Diyanet İşleri Başkanlığınca hazırlanan, “4-6 yaş grubu Kur’an kurslarının okul öncesi zorunlu eğitimden sayılmasına yönelik” talebini içeren raporun gündeme düştüğü gündü. 

“Kızım sekiz yaşında” diyordu bir anne, “İlk din dersinde öğretmeni cinlerin gerçek olduğunu söylemiş.”

Ardı sıra kızının “Anne ya yanımda yatıyorsa -Ya beni izliyorsa -Ya kapıda dikiliyorsa - Anne ya yatağımın altındaysa…” dediğini aktarıyordu. Kızgın ve kaygılıydı.

Kızgınlığı sözlerine yansıyordu annenin… Nasıl yansımasın ki soyut düşünmeden uzak ve hala somut düşünme evresinde olan bir çocuğun zihnine, bir imgeden ve kavramdan öte herhangi bir değeri ve hükmü olmayan; salt düşsel/düşünsel, hayal mahsulü nesneleri, gerçek diye çakmaya kimin hakkı olabilirdi ki…

Elbette haddini hududunu çoktan aşmış olan Diyaneti ve zihinleri örümcek bağlamış; kafayı cinler, periler, huriler ve gılmanlarla bozmuş; çocuklar dâhil, herkes ve her şey üzerinde hakları olduğunu düşünen ve iddia eden eser akıllı zerzevatları ve onların, toplumsal hayatın her alanında boy veren çemişlerini saymıyorum bile…

Kim Takar Eğitim ve Öğretmen Etiğini

Ancak söz konusu okul olunca, hiçbir ‘öğretmen’in böyle bir şey yapmaya hakkı olamazdı. Olmasına olamazdı. Lakin okullarda yaşanan gerçeklik, en basit eğitim ve öğretmen etiğine, uluslararası çocuk ve insan hakları sözleşmelerine rağmen, bunun tam aksi yönündeydi.

Ve birilerinin örümcek bağlamış zihinlerinin ifrazatı olarak, müfredata ve ders kitaplarına giren ve ‘öğretmen’ sıfatını taşıyan başka birilerinin ağzından da söze dökülen cinler sınıflarda, okullarda arz-ı endam eyliyordu. Tebdil-i kıyafete bile gerek görmeden, her yerde anadan üryan dolaşıyorlardı. Ne de olsa görünmezdi bunlar! Allah muhafaza herhangi biri ansızın içinize kaçabilirdi!

Cinci Hoca Talebi Artar

Sonra işin yoksa uğraş dur… İşinin ehli bir cinci hoca bulacağım ve cin çıkarttıracağım diye… Bu devirde kolay mı ehil ve mahir bir cinci hoca bulmak! Arz talep meselesi elbette… Diyanet de sertifikalısını yetiştirmiyor ki bu meretlerin…

Ama üzülmeyin! İnşallah, Allah’ın izni ve inayetiyle, Diyanetin ve onun Cennet-i âlâlık başkanı Ali Erbaş’ın isteğine binaen memleketin tüm 4-6 yaş çocuklarını, zorunlu eğitimden sayılmak üzre Kur’an kurslarına teslim ederseniz arz da artacak talep de…

İşte o zaman ne cin çıkaracaklar ama… Paraya para da demeyecekler. Cinci hocaların önünde yaşı dokuza bile erişmemiş nice tazeler sıraya girecek… Hurileri, perileri, gılmanları aratmayan niceleri önlerine gelecek… Allah-u teala, daha ölmeden önce, Cennet-i âlâyı ayaklarına serecek, bu sevgili kullarının… Yoksa 4-6 yaş çocukları için Kur’an kurslarının zorunlu eğitimden sayılmasını isteyenlerin, okullarda küçücük çocuklara olmayan cinleri gerçek diye anlatanların arzuladıkları bu mu?

İşin esprisi bir yana… Herhangi bir bilgiyi, kendisi inandığı için doğru kabul eden kişilerin ‘öğretmen’ sıfatıyla öğrencinin karşısına çıktığı yerde okulları cin de basar, peri de… Hele de bunlar, bilinçleri dinsel temelli ve yanılsamalı, saplantılı ideolojik kabullerle sakatlanmış, ilineğin ilineğine dönüşmüş memur ‘öğretmen’lerse…

Öğretmenin Sorumluluğu

Öğretmenin temel sorumluluğu, kendisini göreve atayanlardan önce, topluma ve o toplumun geleceğinin bir ferdi olarak, kendisine emanet edilmiş olan çocuğa ve öğrenciye karşıdır. Hem eğitim hem de öğretmen etiğinin temel koşullarından ve ön kabullerinden birisi budur, bu olmalıdır.

Buradan hareketle; eğer bir kişi öğretmen sıfatını hak ediyorsa ya da bu sıfatı hak etmek istiyorsa, öncelikle, egemenlerin kayıtsız şartsız bir işgüderi, bir hizmetkârı ya da onların bir emir eri olmadığını bilerek işe başlamak zorundadır. Dahası bu bilgiyi, öğretmen sıfatı ve statüsüyle eylemde bulunduğu yaşamın her alanında bir bilinç hali olarak düşünüşü, söyleyişi ve eyleyişine egemen kılmak zorundadır da...

Bu bilinçle hareket eden bir öğretmen, müfredatta ya da ders kitabında ne yazarsa yazsın; o bilgi, kendi inançlarına ne kadar uygun ya da aykırı olursa olsun, doğruluğundan emin olmadığı sürece öğrencilere aktarmaması gerektiğini bilir. Çünkü bir bilginin, öğretmenin inancına uygun olması onun doğruluğuna; öğretmenin inancına aykırı olması da onun yanlışlığına delalet etmez.

Hiçbir Kitapta Gerçek Yoktur

İster ders kitabı olsun, isterse dinlerin kutsal sayılan kitapları; hiçbir kitapta gerçek yoktur. Onlarda yalnızca bilgiler vardır. Bu bilgilerin bazıları, belli bir alanda ve bilimsel yöntemle elde edilmiş olup gerçekliğe dayalıdır ve sınanarak, doğrulanıp yanlışlanabilir. Bazıları değer atfetmelere, değer biçmelere dayalıdır ve kişiden kişiye, zamandan zamana, toplumdan topluma değişebilir. Bazıları inanca dayalıdır ve inanılır ya da inanılmaz. Yalnızca inanç konusudur.

Dolayısıyla herhangi bir bilginin, herhangi bir kitapta, metinde ya da belgede yazılı olması, onun ne gerçek bir varlık olduğuna delalet eder ne de doğru olduğuna…

İnanılan Her Bilgi Doğru Değildir

Hal buyken; tıpkı hiçbir kitapta hiçbir gerçeğin olmaması ve yazılı olan her bilgininin de doğru olmaması gibi… Öğretmen de şu iki şeyi bilmek zorundadır: Birincisi, var olduğuna inanılan her şey gerçekten var değildir. İkincisi inanılan her bilgi de doğru bilgi değildir.

Peki; “Gerçek nedir? Doğru nedir?”1 Sorular kısa olsa da bu, kısaca anlatılacak bir konu değildir. Bundan dolayı, yazıyı daha fazla uzatmamak için, dipnotta ilgili yazının linkini belirtmekle yetinerek şöyle diyorum:

Yukarıda belirtilen temel sorumluluktan hareketle, eğitim ve öğretmen etiği doğrultusunda, “Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi” ve “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nin gereği olarak; hiçbir öğretmenin, çocuklara ve öğrenciye, doğruluğundan emin olmadığı bilgileri aktarma hakkı yoktur.

Keza hiçbir öğretmen, kendisi inanıyor ya da öyle düşünüyor diye, olmayan şeyleri “var” ve “gerçek”; inançlarını da doğru diye anlatma ve öğretme hakkına da sahip değildir. Çünkü bu hem çocuk haklarına hem de eğitim ve öğretmen etiğine aykırıdır.

Eğer ‘öğretmen’ sıfatını taşıyan birileri bunları yapma hakkını kendilerinde görmeye ve bu doğrultuda davranıp söylemeye devam ederlerse, yalnızca okulları cinler basmaz. Aynı zamanda gelecek nesillerin zihinlerini de örümcekler basar. Kendilerine ne olduğunu ve ne olacağını ise söylemeye bile gerek yok…

* Ankara Üniversitesi, DTCF Felsefe Bölümü mezunu ve “Arzu Okulu”, “Aşk Mavidir Öğretmenim”, “Lağımpaşalı”, “Öğretmen Düzenin Duvarındaki Tuğla”, “Edebiyat Nedir Ki…”, “Allah dedi Üstad-ı Azam” kitaplarının yazarı. Felsefenin Işığında / Felsefece: http://atalaygirgin.blogspot.com
1 “Gerçek ve Doğru”nun ne olduğunu ve aralarındaki farkı merak edenler için işte o yazının linki: http://atalaygirgin.blogspot.com/2008/06/gerek-ve-doru.html