'Hayatın Bir Kısmı Teessür, Bir Kısmı Teessüf, Birazı da Tebessümdür'

Seçtiğim bu başlığı ve yazımın içeriğini çağrışım mı, gönderme mi, dertleşme mi sayarsınız size kalmış. Amacım sahip olduklarımızın sahipsiz kalmaması adına, ülkemizin sarsılmaz kolonlarına yapılan açık kapalı saldırılar adına birkaç örnekle yetinerek bazı satır başları açmaktır.

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Yıllarca susan ya da susturulan, yok sayıldığı için tüm duygularını erteleyen, günün birinde “yetti artık!” deyip ayağa kalktığında şaşırtan, ritmi değiştiren ve o günü yaşamının dönüm noktası sayanlar yok mu? Bugün onları konuşalım…

Değeri verdiğinde değil, geri çekildiğinde anlaşılan; sessizliği ve yokluğuyla varlığının ne anlama geldiğini geç de olsa kanıtlayan; bazı gerçekler o çekildikten sonra ortaya çıktığı için çevreden gelen tepkileri ya da şaşkınlıkları şaşırmadan karşılayanlar yok mu? Bugün onları konuşalım…

Yine içimizde biriktirdiğimiz, muhatabını bulamayan, çözümlenmemiş sorunlarımızın nelere yol açtığını; kapatamadığımız boşlukların hangi kararları almamıza neden olduğunu; yüzümüzdeki derin çizgilerin ardındaki nice öyküleri, keşkeleri konuşalım…

Yetinmeyelim. Güçlü ve mutlu görünme çabasının zorlu bir süreç olduğunu, yetenek hatta sanatsal bir beceri gerektirdiğini, açık kapı bırakmanın o alanda yeri olmadığını konuşalım…

Ve unutmadan; sessiz kabullenişlerin, ağlama duvarına dönüşlerin, her yeni gün karşımıza yeni soru işaretleri ve sorunlar çıkaracağını, yenilerini katacağını; depoda kilitli tutulan, yıllarca üstü örtülen ve yürek bagajlarında bekletilen imdat çığlıklarının yorgunluğa, tükenmişliğe, bıkkınlığa, yaşamdan tat almamaya yol açtığını konuşalım…

Sorunun düşmek değil, düştüğünde neye tutunacağını bilmekle çözüleceğini; kalkmanın yollarını bulmanın sabır, tahammül, özveri gerektirdiğini; karanlığın yanında ışığın, siyahın yanında beyazın da olduğunu; ne istediğini bilmek kadar neyi istemediğini bilmenin de önemini; körü körüne kabullenmenin artı ve eksilerini; kişiyi yoranı değil rahatlatanı, eksilteni değil tamamlayanı bulmasının yolunu yordamını konuşalım…

Bu işi yaparken de kaçarak değil doğru yolu bularak; insanların birbirine neden insan değil imkân olarak bakmaya başladığının nedenlerini; mazlumun feryadının zalimin dünyasını yıkmaya neden yetmediğini; yukarıya çıkarmaya çalıştıklarımızın bizi neden aşağıya çektiğini; neden vazgeçilmez dediklerimizin süreç içinde kolaylıkla vazgeçilebilir hâle geldiğini konuşalım…

Ülkemizin sarsılmaz kolonlarına yapılan açık, kapalı saldırıları; dur durak bilmeyen kadın cinayetlerini; kızı öldürülen anne ve babaların ruh hâlini; annesi gözünün önünde katledilen, o vahşi ve acımasız sahneyi bir daha asla unutmayacak olan, giderek yalnızlaşan ve anılara sığınmaktan başka çaresi kalmayan çocukların duygusal boşluklarını konuşalım…

Sonra da bizi kıskanan Batı’nın(!) asgari ücretlerine bakıp yorumu ve açıklamayı yöneticilere bırakalım!

Konuya tek eksenden bakmadan; korunan, kollanan, kayrılanların dışında kalanlara pek çok eksenli el açarak ekmek soğan bile zor giren evleri konuşalım. Üç aylık yaz tatili döneminde 33 çocuk işçinin iş kazalarında (iş cinayetleri mi demeliydim?) hayatını kaybederek sınıflarına, okullarına dönemediğini konuşalım. Hâl böyleyken sert köşeleri olan yönetici erbabının açıklamalarını; 17 milyon öğrenci, 1 milyon 200 bin öğretmenin olduğu ülkemizde okulların can güvenliğini dedektör, kamera vb. ile garantiye alacağını söyleyen MEB’i konuşalım…

İşte olduğu gibi kişisel dostluklarda da bir mevsimlik işçilerin, bir de kalıcı olanların var olduğunu; kişilerin ve toplumların onları ayıklayıp, ayrıştırıp seçtiğini konuşalım. Dolayısıyla; acılarımızda dert ortağımız olan, kapıyı, camı, gözü açanları; sevinçlerimizde yanı başımızdaki yoldaşlarımızı; hayatı şekillendiren, vasata tahammülü olmayan, yıllar önce söylediklerini ancak bugün anladığımız dost kayıplarının yarattığı dayanılmaz yalnızlığı konuşalım…

Sonra da güne dönüp ekonomik gerçeklerle yüzleşince ortaya çıkan göz yaşartıcı tabloyu konuşalım. Benzinin 80 TL’ye dayandığı, mazotun 100 liraya çıktığı günümüzde; Hollanda’da asgari ücret 145 bin 850 lira! İngiltere’de asgari ücret 144 bin 100 lira! Almanya’da asgari ücret 94 bin 170 lira! Fransa’da asgari ücret 82 bin 950 lira! İspanya’da asgari ücret 74 bin 750 lira! Türkiye’de asgari ücret 28 bin lira ise! Ülkemizde kadın istihdamı erkek istihdamının yarısı kadarsa! Kriz her yerde; pazarda, markette, eğitimde, barınmada, evde, sokakta, mutfakta ise tüm bunları konuşalım…

Önemli not: Dahası bazen perde kapanır, hayat durur ama göçüp gidenin nerede durduğu unutulmaz. Tiyatro, dizi, sinema oyuncusu, seslendirme sanatçısı ve sanat yönetmeni Gülsen Tuncer’le pek çok konuşmada birlikte olup aynı masayı paylaştık. Kendisi tüm sıfatlarının hakkını veren bir usta idi. “Sezgi mi bilgi mi önemlidir?” sorusunun yanıtını, "Onda her ikisi de vardı" diyerek verelim. Işıklar içinde uyusun, boşluğu dolmayacak…

Kutlama notu: Türk asıllı Alman siyasetçi Elif Eralp seçimleri kazanınca Almanya Başbakanı seçim sonucu için “Bu bir felakettir.” demiş. Başkent Berlin hem eyalet hem de şehir statüsünde olduğu için seçilen kişi hem eyalet başbakanı hem de kentin belediye başkanı oluyormuş. Aslen avukat olan ve Almanca’nın yanı sıra İspanyolca ve İngilizce bilen Elif Eralp, seçim çalışmaları sırasında çevre, ırkçılık, kentsel dönüşüm, kira krizi, temiz kent ve güven duygusu sorunlarını çözeceği mesajını vermiş. Acaba başbakanın “felaket” yorumunu yapma nedeni Elif Eralp’in kadın oluşu mu, Türk oluşu mu yoksa başat sorunları çözme kararlılığı mıdır? Açıklanmaya muhtaç bir durum!