FİLİZ GAZİ / GERÇEK GÜNDEM

Eski ismiyle Ayasofya Kilisesi veya Ayasofya Müzesi, şimdiki adıyla Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi. 1453’te Osmanlı’nın İstanbul’u fethinden sonra, Ayasofya Kilisesi camiye dönüştürülmüştü.

1930 ile 1935 yılları arasında Mustafa Kemal’in isteği üzerine restorasyon gören Ayasofya, 24 Kasım 1934’te Bakanlar Kurulu’nun kararıyla müzeye çevrildi. Müzeye çevrilmesindeki amaç ise şöyle anlatılmıştı:

"Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesi doğrultusunda yapılış amacı olan kiliseye tekrar çevrilmesi konusunda fikirler ortaya atılmışsa da bölgede yaşayan Hristiyan sayısının çok az olmasından dolayı oluşan talep yetersizliği, bölgede bu denli muhteşem bir kiliseye karşı yapılabilecek muhtemel provokasyonlar ve mimarinin tarihî önemi göz önüne alınarak” Bakanlar Kurulu’nun 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı kararıyla müzeye çevrilmiştir.”

Egemenlerin ideolojisine göre kiliseden camiye, camiden müzeye ve son olarak müzeden camiye çevrilen yapının girişindeyim. İğne atsan yere düşmez bir insan seli kuyruk olmuş. X-ray cihazlarını geçtikten sonra başı açık kadınlar için örtülerin satıldığı yere yöneliyorum. Dokusu peçete gibi olan baş örtü 10 Lira. Görevli, ek olarak yağmurluğa benzer kıyafeti alıp almayacağımı soruyor. O da peçete gibi… Fiyatı 30 Lira. Hırkam var diyorum.

Cuma namazı saati. Kadınların olduğu girişte, iki kadın görevli bıkmış vaziyette içerisinin dolduğunu söylüyor, defalarca: “Bayanlar, içerisi full dolu, gerçekten çıkanlar yer bulamadığı için çıkıyor.” Ayakkabıların çıkarıldığı yerde yalınayak kadınlar bekleşiyor. Yara yara içeriye girmeye çalışanlar var ama yok mümkün değil, benim için en azından.

Şerit çekilmiş, “girilmez” tabelasının olduğu yere seccadeler seriliyor. Geri kalan hemen herkes telefonlara sarılmış. Hemen her dilden görüntülü konuşanlar, selfie çekenler, kıyıda köşede çömelenler, koşuşturan çocuklar… İnanması zor burası bir zamanlar müzeydi.

‘YÖNETİM KEŞKE BİLSE, GÖRSE’

Namaz saati geçene kadar bahçede oyalanıyorum. Bir güvenlik görevlisi tarihi sütunların üzerinde oturan bir kadını uyarıyor. Dışarıda da durum aynı. Her yere şeritler çekilmiş. Konuştuğum her güvenlik görevlisinin canı burnunda. Sohbet tutturmak için her gün böyle mi diye sorduğumda kadın görevli “Ahhh ahhh” diye yanıt veriyor: “Her gün böyle, her gün.” Kısa bir sessizlikten sonra öbür güvenlik görevlisi sözleri tamamlıyor: “Parayla girilirdi buraya, seçkin insanlar gelirdi. Şimdi Sultanahmet’e her gelen burada” diyor. “Seçkin insanlar” lafını buraya yazmalı mıyım, yazmamalı mıyım emin değilim. İbadet etmeye ya da sadece meraktan gelen insanları kategorik olarak bir yere sille itmek istemediğimden.

Başka bir güvenlik görevlisinin yanına gidiyorum. “Maalesef.. Korkunç bir yönetim var. Buranın kapasitesi atıyorum günde 5 bin olur. Bir sayı belirlenir. Yönetim keşke bilse, görse… Burası ülkemdeki tarihi bir yapı mı? Yapı. Korunmasını isterim. Dini açıdan buranın kime ait olduğu önemli değil. Burası ülkemizde bir yer. Bitti. Görüyorsunuz. Ortam bu… Bilinçli insan sayısı çok az. Bakın görüyorsunuz… Yok anlamıyorlar…” Dedim ya, herkesin canı burnunda.

KİLERE ÇEVRİLMİŞ AYASOFYA

Cuma namazından sonra içeriye girebiliyorum. Önce daire çizerek yürüyorum. Duvarlardan parçalar koparıldığı için burada da çoğu yere şeritler çekilmiş. Boş su plastikleri her yerde. Ayakkabılar tarihi sütunların üstüne dizilmiş. Kuytu köşelere sandalye, temizlik malzemeleri, yangın söndürme tüpü istif edilmiş.

Bir başka kuytu yerde üzerinde “İstanbul Recep Tayyip Erdoğan Anadolu İmam Hatip Lisesi” kürsüsü duruyor. Etrafında içi dolu poşetler, üst üste yığılmış sandalyeler, masalar, karton kutular… Bir zamanların müzesinin kilere dönüştürüleceğini kim tahmin bilebilirdi. İçerde de herkesin elinde telefon. Yatar vaziyet telefonla konuşanlar bile var. Dev ahizelerin altındaki her adımıma hiçbir şekilde müdahale edemeyeceğiniz, olağanmış gibi karşılanan bir kötülük yayılmış. Kötü bir ahenkle, geri dönüşü olmayan tahribat el birliğiyle yapılıyor.

Tam bu kaosun ortasında, kalabalık çekilmeye başlamışken plastik su şişelerini, yere atılmış maskeleri, yiyecek ambalajlarını toplayan görevliye gidiyor gözüm. “Kolay gelsin, bu nasıl iş!” lafımı bitirmeden hem yanıt veriyor hem işine devam ediyor: “İnsan değil bunlar. Namaza mı geliyorlar nereye belli değil…” Böyle bir yapının içinde çöp toplayan görevlinin arkasından yürümek her açıdan tuhaf.