İsmail Özcan: Eğitimci /Yazar

 25 Mayıs 2020; şair, yazar, düşünür Necip Fazıl Kısakürek’in bu dünyadan ayrılışının 37. yılı. 26 Mayıs 1904’te İstanbul’da doğan Necip Fazıl, 25 Mayıs 1983’te 79 yaşında iken yine İstanbul’da vefat etmiştir.

Necip Fazıl Kısakürek; yaşarken de, ölümünden sonra da edebî ve sanatkar yönünden çok din ve politika alanında benimseyip savunduğu fikirleriyle tartışma konusu olmuştur.  Doğal olarak dünyada kamuoyuna mal olup da tartışma üstü kalmış kimse yoktur. Bu anlamda herkes tartışmaya açıktır. Ama kimi az, kimi çok… Necip Fazıl; çok yazan, çok üreten, sürekli aksiyon halinde olan bir şahsiyet olarak daha çok tartışma konusu olanlardandır.  Necip Fazıl’la ilgili tartışmalar genellikle yazılı medya organlarının köşelerinde cereyan etmiştir. Bu organların muhafazakar/sağ kanadında Necip Fazıl, genel olarak takdirlere, hayranlıklara; nadiren de ufak tefek dokundurmalara hedef yapılır. Bu ufak tefek dokundurmalara bile tahammül edilmez, bunları yöneltenlere küfür ve hakaret karışık  karşılıklar verilir. Bunun son örneği yakınlarda Karar gazetesinde Mustafa Çağrıcı’nın “İdeoloji insanı olarak Necip Fazıl” başlıklı son derece seviyeli ve gerçekçi yazısına gösterilen tepkilerdir.  

Yazılı basının laik/Kemalist/sol kanadında ise Necip Fazıl’a daima İslamcı ideolojisi ve o ideoloji bağlamında gerçekleştirdiği siyasal ilişkiler ve alışverişler üzerinden hep eleştiri  amaçlı yaklaşmıştır.

Dindar/muhafazakâr/sağ basın Nazım Hikmet’e nasıl bakmış ve bakıyorsa, laik/Kemalist/sol basın da Necip Fazıl’a öyle bakmış ve bakıyor. Ne yazık ki iki tarafın bakışı  da büyük ölçüde önyargı barındırıyor. Türk toplumu olarak 21. Yüzyılda bile gerek geçmiş, gerekse mevcut devlet adamlarına ve politikacılara, şair, yazar ve aydınlara mahalle ve kamp etkisinden kurtulup önyargısız olarak özgürce bakabilmeyi başaramıyoruz. Bundan daha kötüsü ise, iki tarafın kendilerince önemli sayılan şahsiyetlere kendi içlerinden yöneltilen ve bir şekilde ifadeye konması gereken eleştirilere de tahammülsüzlük göstermeleridir. Biz toplum olarak belli alanlarda öne çıkmış kendi dünya görüşümüzdeki şahısları tabulaştırma, eksik ve kusurlardan arındırma, “kraldan fazla kralcı olma” eğilimindeyiz. Nazım Hikmet ve Necip Fazıl bu konudaki en iyi örneklerdir.

            1988 yılında Milliyet gazetesinde “Nazım Hikmet’in Son Yılları” adıyla, Nazım Hikmet’in arkadaşı ve kendisiyle aynı dünya görüşünde olan Zekeriya Sertel tarafından yazılan dizi yazılarda, Nazım Hikmet’in az yıkandığından, temizliğe fazla dikkat etmediğinden bahsedilmesi üzerine solcu yazar ve aydınlar ayağa kalkmışlardı. Dizinin yazarı Zekeriya Sertel sol çevrelerin aforozuna uğramıştı. O tarihte solcu yazarların bir örgütü olan “Türkiye Yazarlar Sendikası”nın başındaki Aziz Nesin, Zekeriya Sertel’in yazdıklarının “yazar özgürlüğü” çerçevesinde değerlendirilecek görüşler olduğunu, gösterilen yoğun tepkinin haksız olduğunu söyleyerek sendika başkanlığından istifa etmişti.

            Sağ kesim için de benzer örnekler bulmak hiç zor değildir. Necip Fazıl’la ölümüne kadar yaklaşık 25 yıllık dostluğu ve yol arkadaşlığı bulunan, ölümünden önceki son yıllarında çok sert polemiklere konu olan Kadir Mısıroğlu Necip Fazıl’ın ölümünden sonra “Üstad Necip Fazıl’a Dair” isimli bir kitap yazmıştı. Mısıroğlu bu kitapta Necip Fazıl’ı anlatırken onun kendisini sevenlerce bilinmeyen bazı yanlışlarına da kırmadan dökmeden yer veriyordu. Birinci elden bilgi ve belgeye dayanarak sevenleri nezdinde yarattığı imajla bağdaşmayan davranışlarından sınırlı örnekler sergiliyordu. Başta Necip Fazıl’ın ailesi olmak üzere sağ kesimin yazar ve aydınları da Kadir Mısırğolu’na çok sert hücumlarda bulunmuşlardı.

            Doğrusu Necip Fazıl’ın ideolojik ve siyasal alandaki hal ve gidişatının tartışma üstü olduğunu söylemek mümkün değildir. Ama Necip Fazıl’ın tartışma üstü bir yönü var ki ona eleştirel yaklaşanlar bunu ne görmek ne de kabul etmek istiyorlar. Necip Fazıl’ın bu yönü şairliği ve yazarlığıdır. Necip Fazıl, Türk dilinin tartışmasız bir ustasıdır.

            Necip Fazıl Kısakürek’in şiirdeki üstün yeteneği ve özgünlüğü ilgili çevrelerde ilk şiirlerinin yayımlanmasıyla birlikte kabul görmüş, edebiyat otoritelerinden büyük övgüler ve hep tam puan almıştır. Zengin, güçlü ve yalın bir Türkçeyle üsluplaştırdığı nesirleri de yine teknik olarak aynı kabule mazhardır. Necip Fazıl, ne konuşursa ne yazarsa onu en güzel Türkçeyle ifade etmeyi şiar edinmiş bir edebiyat adamıdır. Hem şiirleri hem de nesirleri pek az şair ve yazarın eserlerinde var olan çok başarılı metaforlara, kavramsallaştırmalara sahiptir. Türkçenin ehil insanların elinde ve dilinde nasıl olağanüstü bir anlatım gücüne ulaştığını görmek isteyenler fakat bilhassa gençler onun eserlerini okumalıdırlar. Yazılarında kelime israfı olmayan, son derece veciz ifadelere sahip nadir yazarlardandır. Nazım Hikmet, Necip Fazıl’a yazdığı ve 1952 yılında Varlık Dergisinde yayımlanan bir mektubunda tam bu noktayı teyit eden şu kesin ifadelere yer veriyor:

“Sevgili Necip, bilirim, kalemin kıvraktır, lisanın çeviktir; bilirim üç satırda ruh üflersin kâğıda, bilirim bir yazsan parçalarsın edebiyatın Çin seddini…”

Necip Fazıl, yetenekleriyle, ayrıcalıklarıyla çok genç yaşta dikkat çekmiş; edebi çevrelerde etkisini çok çabuk hissettirmiştir. Henüz 20’li yaşlarının başlarında iken yazdığı “Kaldırımlar” adlı şiiri edebiyat dünyasında bomba etkisi yapmış, kısa zamanda hit olmuş, yıllarca dillerden düşmemiştir. Bu yüzden bir dönem “Kaldırımlar şairi” diye anılmıştır. Ogün bugündür “Kaldırımlar”  özgün ve nitelikli şiir örneği olarak kabul edilmiş, edebiyat tarihi kitaplarında çok yönlü değerlendirmelerin konusu yapılmıştır.

Edebiyat profesörü Mehmet Kaplan’ın, “Cumhuriyet Devri Türk Şiiri” adlı ünlü kitabında “Kaldırımlar” için kurduğu cümlelerden biri de şudur: “Türk edebiyatında bireyin uğradığı yalnızlığı bu kadar kesif ve kuvvetli olarak anlatan pek az şiir vardır.”

Necip Fazıl’ın başlangıç dönemi şiirleri sembolizm, olgunluk çağı şiirleri ise dinî ve metafizik temaların da etkisiyle mistisizm ağırlıklıdır. Bu dönemiyle ilgili olarak kendisine uygun görülen “mistik şair” nitelemesini kendisi de benimsemiş, yazılarında kullanmıştır. Necip Fazıl, büyük yeteneğine rağmen ciltlerce kitap oluşturacak kadar çok şiir yazmamıştır. Başlangıçta küçük hacimli kitaplar halinde yayımladığı şiirlerini, “genç şair”, “bohem şair” diye anıldığı yıllarda yazdıklarını büyük ölçüde eleyerek 1960’ların başlarında “Çile” adını verdiği tek bir ciltte toplamıştır. Tamamı, inandığı değerlerle örtüşen şiirlerden oluşan Çile, çeşitli yayınevleri tarafından defalarca basılmıştır. Bu ünlü eser son olarak 2004 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından özel ve özenli bir baskıyla piyasaya sunulmuştur.

Necip Fazıl, nesirde çok farklı konularda eserlere imza atmıştır. Deneme, inceleme, tiyatro, biyografi, tarih, roman, hikâye gibi düzyazının hemen her alanında eserler vermiştir. Şiirden sonra en başarılı olduğu alan oyun yazarlığıdır. “Bir Adam Yaratmak”, “Nam-ı Diğer Parmaksız Salih”, “Tohum”, “Reis Bey” gibi oyunları türünün en iyi örneklerindendir. Ünlü edebiyat tarihçisi Agâh Sırrı Levent, “Tohum” için, “Milli Mücadelenin ruhunu bu kadar güzel anlatan bir eser yazılmamıştır!” demiştir. Kumarın neden olduğu toplumsal tahribatı, aile dramlarını “Nam-ı Diğer Parmaksız Salih” kadar liyakatle anlatan bir başka eser çok zor bulunur. Kendisi belki kabullenmezdi ama o oyun yazarlığında Türklerin Shakespeare’iydi.

1930’lardan başlayarak değişik gazetelerde ömrünün sonuna kadar günlük yazılar yazmıştır. Sanat, edebiyat, din, tarih, toplum ve politika üzerine fikirlerini çok net olarak bu yazılarda dile getirmiştir. Bu yazılar muhtevaları itibariyle farklı değerlendirmelere tabi tutulsa da dil, imla, ifade, açıklık ve vecizlik yönünden Türkçenin en güzel metinleridir.

Bizim ısrarla vurgulamak istediğimiz şudur: Necip Fazıl Türkçeyi bir kuyumcu gibi işlemiş, bir kuyumcu kadar ona özen göstermiştir. Sevenleri, hayranları ona genel olarak “üstat” diye hitap etmiş; ondan “üstat” diye bahsetmiştir. Onun tartışmasız üstat olduğu tek alan ise Türkçedir.