Balık hafızalı bir toplum olduğumuz genel bir kanıdır. Geçmişi, dünü hemen unuturuz. Bu, bütün bu tür genellemeler gibi bazen doğru bazen yanlış. Bazı durumlara göre doğru, bazı durumlara göre yanlış.

Çok az ülkede olur bir gün önceyi unutturacak yeni bir sarsıcı bir olay. Bizde çok sık oluyor, hatta çok sıktan da fazla. Gündemi takip edenler son bir haftayı hatırlasın mesela, ya da ondan bir önceki haftayı…

Toplumsal unutma halinin, hatırlamamanın bir başka nedeni de kötü şeylerin yok sayılması isteğiyle ilgili sanırım. Bir tür insanlık olmayan insan davranışı. Gözünü yumunca, görmediğince kötü şeyler olmamış gibi davranabiliyorsun.

Bu, hastalıklı bir hal haline de gelebiliyor çoğu zaman.

Marmara Depremi’ni hatırlıyorum. Depremin hemen ardından neredeyse tüm toplum jeofiziğin temel kavramlarını öğrenmişti. Dikey atılım, yatay atılım, Kuzey Anadolu Fay hattı, Richter, öncü sarsıntılar, artçı sarsıntılar... Daha hatırlamadıklarım! Hatta inşaat mühendisi bile oldu toplum. Deniz kumundan yapılmış evler, karot, kolonun önemi vs gibi birçok şey konuşuldu. Evlerinin bir zamanlar dere yatağında olduğunu öğrenenlerin bazıları evi barkı satıp İstanbul’un dışına, fay hattının olmadıklarını düşündükleri yerlere taşındı.

Ama bir süre sonra o büyük depremde yakınlarını, evlerini kaybedenler dışında herkes unuttu. Hatta depremden aylar sonra yoldan kamyon geçerken oluşabilecek avizelerdeki, su bardaklarındaki titreşimlere bakarak telaşla evden çıkmaya çalışanlar dahil. Bir sonraki depreme kadar.

Deprem bir doğa olayı. Nasıl evlerde oturduğunuz ise ekonomik ve politik.

Buradan unutulan, unutulmak istenen, hatırlanması rahatsız verici bir başka hikâyeye geçeceğim.

Bu sitede de yayınlanan Yeni Çağ’dan Orhan Uğurluoğlu’nun yazısından bir alıntı: “Devlet baba, Devlet ana, Devlet Ata, Devlet sığınacak kapıydı… Devlet Anayasa, Devlet kul hakkı, Devlet hukuk, Devlet adalet demekti…”

AKP öncesi böyleymiş. Hadi ya…

Şimdi yönetenler kendilerinden öncesinin unutulmasını istiyor. İtiraz edenler ise şimdinin kötü olduğunu onlardan öncesinin iyi olduğunu anlatmaya çalışıyor. Ama aynı yerde buluşuyorlar: Devlet suç işlemez. Arada kötü bir şey kaçarsa da o devletten değil, devletin içine sızmış kötülerden oluyor.

Adnan Menderes asılıyor. “Onu devlet asmadı, devletin içindeki kötüler astı” gibi… Ama hep devletin sürekliliğinden bahsediyorlar. Aynı devlet Deniz Gezmiş’i astığı zaman iyi oluyor bazılarına göre…

Devlet kimin devleti, devlet hangi sınıfların, zümrelerin çıkarını korur, kim için devlettir?.. Bir de son 20 yılda ‘alnı secdeye değmişlerin’ devleti var. Aynı hikaye onlar için de geçerli. Kumpas kurdular birbirlerine, bir tanesi yetmedi paralel oldular bir de!

Şimdinin iktidarı toplumu 90’lı yıllara mı dönmek istiyorsunuz diyerek ikna etmeye çalışıyordu hatırlıyor muyuz, 90’larda, 80’lerde ne oldu hatırlıyor muyuz? Bu ülkenin meclisinde faili meçhul cinayetler komisyonu kuruldu. Kurulmak zorunda kalındı. Hatırlıyor muyuz? Bir, iki değil; yüz, iki yüz değil; bin, iki bin değil (yazarken bile sayı olması utandırıyor), binlerce faili meçhul cinayet!.. Ve her biri hala faili meçhul.

Bugün Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray’da oturmalarının 900’üncü haftası. Evlatlarını, eşlerini, kardeşlerini gözaltında kaybedenlerin sessiz feryadı sürüyor hala. Gözaltında kayıbın sözlük anlamı: Devletin doğrudan gözaltına aldığı ya da ona bağlı güçlerin devlet görevlisiymiş gibi davranarak aldığı insanların yok edilmesi (Hiçbir sözlükte yok, ben şimdi yazdım). Unutturulmak isteniyor, böyle bir şey olmamış gibi davranılsın isteniyor. Gözler yumuluyor. O gözler yumulduğu için bugün, böyle yaşanıyor.

Bunları İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nden yazıyorum. Az önce Cumartesi Anneleri, kayıp yakınları, onlara destek verenler Galatasaray’da gözaltına alındı. Muhtemelen akşama bırakılırlar.

Bugüne itirazınız varsa ve yarın daha iyi bir ülkede yaşamak istiyorsanız Cumartesi Anneleri ile yüzleşmeniz gerekiyor. Yoksa hakikaten geç kalacaksınız. Biz kayıp yakınları olarak, çoğalmak istemiyoruz!