Soru, eğer yerinde ve zamanında sorulmuşsa ve yanıtı da bulunamamışsa, bir diş ağrısı gibidir. İnsanı sürekli rahatsız eder. Yanıtsız geçen her an, anımsadıkça zihninizde zonklayıp durmasına neden olur o sorunun. Benim ki de o hesap işte… Ansızın zihnimde beliren küçücük bir soruyla başladı, bu yazıya erişen süreç. O soru olmasa, muhtemelen bu yazı da hiç kaleme alınmayacaktı.

Oysa kısa bir zaman öncesine dek varlığından bile haberdar değildim. Elbette, benim, varlığından haberdar olmamam, her gerçek var olan gibi onun da varlığını ortadan kaldırmıyordu. Çünkü gerçek varlıkların ya da gerçek var olanların en temel üç özelliği vardı: İlki; var olmak için herhangi bir insanın düşünmesine, yani insan zihnine bağlı olmamalarıydı. Yani insan zihninden ve düşüncesinden bağımsızdılar. Diğeri; zamanda ve mekânda vücut bulmalarıydı. Sonuncusu ise sürekli değişim içerisinde oluşlarıydı. Değişmeyen hiçbir şey gerçek varlık, gerçek bir var olan ya da gerçek bir nesne değildi.

Bir de konumuz dışında kalsa da düşsel/düşünsel varlıklar ya da nesneler vardı. Bunların da üç temel özelliği söz konusuydu: Birincisi, bunların tümü insan zihninin ve düşüncesinin ürünüydü. Yani var olmaları da yok olmaları da insana, insanın zihnine bağlıydı. İkincisi, bunlar zamandan ve mekândan bağımsızdılar. Yani zamanda ve mekânda herhangi bir yer işgal etmiyorlardı. Üçüncüsü ise her türlü değişmeden ariydiler. Nasıl düşünülüp tasarlanmışlar ise hep öyle kalıyorlardı. Ne Güneş’ten ve yağmurdan etkileniyorlardı, ne acıkıyorlar, ne susuyorlar… Tıpkı; Anka Kuşu, Cennet, Cehennem, Su Perisi, Cin, Tanrı/Allah, Şeytan, Melek, vb gibi… Bunlar düşsel/düşünsel birer nesne ve salt imgesel kavramlar olmaktan öteye geçmiyorlar, kendilerine hangi değer atfedilmiş olursa olsun hiçbir gerçekliğe delalet etmiyorlardı.

Müdür Gerçekti

Lakin bu yazıya konu olan ve başlığımızda yer aldığı biçimiyle “Gizemli ve Münferit Müdür”ün düşsel/düşünsel bir varlığı yoktu. Çünkü o gerçek bir var olandı. Ve gerçek bir kişi olarak, belli bir yerde ve zamanda düşünüyor, söylüyor ve eylemde bulunuyordu. Her insan gibi, fizyolojik, biyolojik, psikolojik, hatta sosyal güdü ve ihtiyaçlarının, zihninde biriken özlem ve yoksunlukların, belki de fantezilerinin peşi sıra yol alıyordu. Bunları yaparken, hem kendisi değişiyor, hem de çevresini ve çevresinde bulunanları olumlu ya da olumsuz olarak etkileyip değiştiriyordu.

İşte beni, tüm bunları, hatta şu anda ve şimdilik yazmasam da çok daha fazlasını düşünmeye, sormaya, yanıtlar aramaya, araştırmaya yönelten ve sonunda bulduklarım eşliğinde yazmaya iten, küçücük bir soruydu. Ancak ben “Kim?” diye sormamıştım. Zihnimde beliren soru, küçücük olduğu kadar çok basitti: Ne Öğretmeni? Branşı ne?

Sorunun Peşinde

Sorunun yanıtı yoktu. Belki vardı da onca arayıp taramama rağmen, ben bulamamıştım. İşte bu noktada “Kim bu müdür?” sorusu eklendi ilkine. Ne var ki özgeçmişine ilişkin de bir veri çıkmıyordu karşıma. Ve sorular çoğalıyordu. Çoğalan sorular yanıtsız kaldıkça da gizemli bir haleye bürünüyordu. Ne hangi üniversitede okuduğu belliydi, ne de hangi üniversitenin hangi bölümünden mezun olduğu… Sanki, yakın geçmişi dışında, hakkında var olan her türlü bilgi ve görüntü özenle silinmişti, internet ortamından.

Ama Milli Eğitim’de bir müdürdü. Yani her türlü “münferit” işin döndüğü, “münferit başkan”lardan “münferit genel müdür”lere, “münferit daire başkan”larından her tür “münferit” sıfat, statü ve makam sahibine dek kadını ve erkeğiyle eğitimle ilgili ya da ilgisiz envai çeşit zat-ı muhteremin arz-ı endam eylediği Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir müdür…

Yani toplumsal çözülme ve kültürel çürüme eşliğinde, tüm kurumlarıyla birlikte çöken ve giderek bir enkaza dönüşen her yerde olduğu gibi, yasaların, tüzük, genelge ve mevzuatın, hatta teamüllerin bile birileri için uygulandığı, başka birileri içinse yok sayıldığı bir kurumda müdür...

Ve bu koşullarda, bu kurumda da ne soruşturmaların ve önerilen, hatta verilen cezaların hükmü vardı artık, ne mahkeme kararlarının ne de atılan imzaların… Her şey kim olduğunuza, arkanızı kime, kimlere dayayıp dayamadığınıza göre kolaylaştırılabilir ya da imkânsızlaştırılabilirdi. Ne denli haklı olursanız olun, derdinizi Markopaşa’ya bile anlatamazdınız. Ama bazıları hariç…

Küçük ve Basit Bir Sorudan Nereye

İşte malum “Gizemli ve Münferit Müdür” de bunlardan biriydi. Ne de olsa devir, yasama ve yargıdan yürütmeye, ekonomiden siyaset ve eğitime dek her türden temel toplumsal kurum ve kuruluşun adım adım çökmeye yöneldiği, çözülene ve çürüyene teslim olanın da taltif edildiği bir devirdi. Ve o da kısa zamanda seçmişti safını…

Seçer seçmez de şube müdürü bile olmadan milli eğitim müdürlüğü koltuğuna oturuvermişti. Oturuş o oturuştu ve bir şeyh misali o günden sonra postnişini kimseye bırakmamıştı. Bu sürede kimler gelip kimler geçmemişti ki…

Lakin arada sorunlar ve halden bilmez, oyunbozan birileri çıkmıyor değildi. İddiaların ise bini bir paraydı. Ancak her şeyin bir kolayı, her sorunun bir çözümü vardı. Olmasa da bulunurdu zaten… Onun için de bu işi kolaylaştıracak birileri vardı.

Dahası arkasında, yandan da olsa eniştesi sayılacak ünlü bir şahsiyet duruyordu. Hem de incir memeli huriler için Cennete gitmeyi beklemeyecek kadar sabırsız ve peşini varken veresiyesine kanmayacak kadar Müslüman ve “teenage girls” düşkünü olduğu yazılıp çizilen, siyasette ve bürokraside güçlü ve ünlü bir şahsiyet… Arkasındaki bu ünlü şahsiyetle birlikte her geçen gün hem güçleniyor ve etki alanı genişliyor hem de ilişkiler portföyüne yeni ünlüler ekleniyordu.

Topuk Sesleri MEB’e Uzanıyor

Artık topuk sesleri yalnızca Milli Eğitimin koridorlarında değil, yerine göre başka siyasi aktörlerle dans pistlerinde, yerine göre cemaat ve vakıfların binalarında yankılanıyordu. Bunların etkisi tez zamanda mülki idare ve adliye koridorlarına dek uzanıyordu. Her geçen gün mevcut sıfat ve statüsünden, keza geçmişinden beklenmeyecek ölçüde nüfuz sahibi bir kişiliğe bürünüyordu.

Bir taciz, tecavüz soruşturmasında muhakkik olarak görevlendirilen okul müdürünün verdiği raporu beğenmeyince ya da bir okul ihalesinde bir müdür sözünü dinlemeyip onun istediğini yapmayınca öfkeleniyor, celalleniyordu. Ve hemen o müdürün başka bir okula, hatta başka bir ilçeye tayin edilmesini istiyordu. Ne hikmetse, dileği “Ol” deyince “Oluyor”, sözü neredeyse emir telakki ediliyordu.

Bu dileğinin ve buna bağlı arzusunun gereğini yapmak için yalnızca Milli Eğitim değil, en yetkili mülki idare amirleri de amadeydi. Hem de onun isteği doğrultusunda en temel Anayasal hakları bile çiğneyen karar ve tedbirleri almaktan bile çekinmeyen mülki idare amir ve yetkilileri hazır ve nazırdı. Peki; neden ve neyin karşılığında?

Ardı arkası kesilmeyen ve şikâyete dönüşen iddialardan bazıları adli ve idari soruşturmalara konu oluyor, çoğu sonuçsuz kalsa ya da kapatılsa da içlerinden bazıları beklenmedik ve istenmedik bir biçimde sonuçlanıyordu. Ve bunlardan bazıları TBMM’de yazılı soru önergesine bile dönüşüyordu.

Yine bir soruşturmada, iddiaya göre Bakanlık müfettişleri, yöneticilik görevinin üzerinden alınmasını ve başka bir ile öğretmen olarak görevlendirilmesini teklif ediyorlardı. Bu teklif üzerine MEB Personel Genel Müdürlüğü birimlerince hemen karar veriliyor ve başka bir ile görevlendirilmesi yapılıyordu.

Ancak o da ne? “Gizemli ve Münferit Müdür” bu karara uymuyor ve raporlara sığınarak göreve başlamıyordu. İddia sahiplerine göre bu dönemde topuk sesleri Milli Eğitim Bakanlığı koridorlarını şenlendiriyordu. Ve bu şenliğe Milli Eğitim bürokrasisi kayıtsız kalamadığından olsa gerek ki Personel Genel Müdürlüğü Atama Dairesi Başkanı’nın imzaladığı görevlendirme kararı bir anda iptal ediliveriyordu. Allah’ın hikmeti işte!

Bakanlık müfettişlerinin getirdiği diğer teklifler ise evlere şenlik il disiplin kurulunda hükümsüz kılınıyordu. Adli soruşturma ve davalar boyutu ise bambaşka bir hikâye… Ne siz sorun ne de ben anlatayım şimdilik. Ama yalnızca şimdilik!

Şimdilik demişken, son bir iddiayla bitirelim yazıyı: Bunların yanı sıra çarpıcı bir iddia daha dile getiriliyordu Milli Eğitim’in “Gizemli ve Münferit Müdür”ü hakkında: “Teenage girls” düşkünü eniştenin etkisiyle olsa gerek ki o da “teenage boys” öğrencilerle (bunların iki öğrenci olduğu söyleniyor) bir başka fantezi peşine düşüyordu: Masaj fantezisi… Yaşananlar salt masajdan mı ibaretti? Yoksa masajdan ötesi var mıydı? Soruların yanıtları sizlerin hayal gücüne emanet artık…

İhalelere ilişkin yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarını, okullarda yaşanan ve maharetle kapatılan taciz, tecavüz ve uyuşturucu olaylarını, kendisine ve temsil ettiği anlayışa karşı olan öğretmenlere yaptıklarını ise tek tek saymaya bile gerek yok artık. Çünkü yukarıda kısaca aktarılan birkaç olayın yanında bunların hükmü nedir ki…

Peki; Milli Eğitim’deki bu “Gizemli ve Münferit Müdür” kimdir? Adı, sanı nedir? Ben elbette biliyorum adını, sanını ve nerede görev yaptığını… Ama benden önce bunları bilen bir Milli Eğitim Bakanlığı bürokrasisi var ortada. Ve sorum da onlara zaten!

Eyy zevat-ı muhterem var mı bir yanıtı olan? Örneğin; Milli Eğitim Bakanı sıfatını taşıyan Ziya Selçuk, Milli Eğitim Bakanı yardımcıları, Teftiş Kurulu Başkanı, Personel Genel Müdürü ya da bilcümle etkili ve yetkili zevat sorum sizlere: Kimdir bu MEB’deki “Gizemli ve Münferit Müdür”?

Ben mi yazayım? Yoksa siz mi verirsiniz yanıtı?

* Ankara Üniversitesi, DTCF Felsefe Bölümü mezunu ve “Arzu Okulu”, “Aşk Mavidir Öğretmenim”,  “Öğretmen Düzenin Duvarındaki Tuğla”, “Edebiyat Nedir Ki…”, “Allah dedi Üstad-ı Azam” kitaplarının yazarı. Felsefenin Işığında / Felsefece; http://atalaygirgin.blogspot.com