Okurlarım, dostlarım, öğrencilerim, yakınlarım sık sık sorarlar, yazarlık derslerimde ben her daim anlatmaya çalışırım! İnsan niye yazar, yazmak ne sağlar? Genelde bu sorulara “neden yazmasın?” diyerek yanıt vermeği seçerim? Kendini bildi bileli yazan, okuyan, araştıran, notlar alan, yazdıkça öğrenen, okudukça sorgulayan, konuştukça rahatlayan ve bundan tat alan biri niye yazmasın ki?

Yeri gelmişken iki itirafım var! İlki okuyarak, yazarak, paylaşarak, konuşarak, kitaplara, makalelere dökerek hayallerimi hayata geçirmenin, düşlerimi ve hedeflerimi büyütmenin bana müthiş bir mutluluk verdiğini, aldığım övgülerle ayaklarımın yerden kesildiğini, gelen yergilerle kendimi törpülediğimi ve bu duygunun beni çoğalttığını baştan ve peşinen söylemeliyim. İkincisi! Öykünüz varsa, hikâyeniz varsa, hayalleriniz varsa, hedefiniz, hele de ödemeniz gereken borcunuz varsa yazıyorsunuz. Ancak yazı yolculuğunuzun yol haritası, konusu, konuğu çok önemlidir.

Demem o ki hakkını veren için yazarlık zor zanaat!

Bazen akıl veren, bazen yol gösteren, bazen anne gibi koruyup kollayan, bazen hocalık yapan, bazen sırdaş gibi duran, bazen açılmaz kapıların anahtarlarını ağzında -kaleminde saklayan, gölgeleri, bulutları paylaşan, anlatacak çok hikâyesi olan, duygu sofrasında herkesi ağırlayan, dinleyerek, not alarak yazmalara doyamayanlar niye yazmasın?

Gelelim konumuza! Yaptığınız işe duyduğunuz ilgi, sevgi, ilgi alanınıza giren konulara ayırdığınız zaman, bütçe, verdiğiniz değer ve tüm bunları ömrünüze sığdırma becerisi sizi mutlu ediyorsa niye yazmayasınız?

Giderek yalnızlaşan, bencilleşen, doğadan kopan, duyarsızlaşan, acımasızlaşan insanlarla dolu bu kör ve sağır dünyada yazmak; bir savunma, bir itiraz, bir diklenme, her çeşit baskıya, otoriteye başkaldırma, biraz da kendi çapınızda meydan okumaysa niçin yazmayasınız?

Arkadaşlarla aramızda bazen şaka yollu bazen ciddi konuşmuşluğumuz var! Erkekler kabul etmese de(!), yazıp konuşmak; İnsana umut veren, insanı diri tutan, insana direnç aşılayan, insanı biçimleyen ve ona bir başka göz ekleyen bir yol, bir amaç, bir olanaksa neden yazmayasınız? Her keşke bir pişmanlık demekse, hayatın sorularına yanıt arıyorsanız niye yazmayasınız?

Hele de üretmek, yazmak, araştırmak, konuşmak size iyi geliyorsa! Hele de yaşamın her anından ve her alanından etkileniyorsanız ve tüm bunları paylaşmak gibi bir kaygınız ve derdiniz varsa! Ya da beklentiler, arzular, istekler, hayaller yerle bir olurken, endişeler, korkular, kaygılar, dayatılanlar tavan yapıyorsa yazmalısınız!

Dertlerinden pek çok yolla arınabilir insan! Bazen yazarak, bazen konuşarak, bazen paylaşarak, bazen mırıldanarak, bazen sessiz kalıp içine çekilerek, bazen acı çekerek, bazen direnerek, bazen de kaleme sarılarak ve hiç kopmayarak. Kâğıt kalemle aranız limoni değilse insan gülerken, konuşurken, okurken, eğlenirken, kahrolurken, dinlerken, izlerken, acı çekerken, çalışırken illa ki yazmaya değer bir şeyler bulup çıkarır…

Sınırları, yasakları, kuralları katı, kesin, acımasız olan toplumlarda yazarlara daha çok iş düşer. Demokrasisi gelişmiş, refahı eşit paylaşılmış, zengin, ekonomisi güçlü, halkı huzurlu, sokakları kavgasız, gürültüsüz, insanları dertsiz, düşmanlığın, kinin, nefretin olmadığı, hukukun işlediği, hapishanelerin boş olduğu, herkesin mutlu mesut yaşadığı toplumlarda ne bulur ki ne yazsın insan!

Makam sahibi şahısların reform diye sundukları harika, rakipsiz, emsalsiz mantıklarıyla; “ben yaptım oldu!” şeklindeki şahsi fikirleri şahsen sizi bağlamıyorsa! Unutmak ve uyutmak, beyinleri ve beklentileri teslim almak onların tercihi ise! Sizin tercihiniz insani, vicdani ve bilimsel ahlak gereği yola devam adına yazmak olmalı...

Yazarlığı bir meslek, bir iş değil, sizi siz yapan şey olarak görüyorsanız! Yazdıklarınız için gelen iletileri saygıyla sahiplenip yüreğin başköşesine yerleştiriyorsanız! Yaşadığımız siyasal ve sosyal iklime çok ters olan bazı beklentilerden vazgeçmeğe değer diyorsanız! Hali tavrı, siyasi hırsı, kibirli havası tavan yapanlar; neden oldukları yaraları mı sarıyor, yeni yaralar mı açıyor, yoksa mevcut yaraları kanatmayı, kanırtmayı mı seçiyor diye karar veremiyorsanız! Unutmayın!

Edebiyatla ilgilenmek, okuyup yazmak, konuşup paylaşmak, insana hayata teslim olmamayı ve pes etmemeyi de öğretir. Sözcüklerin gücüne inanmak, yaptığın işi içselleştirmek, insanlara dokunmak, mesafeleri kısalttığı gibi köprüler de kurar. Kendini içinde yaşadığı toplumun parçası sayanlar yol açarak, yön vererek yeni yazarlara ilham kaynağı ve rol model olurlar.  Az şey mi?

Bu tümceyi açmam gerekirse; MSM’den eski öğrencim Ezgi Dağlı Çiçek’le bugünlerde sık sık yazışıyoruz. O bir kitap hazırlığı içinde, ben ona kaynak ve yöntem konusunda destek olmaya çalışıyorum. O bana; “Kimsenin böyle hocası yok(!) Sizi örnek alıyorum” diyor.  Ben kanat takıp uçuyorum. Az şey mi? 

MSM yazarlık bölümünden “Viran” kitabının da yazarı olan öğrencim Hande Balcan diyor ki; “Neşe hocam Atatürk haftasında bizden bir mektup yazmamızı istedi. O ana kadar Onunla ilgili pek çok yazı kaleme almıştım ama mektup ilk olacaktı. İçimden sanki mektubumun Atatürk’e ulaşacağı hissi vardı, belki bana cevap verecekti, o nedenle mektubuma hiç nokta koymak istemedim.” Bir ödevin düşündürdükleri az şey mi?

Yazıyı noktalarken sormalıyım! Sahiden çok örneği var mı bunun diğer ülkelerde de! Bir sürü soru sorup, hiç yanıt alamamak!  Samimi, içten, sahici cevapları boşuna beklemek! Sorular sorduran kaynakları tam rafların en üstüne kaldıracakken,  gelen okur dönüşleriyle, dost övgüleriyle sormaya, düşünmeye, devam etmeye değer demek. Merak ettim de…