Hayaller Uğruna Verilen Mücadele…

Hayatın her anında ve her alanında adımızı yazıp çıktığımız ve çaktığımız pek çok sınavla karşılaştık. Bunları bazen hesaplı kitaplı yaptık, bazen önünü sonunu düşünmeden aklımıza eseni uyguladık, bazen de işi hayatın akışına, oluruna bıraktık. Sonra ne mi oldu? Bazen hiç çalışmadığımız derslerle yüzleşerek, bazen kayıt tutup bazen kayıtsız kalarak, bazen ağır yükler yüklenip ağır bedeller ödeyerek, bazen de anılar biriktirerek yolumuza devam ettik…

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Bu hayat yolculuğunda neler mi duyduk?

Yıllar önce ABD’ye yerleşip “Ülkeye dönecek misin?” sorusuna; “Burası benim bıraktığım Türkiye değil ki döneyim!” diyen arkadaşlarımız oldu…

“Ben nedense hep aynı yerden yaralanıyorum ve artık kaldıramıyorum!” diye konuşan dostlarımız oldu…

“Son yıllarda artık sık sık 'Bugün tencereye ne girecek?' diye kara kara düşünmekten yoruldum,” diyen hemcinslerimiz oldu…

Tarla ve pazar arasında sıkışıp kalan; “Sorun üretimde mi, yönetimde mi? Tövbe ettim bu işe,” diye soran ve yakınan çiftçilerimiz oldu…

Zihnimizdeki dehlizleri çoğaltan ve sinirlerimizin sınırlarını zorlayan hayat koşullarıyla baş edemeyerek çekip gitmenin, kaçıp gitmenin, bıkıp gitmenin yollarını arayanlar oldu…

Markette kasiyerlik, lokantada garsonluk, taşıma sektöründe kuryelik yapan ve hayallerinden vazgeçen üniversitelilerimiz oldu…

Hem okuyup hem çalışan, reddedilmeyi kabullenemeyen, alkışı ve övgüyü hak eden, bu arada hayallerinden vazgeçmeyen gençlerimiz oldu…

Bahanesi ve telafisi olmayan konular…

Bazı yazarlara göre lider imajının nadir örneği sayılan CB; tarım politikalarımız hakkında, tarla ve pazar arasındaki 4 kat fark için, bahanesi de telafisi de zor olan konularda ne düşündüğünü bilemeyiz. O; sarayın, siyasal sadakatin ve yandaş medyanın uzmanlık alanına girer! Biz gelelim akıllara takılı, vicdanlara çakılı kalan çengellere!

Akıllara takılı, vicdanlara çakılı çengellere gelince…

Gerçek anlamda zorlayan, hepimizin tüylerini diken diken eden, biri bitmeden diğeri başlayan, durmadan tırmanan olaylar sarmalında kalırken bunun adı toplumsal çürüme midir? Sızlamayan vicdan, çıkmayan ses, alınmayan önlemler, uygulanmayan yaptırımlar mıdır? Ruhlarımıza sinen kanıksama duygusu mudur? Her vahşetin ardından bir süre konuşup sonra unutmak ya da alışmak mıdır? Yükselen çığlıklara karşı nasırlaşan yüreklerin tepkisiz kalması mıdır? Başta kültürel sorumluluk olmak üzere pek çok şeyi yok saymak mıdır?

Sevginin, dayanışmanın, merhametin yerini alan öfke ve intikam duygusuna cevap gibi gördüğüm şair Erkan Saltan’ın; “Biz eski biz olamayız o geçti / Geriye yol bulamayız o geçti / Eski demden çalamayız o geçti / Tekrar başa alamayız o geçti” dizelerine sığınmak mıdır? Bilemedim.

Bilinen ve teselli veren o ki; güvenlik önlemleri yetersiz, soru işaretleri çok, şiddet seviyesi endişe verici boyutlarda, öfke kontrolden çıkmış, kadınlar öldürülüyor, çocuklar aç geziyorken farklı olaylarla sarsılanlar birbirine daha çok sarılır oldu…

Bugünden geriye bakılınca insanın inanası gelmiyor. Genelde halkı, özelde biz kadınları hep teğet geçen bir anlayış var. Madem öyle, biz de kendimizi görünür kılmak, kendimize inanmak, eğitim, birikim ve tecrübeyle öne çıkmak, kişilik ve karakter olarak kimliğimizi kanıtlamak, itiraz ve onay arasında sıkışıp kalmamak zorundayız. Yani yukarıda da altını çizdiğim gibi birbirimize daha çok sarılıp arka çıkmak, el ele, sırt sırt vermek zorundayız…

Önemli not: Daha önce de yazmıştım ama yineliyorum. Okur iletilerinde “Neden tiyatro, sinema, kitap, konserlerden söz etmiyorsunuz?” şeklinde sorular var. Yangınlardan, görevden alınmalardan, baskılardan, tutuklama ve gözaltılardan, kadına şiddetten, yaşam pahalılığından göz açıp sanattan söz etmeye fırsat mı var? Gündem izin versin, ortam sakinleşsin; sıra ona da gelecek...