaleti” Yeni Bir Aldatmacadır

Ziya Selçuk, bugüne kadar Türkçe sözlüklerde bile yer almayan, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün, Recep Tayyip Erdoğan ve kadrolu danışmanlarının, metin yazarlarının bile düşünüp akledemedikleri bir kavramsallaştırmaya imza atmıştır. Lakin gerçeklikte hiçbir hükmü ve işlevi olmayan bir kavramsallaştırmaya…

Bu kavramın nelik boyutu şimdilik bir yana… Gerçeklik boyutundan söz etmekse akıllara ziyan bir çabadır. Ne denli arasanız da bulamazsınız. Bundan dolayıdır ki genelde “fırsat adaleti”, özelde ise “eğitimde fırsat adaleti”, “fırsat eşitliği”nden daha büyük bir aldatmacadır. Çünkü, tıpkı “eğitimde fırsat eşitliği” gibi, “eğitimde fırsat adaleti”nin de temel koşulu, üzerinde anlaşılan kabuller temelinde, inşa edilebileceği nesnel bir toplumsal zeminin var olmasıdır.

Peki; böylesi bir toplumsal zemin ve gerçeklik var mıdır? Elbette, bu sorunun da yanıtı belli…

Adaletsizlik Koşullarında Adalet Olmaz

Adaletin neliğini ne olarak belirlemiş olursanız olun. Eğer bir toplumda, “Adalet güçlülerin ayrıcalığı” ve güçsüzlerin özlemi olmaktan öte bir değer taşımıyorsa…

Eğer bir toplumda, yasamadan yargı ve yürütmeye dek tüm temel toplumsal kurumlar yerle yeksan eylenmişse…

Eğer bir toplumda, ekonomik, sosyal, siyasal, yargısal, vb boyutlarıyla birlikte eşitlik ve adaletten söz edemiyorsanız. Dahası gelir dağılımındaki eşitsizlik ve adaletsizlik, işsizlik, yoksulluk ve açlık her geçen gün artıyorsa, orada adalet salt bir kavram olarak kalmaya mahkumdur.

Ve bu koşullarda, adaletle bağlantılı kurulan her cümle, yapılan her kavramsallaştırma, yalnızca toplumun, adalet özlemi çeken geniş kesimlerini aldatmaya ve manipüle etmeye dönüktür. Kendi safiyane niyeti ya da amacı ve kastı ne olursa olsun, Ziya Selçuk’un “eğitimde fırsat eşitliği”nin yerine ikame ettiği, “fırsat adaleti” ya da “eğitimde fırsat adaleti” kavramları da tam buna hizmet etmektedir.

“Safiyane niyet” derken de saf olmaya gerek yok… Çünkü bir yandan “Adil olacağız” derken, öte yandan bugüne kadar yaptıkları ortada olan ve bilinen Ziya Selçuk,  adaletsizlik koşullarında adaletin olmadığını ve olamayacağını bilmeyecek kadar saf ve masum olabilir mi? Yanıt sizindir!

Velhasıl, sözlüklere geçer mi bilmem ama Ziya Selçuk bir inci daha ekledi, “eski bakan” sıfatından önce, kendi bireysel tarihine… Ötesi laf-ı güzaftır efendim.

* Ankara Üniversitesi, DTCF Felsefe Bölümü mezunu ve “Arzu Okulu”, “Aşk Mavidir Öğretmenim”,  “Öğretmen Düzenin Duvarındaki Tuğla”, “Edebiyat Nedir Ki…”, “Allah dedi Üstad-ı Azam” kitaplarının yazarı. Felsefenin Işığında / Felsefece; http://atalaygirgin.blogspot.com

1. https://meb.gov.tr/bakan-selcuk-hakkride-ogrenci-ve-meslektaslariyla-bir-araya-geldi/haber/23550/tr