İşte Metin Akpınar'ın Cumhuriyet'ten Aykut Küçükkaya ile yaptığı ropörtaj:

- Metin abi, sanatçının gücünü, büyüklüğünü yaşadığınız o büyük ayıpta gördük. Siz neler gördünüz o süreçte?

Sanat, doğa insan, insan toplum ilişkilerini irdeleyen olgu diye söylenir. Onun içerisinde söyleyecek sözü olan beyaz cama da yazar, peliküle de yazar, bina da yapar, kağıda da yazar. Sanatçı meramını mutlaka anlatmalıdır. Ama genel kural sanatçı özgür olmalıdır. Daha özelleştirirsek olayı biz kabare tiyatrosu sanatçısıyız. Kabarenin esasında ana hedefi faşizmin ayak seslerine karşı baş kaldıran, bir baş kaldırı tiyatrosu. Bir şaka tiyatrosu, bir alay tiyatrosu, bir ironi tiyatrosu, politik hiciv yapan bir tiyatro. Shakespeare, tiyatroyu, ‘dünyanın aynası’ diye tarif eder. Kabare tiyatrosu da bir ayna ama dev aynası. Biraz abartıyor. Yanlışı abartarak gösteriyor ki yanlışa düşmeyin. Pis kokuyu burnunuza burnunuza üflüyor ki koklamayın reddedin. Gürültüyü kulağınıza kulağınıza basıyor ki rahatsız olun değiştirin. Böyle bir tiyatro. Bu tiyatroTürkiye’de 1962 yılında, Haldun Taner'in denemesiyle başlıyor.

-Sizin kabare tiyatrosunda yer almanız nasıl olmuştu?

Ulvi Uraz Tiyatrosu’ndan ayrıldıktan sonra özel bir tiyatro kurduk, İstanbul’da yaşayamadık. Üç buçuk aylık bir kış turnesi yaptık. Dönüşte Haldun Taner’e gittik, ‘bize bir oyun verir misiniz’ diye. Haldun bey de “Vatan Kurtaran Şaban”ı yazmış. 65,66 yılları. Haldun bey ‘geleneksel tiyatro yaparsanız başarılı olamazsınız, gelin sizinle yeni bir şey yapalım adı da kabare tiyatrosu olsun’ dedi. Ben itiraz ettim. ‘Hocam adını bile sizden duyduk şimdi. Nasıl yapacağız?’ diye, beni ikna etti. 1967’de kurulduk, 1992’ye kadar da hep zirvede, ciddi işler yaptık. Demek ki özgürlük ortamıydı, düşünün 65’le, 92’yi. Dünyada kabareyi değerlendirdiğimiz zaman da Haldun beyin tanımlamasıyla MÖ 6. yıllara kadar gidiyor... Kabare tiyatroları en müstebit yönetimlerde de söyleyecek söz bulmuş, en liberal ortamlarda da eleştirecek yan bulmuş. Böyle bir tiyatro. Ne yazık ki bizde 92’den beri yok. Bunun da bir sebebi olsa gerek.

ÖZGÜR DÜŞÜNCENİN VAR OLDUĞU SÖYLENEMEZ

-Özgürlük mü yok?

Özgürlük zaten tartışmalıdır. Ben uçsuz bucaksız bir özgürlükten yana değilim. Ama özgürlüklerin ne kadar kısıtlanacağı konusunda da konsensüs lazım. Toplumla ve siyasi otorite arasında bu konsensüs kurulmalı. Çok özgür bırakırsanız uçar, biraz frenlemek lazım, çok basarsanız da patlar, o kadar da sıkmamak lazım diye düşünüyorum.

-Sanatçıları özgür olmayan bir toplumun ilerleme şansının olmadığını hem halkın hem de siyasi iradenin görmesi gerekmiyor mu?

Özgürlük çok önemli. Ama bizim ana unsurumuz Cumhuriyet diye bakıyorum ben. Nedir Cumhuriyet? Cumhurun kendi kendini yönetimi. Güzel mi? Güzel. Yeterli mi? Hayır. Takviyeler lazım. Mutlaka laik olmalı. Laik olacaksın ki Cumhuriyet yaşasın, halka malolsun, yürüsün. Yeterli mi? Hayır. Demokrasi de gelecek. Hem laik olacaksın, hem seküler olacaksın, hem eleştirel aklı kullanacaksın, hem Cumhuriyet olacaksın. Bunların hepsi de özgürlüğe bağlı. Demokrasi, dünyada, şimdilik en iyi yönetim şekli. Yarın belki o da geçilecek. Demokrasi sabit bir hedef de değil, ona yaklaştıkça uzaklaşıyor, açılıyor... Gerçekten de bir toplumun sanat damarları kesilirse, insanlar düşüncelerini özgürce söyleyemezse o toplumda sıkıntıya girileceği kaçınılmazdır. Düşünceyi engelleyemezsiniz. İnsan her şeyi düşünür. İnsan düşündüğünü söyleyebilmeli, yayabilmeli, kendisi gibi düşünenlerle örgütlenmeli, siyasi otoriteye ortak ya da aday olmalı. Bu özgürlüğün evreleri. Eğer yakın tehlike ve şiddet unsuru yoksa özgür ifadenin olması kaçınılmazdır. Şiddet ve yakın tehlike yoksa ifade özgürlüğü engellenmemeli...

-Toplumda bu anlamda bir geriye gidiş olduğunu görüyoruz...

Tabii çok görüyoruz. (İhtilalleri sıraladıktan sonra) en kötüsü de 80 ihtilaliydi. Çok can yandı…Ama şunu söyleyebilirim ki biz 67’den 92’ye kadar tüm siyasi çalkalanmalara rağmen oynadık ve ful oynadık. Bizim tiyatromuz kapatılmadı. Genco’yu (Erkal) kapattılar, bize haber geldi biz tatile girdik. Ama bugün, bu ülkede hür düşüncenin, ifade özgürlüğünün var olduğu söylenemez. Davlara bakıyorsunuz, partili Cumhurbaşkanı’na hakaretten açılan davaların çoğu bu yıl açılmış. Mizah ehilleştirilmiş bir ‘saldırıdır.’ Saldırının dozu aşılırsa hukuki takibat olmalıdır. Nasıl olmalıdır? Gerçek hukuka uyurak. Yargı da değil oradaki evrensel hukuktur.

SAHİPLENME MUTLU ETTİ

-Hakkınızdaki soruşturma, halkın sanatçısını sahiplendiğini de gösterdi…

Bu beni ayakta tuttu. Beni zinde tutan odur. Mutlu oldum. 78 yaşındayım. 60 senedir kamu yararına bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Televizyon programında söylediklerim benim düşüncelerim, bana silah zoruyla söyletmediler ama aşırı, abartılı, uç yorumlara gidilmesi benim kabahatim değil. Bu adam doğru söylüyor diye de yorumlanabilirdi. Uyarı görevi yapıyor, yararlanalım da denilebilirdi…. Bir de bizim toplumumuz sanatçının imgeyle, simgeyle, metaforla konuşmasına çok alışık değil. Daha sonra televizyon programlarında yorumları dinledim. Adam diyor ki; profesör, “bana gergedan dedi.” Ben sana niye gergedan diyeyim, o bir metafor. Ben gene umutsuz olmamaya çalışıyorum. Özgürlük ortamı kurulmalıdır, kurulacaktır. Yeter ki halk bunu istesin, özlesin. Hem sanat olarak sanatçıdan doğruyu iyiyi talep etsin, hem siyasi otoriteden doğruyu iyiyi talep eder hale gelsin.

-Üniversitede ders vermeye ne zaman başladınız?

64 yaşımda başladım hocalığa. Son dört senedir buradayım (Okan Üniversitesi). Kabare oyunculuğu dersi bir tek bizim üniversitemizde var. Ben de kıvançla veriyorum. Bir ben kaldım, bir de Ahmet Gülhan var. Bizim de özel çalışmalarımızla akademik platforma aktarıldı kabare tiyatrosu.

Her dönemde kibarca söylenecek laf vardır, olmalıdır. Ülkenin en az Cumhuriyet, laiklik, inanç ve yatırım özgürlüğü kadar vazgeçilmezidir tiyatro. Tiyatronun hele hele kabare tiyatrosunun, ülkenin vazgeçilmezi olduğu inancının kamuoyuna yerleştirilmeli lazımdır.

-En büyük hayaliniz miydi bu?

E tabii… Günah, yazık... Haldun (Taner) bey buna çok ciddi emek verdi. Muhsin Ertuğrul diyor ki “Türk tiyatrosu ne zaman tık nefes olsa Haldun oksijen yetiştirir.” Birinci nefes Breht okulunun Türk tiyatrosuna monte edilmesi, ikincisi de kabare. Tiyatronun hele hele kabare tiyatrosunun, ülkenin vazgeçilmezi olduğu inancının kamuoyuna yerleştirilmeli lazım. Tiyatro, bir ülkenin vazgeçilmezi olduğu kadar empati kültürünün de mabedidir. Empati tiyatroda öğrenilir. Empati, beraber yaşamayı amaçlayacak bir şey ki benim demokrasi tarifi diye anlattığım odur. Birbirleri gibi düşünmeyen insanların, şiddet olmaksızın birlikte yaşabildikleri rejimin adı olmalıdır demokrasi. O varsa özgürlük olur, özgürlük varsa sanat olur, sanat varsa her şey güzel olur. Toplum da iyiye güzele yönelir, ulaşır.

DÖRT SIFIR MAĞLUBUZ

- Şimdinin tiyatro izleyicisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tiyatronun bu toplumda aktif olduğu söylenemez. Sokakta her gün 25 kişinin öldürüldüğü 70’li yıllarda, 75’lerde Beyoğlu’nda, her akşam 42 perde açılıyordu. 2500 sanat tüketicisi katılıyordu. Bugün bu sayı yok. Nedenleri çok ama göç büyük bir etken. Yönetim, eğitim, büyük bir etken. Özellikle İstanbul için en önemlisi göç. Biz o güzel işleri yaptığımız dönemlerde nüfusun yüzde 70’i kırsalda yaşıyordu. Yüzde 30’u kentte yaşıyordu, sınırlı bir kentte... Bugünse nüfusun yüzde 48’i, 50’si kentte yaşıyor. Bu müthiş bir göç. Göçenlere kızmıyorum ben. Onların da hakkıdır iyinin güzelin yanında olmak, rahat yaşamak... Ama onlar bulundukları yerde kalkınsaydı, göç olmasaydı çok daha iyi olurdu. Göçle gelen ne yapıyor? Kendi folklorünü, kültürünü orada bırakıyor. Buraya bir kısmıyla geliyor. Hem kendi kültürünü yaşayamıyor geldiği yerde, hem de kent kültürünü bozuyor. Büyük göç aldığınız zaman çağdaş ve dinamik kent kültürü oluşması yerine yoz kent kültürü oluşuyor, o zaman da bunun hem siyasi otoriteden talebi, belediyelerden, sivil insiyatiflerden talebi, hem de sanattan talebi maalesef seviye kaybediyor. Bugün bir seviyesizliğimiz varsa bu yüzdendir. Bir de tiyatro öyle geniş bir yelpaze ki aynı siyasi partiler yelpazesi gibi olmalı. Opera da, bale de, kabare de, seks, korku, ajitasyon, gazete tiyatrosu, sandiviç tiyatro da olacak. Bunların sadece varlığı değil, yazar kadrolarının yetiştirilmesi, eğitimi olacak. Hatta teknik elemanlarının eğitimi olacak. Bu ütopik ama zor değil. Bütün mesele genel eğitim sistemini düzeltmekten geçiyor. Biz ilk sekiz yıllık eğitimden sonra, çocukları becerilerine göre takip edecek öğretmen kadrosu yetiştirirsek, öyle ölçüp yönlendirebilirsek çocukları, sonra tiyatrocular da operacılar da diğer sanatçılar da teknik elemanlar da, mekatronikçiler de yapay zekacılar da çıkacaktır. Dünyada müthiş gelişmeler var biz çok gerilerdeyiz. Göbeklitepe’yi saymazsak tarım toplumu olmaktan çıktık, ekmeye başladığımızdan itibaren tek Allahlı dinler geldi ona girdik, makine geldiği zaman makineyi kaçırdık, milliyetçilik bizi yakaladı gene, bölündük parçalandık azaldık, şimdi iletişim araçlarının gelişmesiyle hürriyet vs geldi onu da tam yakalayamadık. Dört sıfır, dört sıfır deniyor, biz dört sıfır mağlubuz... Ben bayağı kesir okudum. Aşağılık diye de alay ederdik zaten. Küme falan bilmiyorum. Sonra yüksek matematik girdi ama gene de ulaşmak çok zor. Kodlama nereden öğrenecek benim çocuğum da üretecek. Hiçbir şey yapılamaz mı? Yapılabilir... Tıp eğitimi yapmış popülasyonla, mühendislik eğitimi yapmış olanlar önce kendi içinde kaynaşacak. Doktorlar matematik öğrenir, matematik de biraz insan öğrenir, ikisi birden yapay zekaya girerlerse yapay zekacı yetişir. Bazı üniversitelerimizde yapay zekacı var çok şükür. Belki öyle yakalayabiliriz. Yoksa Hindistan’dan c grubu yazılımcı getirip onunla idare ederiz. Gayri safi milli hasılanızın AR-GE’ye ayırdığı rakam bir bile olamadı daha.

DEVRİM LAZIM

- Az önce ‘umutsuz değilim’ dediniz...

Türkiye’nin geneline bakınca umutlu olmak olası değil... Bu ülke Sinop’tan İskenderun’a bir hat çekilmiş, Doğu’su terk edilmiş bir ülke. Bütün yönetimler suçludur ama genelinde Batı’nın bize dayatması da Kalkınmada öncelikli bölgeler diye bir şey çıkardılar başımıza... Son yaşadığımız Arap Baharı’nın ilk denemesiydi. Kendi ürettiğini bize satmak amaçlı bir şey. Öyle olunca bölge kalkındı, İzmir, İstanbul, Adana, Konya... İstanbul ile Şırnak arasında gayri safi milli hasılada 100 senelik uçurum ve maddi uçurum. O zaman ya göç edecek ya da kendince başka çareler arayacak. O hale geldik. Bu çok yanlış bir olaydı. İki şeye çok üzülürüm. Birincisi Muhsin Ertuğrul’un bölge tiyatroları projesi olmadı. Diğeri de rahmetli Ecevit’in köy kalkınması. Terzi Fikri’ler, Ovacık daha çok olsaydı, başka bir ülke haline gelebilirdik.

- Her yeri gezdiniz... O dönemde muazzam bir ilgi vardı değil mi?

Gezdim hem de kasaba kasaba... Kabareyle Türkiye’yi gezdiğimiz zaman inanılmaz güzellikler yaşadık. İzmir’de Dünya Kupası olduğu dönemde 33 gün 3500 kişilik salonda ful oynadık. Halkımı reddedemem. Tiyatroya ilgi göstermiyorlar diyemem. Orada Taylan gazinosu vardı 7 bin kişilik, bir hafta orada ful oynadık. Her kula nasip olacak şeyler değildi bunlar. İlgi yoktu, halk tiyatroya ilgisizdi falan diye sanat tüketicisini kötülemek istemiyorum. Ama sanat tüketicisinin eğitiminin çok önemli olduğunu da söylemek istiyorum. Bütün bunları düzeltmek için bize maalesef bir kültür ihtilali lazım, bir paradigma değişikliği lazım. Bizim zihin haritasını artık değiştirmemiz lazım. Bu da böyle küçük kımıldanışlarla olmaz, devrim lazım.

Türkiye’de tiyatro, sayısal olarak dünya standartlarında varsayılamaz. Nüfusun yüzde onu kadar aktif koltuk, aktif sanatçı yeterli sayılır. 10 milyon olsaydık, fena değilir bugün ama 80 milyon olunca bizde tiyatro numerik olarak yok demektir. 30 senedir bu değişmedi.

- Sinemaya dair neler söylersiniz?

Bizim her şeyimiz tiyatroydu. 1964’te Ulvi Uraz Tiyatrosu’nda profesyonel oldum. Sahnede mutlu olan, ‘sahne benim dünyam’ diyen bir adamdım. 1973 yılında Ertem (Eğilmez) abi, Münir (Özkul) abi bizi sinemaya davet ettiler, sinemaya geçtik. Öğrendiğimiz mizahı oraya taşıdık, güzel işler yapıldı, iyi ki yapılmış… Eşkiya ile başlayan bir sıçrama oldu sinemada, çok da iyi oldu. Ama sonra yetişen yönetmenler subjektif sinema yaptılar. Türk sineması gene de gelişti, bizim zamanımızda para yoktu, teknoloji yoktu, filmi burada yıkayamıyordunuz bile. İngiltere’ye, Bulgaristan’a film yıkatmaya gönderiyorduk. Ham filim dahi ithal ediliyordu, kaçak geliyordu, yapımcılar bize 35 kutuyu geçmeyin diye tazyik yaparlardı… Beni kahreden olay Türkiye öyle bir kolaj ki, özümsenmiş bir kültürümüzle evrensel olduğumuz dalımız yok. Ne sinema, ne tiyatro, ne müzik... Bir caz gibi, tango gibi... Alt kültürden gelecek, üst kültür benimseyecek ve evrensel olacak. Bir atılımın yapılması lazım o da dediğim gibi bir kültür ihtilaliyle olabilecek bir şeydir…

SANATÇI ÇAMURDA DA YETİŞİR

- Şu anda sanatçının beslenebileceği ortam var mı Türkiye’de?

Var, belki de daha fazla var. Eğer siz kültür seviyesi yüksek bir ortamda ilk yedi yaşınızı geçirmişseniz, temiz su, sağlıklı gıda tüketmişseniz, kültür ortamından yararlanmışsanız, beyniniz iyi gelişir ve siz iyi insan olursunuz. O gelişmiş iyi insan, her yerden beslenebilir. Sanatçı yapısı varsa, o yolu tercih ederse, oraya girebilir diye düşünüyorum. Akıl ve zeka yeterli ise toplumdan yararlanmak her zaman mümkündür... Otobüse, metrobüse binemez olunca, arabanız oluyor. Biraz kopuyorsunuz. Toplumun içinde yaşamak , onlarla beraber olmak, terini, kokusunu, mikrobunu falan yaşamak, insanı insan yapan unsurlar bunlar. Bence her ortamda sanatçı yeteşir. Hatta çamurda daha iyi yetişir, orada bir zambak olurlar, yani kıymetleri de iyi olur.

DERDİM KABARE MÜZESİ

- Şimdi bir film ya da dizi projeniz var mı?

Tiyatroyu kapattıktan sonra çok film, televizyon dizisi yaptım. Son zamanlarda gelen senaryolar, yapımcıların, yönetmenlerin talebi farklılaştığı için istediğimiz çizgide olmadı. Ben yaşlı bir adamım. Resim, şişman, kır saçlı. Ne olur? Baba olur, dede oynar. Küçük roller verilir, isim olarak iyidir, sembolik de bir para verirler, sanatçılığınızı yüceltirler ama rol de yeterli değildir, para da yeterli değildir. Önce bunun kırılması lazım. Sahnede ölmek bir sanatçının özenidir. Keşke öyle bir şey olsaydı... Bir de biz huysuzlaştık, aç olsaydık her şeyi kabul ederdik, çok şükür aç değiliz diye direniyoruz. Diziler de yapılacak çizgiden çıktı, bir buçuk, iki saat dizi olur mu kurban olayım? 20 dakkika, yarım saate inse, televizyon kabaresi olsa ne güzel olurdu diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Ders vererek yine hizmet ettiğim inancındayım, buradan bir kabare tiyatrosu çıkarabilirsem mutlu ölürüm. Şimdilik derdim kabare müzesi açmak. 25 sene içinde ne birikmişse atmadım, depoda duruyor. Çok şehit verdik. Onlara da müzede bir cennet odası düşünüyorum. Haldun Taner, Zeki Alasya, Selim abi, Nezih, onların hologramları arada sırada içerde dolaşsa güzel olur diye düşünüyorum.

İSTANBUL'DA KAYBOLURUM

- İstanbul’un vazgeçemediğiniz köşesi neresi?

İstanbul’da doğdum büyüdüm ama bugün bıraksan kaybolurum İstanbul’da (gülüyor). Gitmediğim semt yoktur diye övünürdüm artık bunu söyleyemiyorum.

- Neresinde doğmuştunuz İstanbul’un?

Aksaray’da. Aksaray, o zaman dört ana semtten biri. Diğerleri Bakırköy, Beşiktaş, Üsküdar. Orta sınıf kültürüyle büyüdüm. 34 yaşına kadar Aksaray’da ailemle kaldım. Konakta doğdum, 12 sene konakta yaşadık. İbrahim Ethem Ulagay Kimya Evi’nin çalışanlara verdiği lojmandı orası. Babam da orada çalışıyordu. Konaktan baktığımda bir yangın yeri ve orada bir tek ev görünüyordu. O evi babam aldı. Naboland şelibinin çarpıp batırdığı Dumlupınar denizaltısına dalan dalgıç amcanın eviydi. Sonra Fenerbahçe’de bir eve geçtik. 86’dan beri Suadiye’deyim.

- İstanbul’un kalabalığından herkes kaçmak istiyor...

İstanbul bir kültür kentidir. Doğu Roma’dır, Osmanlı’dır, Cumhuriyet’tir. Kadın gibidir, kendini özletir. Turneye çıkınca burnumuzda tüterdi. Müthiş bir şehirdir, ne yazık ki iyi yönetilmiyor. Avrupa’yı gezdim, orada mesela en genç kaldırım taşı 200 seneliktir, bizde en yaşlısı 15 seneliktir. Bir şehir kazılıyorsa daha medeni olmamış demektir, biz kazılıyoruz. Marmara Denizi’ne girerdik, konjonktivit olmazdık, kanalizasyon oraya akardı, makinelerin sabunlu suyu akardı, arabalar orada yıkanırdı, şimdi girsek ölürüz. Canım Marmara Denizi’ni biz kirlettik. Öldü Marmara... İstanbul da yozlaşıyor, gidiyor elimizden o yüzden iyi bakmak lazım.

ANNEM BABAM GİRMEZ, ZEKİ RÜYALARIMA GİRER

- Zeki Alasya ile film yıkama mecaranız olmuş. Paylaşır mısınız bizimle?

Rahmetli Zeki fotoğrafçılığı çok severdi. Rus makineleri vardı, yukardan baktığımız, ilk onlarla başladık. Turnelere gittiğimizde karanlık oda yapardı. Biz karanlık odada beraber resim basardık. Üç banyodur, gümüş nitratlı… Hatta karaciğer hastalığına da oradan yakalandığını düşünüyorum. 1. banyo, 2. banyo, 3. banyo... Onların terminalojisi de her anlama gelebilen garip terminolojilerdir. Bas, koy, geliyooor, bas, amaaan, dur, bir parmak at, çok iyi oldu, Allaaah çok iyi, aman geldi, geldi, geldi gibi. Erotik olarak değerlendirelebilcek deyişlerdir. Ankara’da otelde kalıyoruz, hava da sıcak, biz de atlet donuz, aşağıdan da içecek birşeyler söyledik, çocuk geldi, kapıyı tıkladığında, bu aşama devam ediyordu, bunların hepsini dinledi. Kapıyı açınca, Zeki Metin’i, kan ter içinde, atlet donla görünce, çok fena bir şok geçirmişti yavrum, herhalde bizi yanlış anladı. (gülüyor) Sağolsun, ortağım müthiş bir adamdı. Turnelere biz akvaryum da götürürdük. Bazen 45 gün kalıyorduk turnede.

-Akvaryum da mı götürüyordunuz?

Tabii akvaryum merakı vardı Zekiciğimin. Bitmeyen bir enerjisi vardı. Kendine ne alıyorsa, bana da getirirdi, o unuturdu, bırakırdı, ben devam ederdim. Bir gün geldi, ‘balkona çık’ dedi, karşıda iki tane araba duruyor. ‘Biri senin seç’ dedi, kendi de seçmiyor. Ben Skylark’ı seçtim, o Reno Station’u seçti. Böyle bir adamdı. Akvaryum alırsa, benim de akvaryumum olurdu. Ne balıklar besledik. Öpüşen guramiler vardı. Ender öpüşürler. Öpüşecekler diye saatlerce onlara bakardık...

-Zeki Alasya’yı özlüyorsunuz değil mi?

Zeki ile yaşamak bir keyifti. Biz beraber büyüdük. Başka zaman da söyledim, Zeki Metin ilişkisi adeta bir yazgı gibidir. Ben Aksaray’da doğdum büyüdüm, oardan beslendim. Zeki Laleli’de doğdu. Aynı folklorle beslendik. Babalarımız da İbrahim Ethem Kimya Evi’nde çalışıyordu. Annelerimiz bile rahmetli olunca Valide Camii’nden kaldırıldı, imamlarımız bile aynıydı. Biz İstanbul Milli Türk Talebe Birliği’nde 1962’de karşılaştık. Nazım ustanın dediği gibi yarin yanağından gayrı her şeyde ortaktık. Annem babam benim rüyama girmez, Zeki girer. Onla uğraşıyorum yani. Nurda yatsın yavrum, güzel adamdı, iyi adamdı.