14 Mayıs 2018

Profesyonel ordu mu dediniz? (2)

+ A -

Paylaş

Önceki yazımızda biraz Profesyonel Ordu’nun dünyadaki durumunu özetlemiştik. Son paragrafında; Türkiye için giderek etkisizleşmeye başlayan Atatürk’ün esin veren, yaşamsal önemdeki “Çağdaş Uygarlıklar seviyesini hedef alan” akılcı, bilimci, toplumsal değişim projesinin henüz tamamlanamaması veya duraksaması nedeniyle söz konusu hedefe bir türlü ulaşılamadığı ve bu yüzden de “Profesyonel Ordu” sisteminin Türkiye’de uygulanabilme şansının şimdilik zor olduğunu da vurgulamıştık.

Bugün de uzun yılladır bitmek tükenmek bilmeyen, neredeyse dayatma şeklinde halkın önüne konulan bir seri seçimler atmosferi içinde, şimdi de asıl soruya dönelim: “Türkiye Profesyonel Ordu sistemine geçmeli midir?

Türkiye bugün itibarıyla, her şeyden önce “gelişmekte olan ülkeler” sınıfında yer almaktadır. Kuruluş vizyonunu bir süredir değiştirmeye çabalaması nedeniyle tuhaf dalgalanmalar içinde kalmış, ama neyse ki henüz “geri kalmış” ülkelerin arasına da düşmemiştir.

Çok güzel ve büyülü bir görünümü olmakla birlikte, tümüyle “Profesyonel Ordu” sistemine geçmenin, her şeyden önce milli ekonomiye çok daha fazla mali yük getireceğini vurgulayalım. Zira profesyonel erler astsubaylar ve subaylar uzmanlıkları ve rakipsiz oluşları nedeniyle doğal olarak daha fazla maaş beklerler. Yine her biri; buna çok sayıdaki uzman erler de dahil, kendileri için düşmandan daha üstün sofistike silah, araç, gereç ve teçhizata, aileleri için lojmana, üs şeklindeki yaşam alanlarında cazip sosyal imkanlara ve meslek hastalıklarına odaklı çağdaş donanımlı cerrah ve uzman doktorlarla donatılmış askeri hastanelere, ömür boyu sürecek yaralanmalara yönelik tedaviler için büyük rehabilitasyon merkezlerine, kreşlere, kantinlerinde vergi muafiyetlerine ihtiyaç duyup, devletten bütçeden yoğun bütçe desteği beklerler. On buçuk yıllık uluslararası karargâh tecrübem buna bizzat sahada şahit olmuştur.

İşte bütün bunlar, eğer profesyonel orduya karar verilirse kuşkusuz Milli Savunma Bütçesinin diğerlerine kıyasen çok daha fazla arttırılması anlamına da gelecektir. 2017 yılı bütçesi (5) itibarıyla 40,4 milyar TL. olarak Milli Savunmaya ayrılan bütçe, Milli Eğitime ayrılanın (92,4 milyar TL.) yarısından azdır. Üstelik uçakları, tankları, zırhlı gemileri, denizaltıları ağır silah sistemleri olan ordumuza kıyasen, neredeyse kendisinde bunların hiç olmamasına karşın Emniyet Genel Müdürlüğüne yani tepeden tırnağa profesyonel olan polisimize ayrılan bütçe yaklaşık 28 milyar TL.’dır. Emniyet teşkilatı doğal olarak profesyonel bir teşkilat olduğu için oran Milli Savunma bütçesine yakın sayılır. Rakamlar ortadadır, MSB ’lığı bütçesinin hali hazır bu zor durumu, “Profesyonel Orduya geçmek” hayalini hayli zorlar. Profesyonel Ordunun o kadar kompleks silah tank uçak ve araçlarıyla birlikte tüm personeliyle profesyonelleştirilmesinin faturası da hakikaten büyük olur.

Bu yüzden savunma yatırımları ve harcamalarına çok zor yettiği anlaşılan bu savunma bütçesi ile veya gelecekte benzer bütçelerle “Profesyonel Ordu” Türkiye’de uzun yıllar “suni gündem değiştirme çabaları hariç” gündeme bile getirilemeyebilir. Hem ordudaki modernizasyona hem de herkesin zihinlerinde dolaşan “Profesyonel Ordu” kurmaya bu çilekeş milletin ekonomisi nasıl dayanacak? Bu konu, ayrı bir inceleme konusudur…

Ayrıca NATO’da bu “Profesyonel Ordu” konusu uzmanlarca incelenmiş ve genel anlamda fikir birliğine de varılmıştır. Teşvik ettikleri “Profesyonel Ordu” sistemi “21’inci yüzyılın güvenlik ihtiyaçlarına en iyi cevap verecek bir çözüm” olarak uzun bir süredir dünyaya sunulmakta ve kamuya açık NATO dokümanlarında da bu husus açıkça yer almaktadır. (6) Bu, aslında “askeri bütçeye daha fazla para yatırılmalı” anlamına da gelmektedir; asıl amacı olan 5’inci madde ve diğerleri göz önüne alındığında bunun doğal olduğu ancak yine de dikkatli ve milli bünyeye göre analiz edilmesinde fayda vardır. Milli Savunma bütçesi ve Milli Eğitim bütçesi arasındaki denge milli güvenlikle milli eğitim öğretim arasındaki ilişkinin neredeyse aynısıdır. Mevcut ve geleceğin konjonktürüne bakıp, hangisinin ne kadar öncelik alacağı işi, egemenliği kayıtsız şartsız elinde bulundurması gereken halkın işidir. Dolayısıyla bu, halkın demokratik kontrolü altındaki siyasi iradenin işidir…

Bu arada Türkiye, terörle mücadelesinde özellikle son yıllarda mesela Fırat Kalkanı, Afrin gibi, daha ziyade profesyonel askerlerin oluşturduğu birlikleriyle, yani en uçta ilerleyen uzman erbaşlarıyla sınır ötesi harekâtlar yapmış ve siyasi irade tarafından belirlenen hedeflerine ulaşmıştır.

Orada şehit olanlar, yaralananlar artık sadece profesyoneller yani kahir çoğunlukla da uzman erbaş, astsubay ve subaylardır. Türk halkının şehitlerine ve çoğunlukla göz ardı edilen yaralılarına, her zaman çok üzüldüğü aşikardır. Ancak devletin ve onu yönetenlerin; söz konusu bu harekât sırasında ülkemizin terörle mücadele tarihinde hiç görülmedik derecede askerinin arkasında durması, uzun bir sefere gider gibi halkla beraber askerleri ya da polisleri topluca uğurlama, dönüşlerinde yine halkla beraber topluca resmi karşılamalar yaparak geri gelen askerlere ve polislere gazilik muamelesi yapılması ve üstelik medyanın Kıbrıs Savaşındakini bile geride bırakan o olağanüstü desteği, yerinden naklen haber ve yorum yayınları, tamamına yakını profesyonel olan birliklerin zaten uzun yıllardır geleneksel olan başarılarını ve prestijlerini, kamuoyu önünün gözünde oldukça arttırmıştır. Bu hoş bir durumdur. Keşke destek böyle devam etse…

Böylece “profesyonel askerlerin terörle mücadelede daha başarılı olduğu ve bundan böyle de olacağı” imajı da kendiliğinden doğmuştur toplumda. Fakat kötü olanı; seçimler nedeniyle şimdilik biraz durulmuş olsa da hiç arzu etmeyiz ama bölücü örgütün, yurt içinde de terörü seçimden sonra duruma göre tekrar şiddetlendirerek her tarafta sürdürmesi ihtimalidir. Bu da zorunlu askerlik hizmetini yapanların da bu işin içinde olacakları anlamına gelir. Yani “Profesyonel Askerlik” lehine görünen şu anki durum farklı istikamete gidebilir ve “Sadece profesyonel askerlerin bulunduğu birliklerle terörün üstesinden gelinir” iddiası da nispeten yıpranabilir. Geçmişimizde bu tür dalgalanmalar o kadar çok olmuştur ki…

Bunun yanı sıra “Zorunlu Askerlik Sisteminde” 3-6 ayda bir yeni gelen acemi katılımı veya tam yetişmişken terhis olan asker mevcudunun 1/3 oranındaki sürekli değişimi, üstelik çok daha sofistike silah sistemlerinin varlığının artmaya devam etmesi gibi nedenlerle, geleneksel zorunlu askerlik sisteminde devamlı güçlükler yaratmaya devam edeceği görülmektedir. Terörle mücadelenin özellikle de eğitimli donanımlı gençler üzerindeki ürkütücülüğü de bunun cabasıdır. Zira bir terörist 15-20 yıldır dağlarda mağaralarda gezerken, güzelim memleket evlatları her ne kadar kahramanca karşı koymak istese de sadece 3-5 aylık bir eğitimle namluya karşı yürümekte ve doğal olarak da hata yapma ihtimalleri kıyasen daha fazla olabilmektedir. Bu durum da “Profesyonel Askerlik” sisteminin lehine bir durumdur.

Daha önce, ABD ordusunda görülen Vietnam sonrası profesyonel ordu haline gelip, “halkın ordusu” olmaktan uzaklaşmaya başladığından söz etmiştik. Acaba TSK’nın “Profesyonel Ordu” ya dönüşmesi halinde, bugüne kadar uğradığı o kadar ihanete ve zaman zaman yerlere serilmeye çalışılmasına rağmen, sağlam kökleri nedeniyle şu an hala “halkın ordusu” olmaya devam etmesini olumsuz etkiler mi?

Profesyonel olduğu bilinen bazı TSK unsurları ve birlikleri son sınır ötesi harekatlarda halktan çok ilgi görmüştü, demiştik. Aslında özellikle de uzman erbaşların, yani günümüzde istihdam sıkıntısı içinde kavrulan genç insanların artık “asıl işvereni sadece devlet olan bir ülkede” ekmek kapısı olarak, gelecek endişesinden kurtulmak ve ekonomik sorunlarını bir nebze çözebilmek için çaresizce başvurdukları da bir yerdir ordu, aynen polislik gibi (Devlet kapısı). Mutlaka askerlik, polislik vb. mesleğine aşık birçok idealistleri de vardır içlerinde.

Birçok kişinin aklında “Profesyonel Ordu gerçekleştiği takdirde eskinin/ şimdilerin o müesses ve geleneksel disiplini acaba menfi etkilenir mi?” sorusu da doğru bir sorudur. Darbelerle “Profesyonel Ordu” arasındaki ilişki ise yine ayrı bir inceleme konusudur.

Son olarak önemli olduğuna inandığımız bir konuyu daha Türkiye’ye özgü olduğu için vurgulamakta yarar vardır; “Kışla Okuldur!” felsefesi Profesyonel Ordularda pek düşünülmez. Çünkü oradaki erler ve diğerleri zaten en iyilerden, okumuşlardan seçildikleri için o askerlerde pek fazla ilave eğitime öğretime gerek de olmaz. Zira “eğitimde fırsat eşitliği” kapsamında zaten askere gelene kadar çağdaş bir yurttaş olabilmek için gereken bütün eğitim ve öğretimlerini bitirmiş olurlar.

Oysa “Zorunlu Askerlik” sisteminde Türkiye örneğinde, çoğu Anadolu çocukları üçüncü aşamada kışlalara gelirler. Daha öncesinde fedakâr anne babalarının ve sonrasında o elleri öpülesi çok zor koşullarda yaşam mücadelesi veren öğretmenlerinin gayretlerine rağmen küçük yaşlarda tam öğretemediği yurttaşlık bilgisi dahil, en son bir durak olarak kışlalara gelirler. Kışlalarda da eğitilir-öğretilirler; öncelikle asli görev olan şavaşçılık eğitimi tavizsiz yürütülür. Buna ilaveten de bir yandan; bölgede varsa halk eğitimlerle koordineli olarak meslek edindirme kurslarında da bu zorunlu askerlere Garsonluk, şoförlük, bilgisayarcılık, çaycılık, berberlik, ayakkabı tamirciliği, vs. gibi “sertifikalı meslekler” kazandırılır. Zaten bir kısım Mehmetçikler de usta çırak usulüyle hiç beklemedikleri anda meslekler de kazanırlar. Donanımlı asteğmenlerle kısa dönem erler fırsatın farkına varabilenler için bu iş için mükemmel fırsatlar oluşturlar. Bu hoş karşılaşma, zaten eğitimlinin daha az eğitimliye vicdani bir borcudur da. Kurnaz Mehmetler daha ilk geldikleri günden itibaren buna dikkat ederler, bazı yerlere gönüllü olurlar. Yakında halk eğitim merkezi yoksa fedakâr subay ve astsubaylar bu zor misyonu ya kendileri ya da mülki idareden yardım alarak kışlalarına eğitici getirerek üstlenirler. Hem gerçekçi olanı hem de ideali budur.

Ancak kışla sayısı hudut karakolları dahil o kadar yurt sathına yayılmış ve çoktur ki halk eğitim merkezlerinin bunların tamamına personel veya kaynak ayırması imkansızdır da diyebiliriz. Zaten bizim nesil iyi bilir; 1970-1980’li yıllarda Ali okullarında en iyi öğretmenler tarafından okuma yazma bilmeyenlere mutlaka öğretilirdi. Hatta yarım kalan ilk okul, orta okul ve lise eğitimlerini kışlada açılan kurslarla bitirip diplomasını alan çok sayıda Mehmetçik tanıdım. İşte, subaylar astsubaylar uzman erbaşlar, kışlanın okul olduğu bir yerde erleri yaşı ne olursa olsun her daim evlatları gibi görürdü. Bu durumun, ordumuzda bugün de devam ettiğinden zerre kadar şüphe etmeyiz. İşte bunun için kışlaya ya da “asker ocağına peygamber ocağı” denir. Hatalar da olurdu ama tedbirleri hemen alınırdı.

Ayrıca kışlalarda savaşçılık eğitimlerinden asla taviz verilmeden bulunabilen profesyonel eğitmenler vasıtasıyla; birlikte başarma (gurup çalışmaları kültürü), demokrasi, insan hakları, anayasal haklar, spor alışkanlığı verilmesi, diş fırçalamak, sağlıklı beslenmek, çevre bilinci, doğal afetlere karşı koyma, koruyucu sağlık ve hijyen, cinsel hayat, şoför ehliyeti alma, ilk yardım eğitimi, gazete/ kitap okuma alışkanlığı kazandırmak, Atatürk, Devrimleri ve Kurtuluş Savaşı, geri dönüşüm, kadın erkek eşitliği, aile içi şiddet, sigara bırakma kampanyaları vs. gibi birçok ilave faaliyetler de icra edilir. Böylece, Mehmetçikler terhis olup kışlalarına giderken bambaşka bir insan olarak, pazuları gelişmiş, karın adaleleri belirmiş, zihni çağdaş insanlar için gereken temel bilgilerle dolmuş, sorgulayabilen, el becerileri gelişmiş güzel insanlar olarak kışladan evlerine köylerine banliyölerine ayrılırlar. İdeali bizce budur…

Yani kışlalar; aslında büyük bir hevesle başlatılıp iktidarların tutumuna göre yok olan “köy enstitülerinin” yerini de (hiç değilse erkekler için) bir anlamda bu şekilde doldurabilirler. Halk eğitim merkezlerinin faaliyetlerini gördüğümüzde bundan hala önemli izlerin kaldığını görebiliriz. Yalnız bu eğitim ve öğretimlerin TSK her ne kadar bazı yerlerde eksik uygulamış olsa da özellikle de 1995-2008 arasında toplam kalite yönetimini (TKY) kendi milli bünyesine uyarlayarak yukarıdaki bu faaliyetleri iç dış dirençlere rağmen bazı yerlerde “inanmış kadrolarıyla”, ciddi denecek anlamda uygulayabilmiştir. Alınan dersler yayınlanmış, böylece geri beslemesi yapılmış ve başlangıçta ve bir süre başarılı da olunmuştur. Bu insana yönelik ana felsefeyi kaçırıp da bu tür biz bilinci oluşturmaya yönelik çalışmaları gösteriş için yapanlar ya da gizliden direnenler, çağdaş ve şeffaf yönetim konularında asıl karar vericileri hep tereddüt içine düşürmüşlerdir. Kısacası “Kışla Okuldur felsefesi daha ziyade Zorunlu Askerlik sistemi ile uyuşmakta, hatta bunlar birbirini tamamlamaktadırlar”, demek kolay yanlışlanamaz.

Dolayısıyla ülkemizin etrafında bitmek tükenmek bitmeyen tehdit ve riskler, ülkenin jeo-politik konumu ve çok uzun sınırları, reel politik, ülkenin her tarafına dağılmış Mehmetçiklerin eğitim ve öğretim durumları dikkate alındığında pratik bir çözüm olarak şunları önerebiliriz; “Karma ordu sistemine” yukarıdaki bu mantıkla güçlendirilerek devam edilmesini, yani aslen idari ve lojistik birliklerde muharip birliklerde “zorunlu askerliğe” devam ederken; “terörle mücadele” gibi konularda teşkil edilecek Komando Tugayları, Özel Kuvvetler, zırhlı birlikler gibi özel birliklerin “profesyonel birlik” halinde yüksek hazırlık derecelerinde hazır bulundurulması; ihtiyaç fazlası olan askerlerin ise gönüllülük esasına göre olmak kaydıyla kamu hizmetlerinde kullanılması gerçekçi bir çözüm olabilir. Bu yaklaşım zaten “uzun yıllardır uygulanmakta olan, oturmuş, özgün ve akılcı” bir yaklaşımdır.

Milli Eğitim ve eğitim öğretim seviyesi çağdaş uygarlıklar seviyesine getirilebilse eğer “Kışlaların okul olmasına gerek kalmayabilir!” diyebiliriz. Ama o yurt sathını hudut köylerinden banliyölere kadar düşündüğümüzde bu zaman alacaktır. Ordu memleket evlatlarının yaşama hazırlanmasındaki ve eğitimdeki çok önemli “destekleyici” rolünü bırakamaz, bırakırsa hemen başkaları doldurur…
Gençlerin hayatları da çok kıymetlidir. Çünkü ailelerinin, kendilerinin ve devletin büyük fedakarlıklarıyla kuyumcu sabrıyla yetiştirilirler. Aramızda, askerlik hizmetini yani anayasal görevini çok haklı ispat da edebileceği kişisel gerekçeleriyle emsallerinden çabuk geçirmek isteğinde olanlar da bulunabilir. Saygı duymak gerekir. Yani “kısa dönem askerlik” bu yüzden emniyet supabı gibi anlamlıdır, zaman içinde uygulama iki yıllık teknik okulları da kapsayabilir. Buradaki pratik önerilerimiz, değerlendirmelerimiz kuşkusuz tartışılabilir ve çok daha iyi doğrultuda geliştirilebilir…

İşte bugün itibarıyla “Atatürk’ün Çağdaş uygarlıkların seviyesine çıkmak hatta geçmek” vizyonu henüz gerçekleşememiş görünmektedir. “Profesyonel Ordu” Türkiye için bizce şu an için henüz uygun görünmüyorsa da gün gelir rüyalarımız gerçekleşir; ülke ekonomik anlamda güçlenir, iç dış barış sağlanır, hudutlar emniyete alınır, eğitim sistemi çağdaşlaşır, gerçek bir hukuk devleti olunur ve ülke demokrasisi dünyaya emsal teşkil eder, iktidarı tüm muhalefeti birlikte sözde değil özde insan haklarının savunucusu olur, işte o zaman ülke “Profesyonel Ordu olgunluğuna ermiş sayılır ve bu da Türkiye için o zaman hakikaten çok gereklidir”

Profesyonel ordu mu dediniz? (1) YAZININ 1. KISMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN

Güzel yarınlara… 12 Mayıs 2018, Kadıköy

5- https://www.kamupersoneli.net/kamu-personelleri/2017-yilinda-hangi-bakanlik-ne-kadar-odenek-alacak-h14495.html

6- https://www.nato.int/docu/review/2000/Building-stability-Balkans/Shaping-soldiers-21st-century/EN/index.htm