Bilirsiniz ki kimileri “Devlet Ana”dan söz eder, kimileri “Devlet Baba”dan…

Devlet Dişi Midir? Yoksa Erkek Mi?

Birincilere göre devlet dişidir, kadındır. Şefkatlidir. Öylesine ‘şefkatli’dir ki bazı ‘evlatlar’ının üzerinden elini, ayağını hiç çekmez. Boşuna dememişler ya “Cennet anaların ayaklarının altındadır” diye… O da bu sözü haklı kılmak istercesine elinden geleni ardına koymaz. Ve bu ‘evlatlar’ını çok sevdiğinden olsa gerek ki onları, posaları kalıncaya, mevta eyleyip ‘cennet’e gönderinceye dek çiğnedikçe çiğner, ezdikçe ezer! Bazı evlatları içinse koca memeli dev bir sağmal inek gibidir. Onları bağrına basar. Nerelerine sığdıracağını bilemez! Şefkatle sarar sarmalar! Kendisi yemez, onlara yedirir. Toplumun geri kalanından derleyip topladığını aklınıza gelen ya da gelmeyen bilumum yol ve yöntemle oluk oluk bunlara aktarır.

İkincilere göre ise devletin cinsiyeti erkektir. Tıpkı “Tanrı baba” gibi…

Kimilerine göre de devlet hermafrodittir. Yani hem erkektir hem de dişi… Uyarına gelsin ya da gelmesin, karşısına bir fırsat çıksın ya da çıkmasın, canı istedikçe birilerini hep iğfal eder; hem de kadın-erkek, yaşlı-genç, çoluk-çocuk demeden… Eğer yerseniz, “Devlettir ne yapsa yeridir” dersiniz! Birilerince de sürekli iğfal edilir. Bundan zevk aldığından mıdır, yoksa başka bir nedenden midir, bilinmez. Ancak hiç sesini çıkarmaz, itiraz bile etmez bunu yapanlara… Ve evlad-ı makbul sayılan birileriyle de yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında sürekli, anadan üryan cima halindedir! Sürekli meşk halinde… Onlar karşısında ne gizlisi vardır ne saklısı! Ensest ilişki düşkünü müdür, nedir?  Ama nedense, “Devlet malı deniz yemeyen domuz” diyen ve yedikçe semirenler misali, hep iğfal edenleri ve evlad-ı makbul sayıp cimaya tutuştuklarını korur kollar. Elinde avucunda ne varsa, verebileceği her şeyini onlara sunar!  

Yeri gelmişken soralım ve devam edelim: Peki; devlet erkek midir, dişi midir? Yoksa çift cinsiyetli midir? Ya da Tanrı/Allah misali cinsiyetsiz midir?

Katil Devlet Mi? Kutsal Devlet Mi?

Yine bilirsiniz ki birileri “Katil Devlet”ten söz eder, başka birileri “Kutsal Devlet”ten… Birincilere göre devlet katildir! Ve ondan hesap sorulmalıdır! Dahası o cezalandırılmalıdır. Çünkü işkenceler, katliamlar, zulümler onların payına düşmüştür. Haksızlık, adaletsizlik, yoksulluk, soğan misali soyulup soğana çevrilmek de…  O kötülüklerin anası, terörün babası, işkencelerin hamisi, savaşların nedenidir! O halde yıkılmalıdır! Yerle yeksan eylenmelidir!  

Peki; devlet işkence yapar mı? Devlet terör, katliam, zulüm yapar mı? Devlet haksızlık, adaletsizlik, yolsuzluk, soygun yapar mı? Devlet savaş ilan eder mi? Bunları yapan devlet midir? Yoksa “şu” diye gösterilen kişi ya da kişiler midir?

İkincilere göreyse devlet kutsaldır, dokunulmazdır. Önünde vecd içinde secde edilmesi ve neredeyse tapınılması gereken, kadir-i mutlak bir varlıktır. Çünkü o ebet müddet yaşayacak olandır! İlelebet payidar kalacak olan… Bunlar, “Biz ne yaptıksa devlet için yaptık!” derler. Ama yetmez! “İşkenceyse işkence… Katliamsa katliam… Suikastse suikast… Her ne yaptıysak yaptık! Ama devlet emrettiği için… Devlet istediği için…” derler. Yine yetmez. Devam ederler ve derler ki “Devlet için kurşun attık! Devlet için kurşun yedik! Devlet için öldük ve öldürdük!”  Ve bunları yaptıkları, yani insan öldürdükleri, cinayetler işledikleri, bir katile bir işkenceciye dönüştükleri için kendilerini şerefli addederler. Ve bir de ödüllendirilmeyi beklerler ve ödüllendirilirler!

Hatta akıllarını paranteze alıp, sormadan sorgulamadan kendilerini bu yanılsamalı kabullere kaptıran bazıları, mevcut ekonomik, sosyal, siyasal koşullar altında işsizliğe, yoksulluğa ya da asgari ücretin altında sigortasız ve sosyal güvencesiz çalışmaya mahkûm olmalarına bile itiraz edemedikleri ve bunun nedenini bile kavramaktan aciz oldukları halde, “Devlet biziz! Devletin asıl sahibi biz…” diyerek ortalıkta dolaşırlar.  

Bu noktada bir kez daha soralım: Devlet katil midir, yoksa kutsal mı? Devlet birilerine “Şunu yap! Bunu yapma!” diyerek, işkence, katliam, suikast emri verir mi? Devletin bu emri verecek bir aklı, iradesi, sonra da bu eylemleri değerlendirecek bir vicdanı var mıdır? Devlet siyasi, ekonomik, askeri, ticari, dini, ahlaki, vb eylemlerde bulunur mu? Bu eylemlerden dolayı devletin mi herhangi bir sırrı vardır, yoksa bu eylemleri yapan ve ikili ya da çoklu ilişkileri gerçekleştirenlerin mi? Yoksa anılan bu eylemler de bu eylemlerden kaynaklı sözüm ona sırlar da “şu” diye gösterilen kişilere mi aittir? Devlet kadir-i mutlak bir varlık mıdır?

Devlet Doğal Bir Varlık Mıdır? Yapay Bir Varlık Mı?

Düşünce ve felsefe tarihinde, özellikle de siyaset felsefesi alanında bazı düşünürler devleti doğal bir varlık olarak görür. Başka birileri de yapay bir varlık olarak… Şimdilik ayrıntılarına girmeyeceğim bunların…

Devletin doğal bir varlık olduğunu ileri sürenler için, o, doğadaki düzenin bir devamı olarak görülür. Canlı bir organizma olarak değerlendirilir.

Devletin yapay bir varlık olduğunu ileri sürenler için, o, insanın yeryüzündeki serüveninin belli bir döneminden sonra ortaya çıkmıştır. Yani tarihsel ve toplumsal anlamda insanlığın gelişiminin belli bir döneminden sonra… Bu açıdan devlet, toplumsal bir örgüt, toplumsal bir kurum olarak insanın eseridir. İnsanlar tarafından kurulur. Yine insanlar tarafından yıkılır. İnsandan ve toplumdan bağımsız herhangi bir varoluşu yoktur. Tıpkı; Tanrı/Allah ve din gibi… İnsanın olmadığı bir yerde devletten de zerre emare bulunmaz. Ve her yapay kurum ve örgüt gibi onun da bir miadı vardır. Her tekil varlık gibi yok olur ya da yıkılır gider.

Devlet Efsanesi

Buna rağmen eski çağlardan bu yana devlete ilişkin efsaneler, mitler, söylenceler, destanlar yaratılır. Elbette her biri insan aklının ürünü olan efsaneler, mitler… Kimi devletin, kadir-i mutlak olduğundan söz eder; kimi Agarta’dan; kimi derin devletten; kimi ilelebet payidar olacağından… Kimi Tanrı devletinden söz eder; kimi ideal devletten… Velhasıl efsaneler, mitler, söylenceler, destanlar bitmez. Hele de bunun sonunda, ilineğin de ilineğine dönüşen insanları, suret-i haktan görünse de aklını birilerinin ipoteğine veren ve ilinekleşmekte sınır tanımayan bir insan bakiyesine dönüştürmek varken…

Velhasıl; devlet miti ya da mit devleti, kendini sonsuz us büyülenmesine ve yanılsamasına kaptıran sonlu ve ilinek insanın, kendinden sonra gelen ve yine kendisi gibi ilinek olan ve ilinekleşmekte sınır tanımayan insanlara armağanıdır. Asıl olarak da egemenlere, yönetenlere bir armağanı… Lakin yalnızca bir armağan değildir o… Aynı zamanda birilerini tahakküm altına almanın, onları, düşünce, söylem ve davranış düzeyinde egemenlerin var olan düzeninin korunması, o düzenin mevcut güç dengeleri değişmeksizin gelişip güçlenmesi doğrultusunda seferber edilmesinin de ideolojik araçlarından biridir.

Dolayısıyla insanların düşünüş, söyleyiş ve eyleyişlerine yön veren bilinçleri üzerinde, devlet miti mit devleti söylemleriyle yaratılan kesif sis bulutlarının dağıtılabilmesi için yukarıda sorulan ve sorulmayan soruların yanı sıra, siyaset felsefesinin en temel sorularından birini sormak gerek önce: Devlet nedir?

Elbette sormak yetmez! “Devlet nedir?” sorusunu neliği ve gerçekliği temelinde yanıtlamak da gerekir. Hem de yukarıdaki sorularla bağını kurarak…

Biz de yeri ve zamanı geldikçe bunu yapacağız sonraki yazılarda… Ve bunlar eşliğinde hep birlikte anlayacağız: “Devlet miti” midir, galebe çalan? Yoksa “Mit devleti” mi?

_______________________________________________________________

* Ankara Üniversitesi, DTCF Felsefe Bölümü mezunu ve “Arzu Okulu”, “Aşk Mavidir Öğretmenim”, “Lağımpaşalı”, “Öğretmen Düzenin Duvarındaki Tuğla”, “Edebiyat Nedir Ki…”, “Allah dedi Üstad-ı Azam” kitaplarının yazarı. Felsefenin Işığında / Felsefece; http://atalaygirgin.blogspot.com