Çölün ortasında bir kabusun içinde yaşıyor gibiyiz. Hayat kalitesine dair her şey tehdit altında. Güzel ve yaratıcı olan şeyler yoklar, yasaklar yahut çok pahalılar.

Bir yandan da içinde yaşadığımız çağ hiç öyle değil. Sanat yapmak, sanata iştirak etmek, ulaşmak, “ortamlara girmek” hiç bu kadar kolay olmamıştı. Keza yaptıklarını göstermek de. 

Eskiden bir film çekmek, bir albüm kaydetmek için neler gerekirdi düşünsenize? Ekip, ekipman, çevre, para, sabır, zamanlama… Bugün tablet, telefon gibi basit cihazlarla aynı anda, hatta aynı cihaz yardımıyla hatta pek çok zaman tek başınıza üretebiliyor, dağıtabiliyor hatta lansman yapabiliyorsunuz. 

Elbette bir adaletten değil eskiye göre makul olan bir şeylerden bahsediyorum. Yoksa bazılarımız epey daha eşit. Hiç “beş takipçili biriyle beş milyon takipçili biri” bir olur mu? Yahut Elon Musk’ın oğluyla benim oğlum… Ama bir fikriniz varsa bunu bir şeye dönüştürmek ve o şeyi insanlara ulaştırmak hiç bu kadar kolay olmamıştı.

Sonuçlarını da görüyoruz. Türkiye’nin dört bir yanında çok acayip müzikler yapılıyor. Eskiden “umut veren” işler çıkardı. Şimdi dünyayla beraber yapılan cazlar hip hoplar var. İnanılmaz stand-up’çılar, sinemacılar, diziler, ressamlar, grafikçiler, heykelciler, edebiyatçılar, fotoğrafçılar var. 

Çizim: Turgut Yüksel

VARLIK İÇİNDE YOKLUK

Bu açıdan bakıldığında müthiş yaratıcı bir çağda yaşıyoruz. Ama bu yaratıcı çağda biz Türkiye’de varlık içinde yokluk çekiyoruz. Medeni ülkelerin şehirlerine imrenerek bakıyoruz. İmrendiğimiz şeyler de mütevazı şeyler. Kimse Silopi’ye Carnegie Hall açılsın demiyor. Biraz normal olalım yeter. Hatta muktedirler gölge etmese o kadarı bile yeter. 

Eller Büyük Hadron Çarpıştırıcısı tartışırken burada Matematik Köyü’nün çanına ot tıkamaya çalışıyorlar. Aynur’un Kürtçesini, Melis Sezen’in memelerini kafaya takıyorlar.

Güzel arkadaşım Övül Avkıran Berlin’de bir tiyatro projesi düşünmüş. Tabii biz böyle durumlarda ne yaparız? Hemen eş dost dayanışma. Övül de Ahmet 100 verir Ayşe şunu yapar filan hesap yapmaya başlamış. Arkadaşları demişler ki “kızım devletten istesene”. Övül olay yerinin Berlin olduğunu kıskanç Almanların bambaşka bir dünyada yaşadığını biliyormuş elbette ama bilmek yetmiyor işte. O fena alışmış burada Mustafa ile beraber kazıya kazıya tiyatro yapmaya, bir şeyler çıkarmaya.

Kazıya kazıya. Eskiden bu ancak tekrar edince anlam kazanan “kazıya” kelimesi anahtar kelimemizdi. Kazıya kazıya yapılırdı her şey. Şimdi de kazıyan çok ama bu sefer kazımak yetmiyor. Devlet yaratıcı işlerde hep ayak altında dolaştı, köstek oldu. Şimdi daha fazlasını yapıyor.

Matematik Köyü, Nesin Vakfı, kazıya kazıya bugünlere geldi. Bugün hesaplarına bloke konuyor. Moda Sahnesi kazıya kazıya bugünlere geldi. Bugün elektrikleri bile problem. Halbuki devletin bunlara gözbebeği muamelesi yapması gerekmez mi?

Ezhel, Memet Ali Alabora, Can Dündar kimler kimler Türkiye’ye gelemiyor bile. 

Zaten pek yapılmayan festivaller yasaklanıyor. Belediyeler derin incelemeler sonucunda Aynur’un yaptığı müziğin Kürtçe olduğunu bulup yasaklıyor. E-posta kullanabilen insanların yaşadığı yere tükürmenin ayıp karşılandığı bir ülkede bir konserin Türkiye’de en çok konuşulan ikinci dilden olması rahatsızlık yaratabiliyor.

Pandemi sebepli gece müzik yasağı var yahu bu ülkede.

ÇOKTAN ESKİDİ O GÜNLER

Benim ergenliğim bunun bin beterinde geçti. Islıkla bile müzik yapılmazdı. Albüm yoktu. Film yoktu. Konser yoktu. Roman, hikaye yazılmazdı. Makaleler bile saçma sapan bir Türkçeyle yazılırdı. Anlaşılmaz olmak marifetti. Yasaklar benimsenmişti.

Ankara’da Dost Sanat Ortamı açılmıştı, Konur’daki efsane Dost Kitabevi’nin altında bir çeşit panayır. Tek gün mütevazı kitabevinin bodrumunda yapılıyor. O ortam ‘80’lerin bezmiş Ankara’sına öyle bir güzel yakışmıştı ki Ankara’ya Tate Modern açılmış gibi gelmişti bize. 

O gün kolay lokmaydık. Bir avuçtuk, yokluk içindeydik. Bugün varlık içinde yokluk yaşıyoruz. Bugün Dost’un bodrumuna sığmayız. Bugün Cem Yılmaz’ın Ricky Gervais’ten çok takipçisi var. Ezhel’i sadece Spotify’da düzenli dinleyen insan sayısı 4 milyon. 

Şu da var. Yaratıcılığın karşısında duranlar da biliyor yaratıcılığın onlara da gerektiğine. Ama malzeme belli. Kutuplaşma tırmandıkça fark sırıtır hale geliyor. Tarkan’ın karşısında Doğuş, Beren Saat’in karşısında Hakan Ural var. Cem Yılmaz’ın Şahan Gökbakar’ın filan karşısı zaten boş.

Bu böyle devam edemez. Eşyanın doğasına aykırı. 

HERKESİN HAYATI KİMSEYİ İLGİLENDİRMEZ

Bu asimetriye rağmen (inşallah) gelmekte olana, yani muhalefete bakınca da parlak bir şey görünmüyor. Parmak sallayanlar kafa tokuşturanlar, ne ararsanız var. Ama hiç öyle sanatmış sepetmiş yaratıcılıkmış hayat kalitesiymiş kafaya takan birileri varmış gibi de durmuyor.

Siz bir tek yüksek perdeden “kimsenin memesine içkisine müziğine dizisine karışamazsınız kardeşim” diyen kimseyi duydunuz mu?

Baksana daha yeni “birileri” İBB Gazhane’deki duvar resmini kendi gelenek ve göreneklerine aykırı buldu. İBB vazife çıkarıp kaldırdı. Delirmemek mümkün mü? Güya sosyal demokrat belediye bunu yapan. Tuncay Akgün’den aktaralım: “Fransa’nın en önemli çizgi roman dergisinde ve en önemli yayınevlerinden birinde albüm/kapak olan bir Türk çizerin eseri, kırılgan narsisizm (sürekli kesintisiz mağduriyet/hassasiyet/alınganlık/kibir) yaşayan çevrelerce üstelik 3 günlük bir Çizgi Festival alanında sansüre uğradı.”

Muhalefet hassasiyetler adı altında herkesi memnun etmeye çalışmaktan çatlamak üzere. Halbuki formül bu kadar sofistike değil. Herkesin hayatı kimseyi ilgilendirmez. Kimseye zarar vermedikçe her şey serbesttir.

Memlekette ağaçlar bulutlar bile muhalefet diye inliyor. Muhalefet bir masanın çevresinde oturup kalkabilmeyi başarı diye sunuyor. Kimsenin kısa vadede ilgilenmediği problemleri nasıl çözeceğini anlatmaya çalışıyor. Onu bile tam yapamıyor.

Geliyorsa gelmekte olan gelsin. Şuracıkta zaten burada olan var. Biz her durumda kendi başımızın çaresine bakmaya devam edeceğiz. Bu ülke halkının çok gerisinde insanlar tarafından yönetildi hep. Kıymetli, yaratıcı insanlarına da sık sık sürgünü, hapsi, sefaleti yahut daha kötüsünü reva gördü. Bu hep böyle oldu. Ama artık bodrumlara sığmaz bir kalabalık, masa çevresini dolduranlardan çok daha yaratıcı bir gençlik var. Artık ülke terli. Dünya değişti. Hiçbir şey eskisi gibi değil.

Muhalefete güvenemeyiz. Muhalefet gelirse de biz muhalefette olmaya devam edeceğiz.

Yaratıcı insanlar arasında pek milletvekili, vali yahut devlet başkanı olmak isteyen çıkmıyor. Demek ki tek şansımız daha yaratıcı olmak. Bu durum böyle diye muktedirlerin vizyonsuzluğuna mahkum olamayız.

Dünya değişiyor. Dünya büyük bir organizma haline geliyor ve çok hızlı değişiyor. Muhafazakarlıktan kopuşun dönüşü yok. Bu dönüş bütün dünyada hızlı yaşanıyor. Gül bahçesi vaad etmiyor hiçbir şey elbette. Ama hiçbir şey bugünkü gibi de kalmayacak. Her şey bizim ne kadar yaratıcı olduğumuza bağlı. Biz hayatı değiştirirsek, biz güçlü karşı çıkarsak kimse bir şey yapamaz bize.

“İsimler, kataloglar ve dehaya tapınma çağında yaşıyoruz. Dehaya tapınışımız da yaratıcı olmayan bir çağda yaşadığımızın en açık göstergesi.” demişti Clive Bell. Yaşadığı çağ (1881-1964) için çok doğruydu bu. Değişti o çağ bir miktar. Elvis’ler Beatles’lar devasa starlar, edilgen izleyici devri kapanıyor. Herkes 15 dakikalığına meşhur olacak derken herkes kendi çapında meşhur birisi haline gelmeye başladı.

Daha güzel bir dünya için, hayat tarzımızı korumak için daha güzel direnebilmek daha güzel yaşayabilmek için tek şansımız daha yaratıcı olmak.

Not: Yazı yayınlandıktan sonra şu nefis açıklamayı gördüm. Haksızlık olurdu eklememek.

METİN SOLMAZ KİMDİR?

1969’da doğdu, Ankara’da büyüdü. 1990’larda dört sene Ankara Radyo Arkadaş’ta radyoculuk yaptı. 1990 yılından bu yana yazılı basında ve muhtelif internet sitelerinde yazıyor. siberalem.com, idefix.com, Anason İşleri ve Overteam New Media kurucularındandır. Kitapları: Kenardaki Milyonerler (1992, Korsan), Rock Sözlüğü (1994, Pan) Türkiye’de Pop Müzik (1996, Pan), Türkiye’ye Ait 100 Büyük Yanılgı (2015, Ağaçkakan), Erken Adam Hikayeleri (2016, Pan), 100 Ne Olacak Bu Memleketin Hali (Hazırlayan, 2016, Ağaçkakan), Mehmet Teoman - Anılar saçılmış odaya, her yere (2021, Anason İşleri Kitapları).