AKP, Rusya'nın Ukrayna'yı işgale başladığı 24 Şubat'tan bu yana 20 yıllık iktidarının en başarılı - belki de ilk ve tek – dış politikasını yürütüyor.

Taraflar arasında biri için diğerinden vazgeçmeyeceğini vurguluyor, ötesinde her iki ülkeyle de diyalog kapılarını açık tutuyor. Bunu da Batılı müttefikleri ve NATO ile uyumlu bir görüntü vererek sürdürüyor.

Rus işgalinin başladığı günden bu yana yapılan bütün açıklamalarda Ukrayna'nın toprak bütünlüğü ve siyasi birliğine saygı çağrısı yapıldı. Rusya’nın saldırısı kınandı. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda Rusya'yı kınayan karara da destek olundu…

Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni uygulayıp Karadeniz limanlarına kayıtlı olmayan Rus savaş gemilerinin Karadeniz'e geçişi engellendi…

Ukrayna’nın barış için önerdiği garantörlüğe de ilk ve şimdilik tek ülke olarak kapı da aralandı…

Ötesinde, AFAD ve Kızılay aracılığıyla Ukrayna'ya insani yardım gönderilmesi de başlatılmış bulunuyor…

Bütün bu adımlarla Rus işgaline karşı Ukrayna'nın yanında durulduğu izlenimini veriyor. Ancak, Rusya'ya herhangi bir yaptırım uygulanmıyor. Ekonomik ve siyasi ilişkiler de ne bozuluyor ne de kısıtlanıyor.

Rusya ile Ukrayna arasında böylece kurulan denge, temel ilkesi komşularıyla ve yakın bölge ülkeleriyle iyi ilişkilere ve dayanışmaya öncelik veren Cumhuriyetin kadim Türk dış politikası doğrultusundadır. Barış arayışlarına ev sahipliği dahil yansımalarıyla da uluslararası alandaki görüntümüzü olumlu etkilemiştir.

AKP iktidarının özellikle Ortadoğu’da terk ettiği bölge merkezli kadim dış politikaya Rusya-Ukrayna çatışmasında dönülmesi iç kamuoyunda da karşılık bulmuştur. AKP’nin bu konuda yaptırdığı ankette “Türkiye’nin Rusya-Ukrayna Savaşı’ndaki tutumunu nasıl buluyorsunuz?” sorusuna yüzde 76,4 oranında “başarılı” yanıtı verilmiş.

Ancak, Rusya-Ukrayna savaşında izlediği politikanın beğenilmesi AKP’nin oylarında yükselişe yansımıyor.

Hayat pahalılığı gerçekten can yakıyor. Enflasyonda yüzde 60 sınırı da aşıldı. Birbirini kovalayan zamlarla dünya enflasyon liderliği yarışında kendi kendimizi favori yaptık.

Ekonomik krizin kasırgaya dönüştüğü bu ortamda gün geçtikçe yoksullaştırılan geniş halk kitleleri AKP’nin kötü yönetimi konusunda yüzde 83 oranıyla, deyim yerindeyse “ulusal mutabakat” oluşmuş bulunuyor.

Çözüm konusunda da AKP’ye olan güvenini yitirmiş görünüyor. AKP ile ekonominin “kötü” yönetildiğinden yakınıyor. Optimar’ın “sorunu kim çözebilir?” sorusuna AKP yanıtı verenler yüzde 33,8 oranıyla bu partiye oy vermeyi düşünenlerin birkaç puan altıda…

AKP’den umudun kesişmiş olmasına karşın, halkımız Millet İttifakı’nı oluşturan muhalefetin ekonomiyi iyi yöneteceğine henüz ikna edilebilmiş değil. Sorunu CHP çözer diyenlerin oranı yüzde 29,9 ve bu oran hala AKP’nin gerisinde… Tek artısı, oyum CHP’ye diyenlerden daha fazla olması…

Bu tablo, AKP’den umudunu kesenlerin muhalefete yaklaşmaya başladığı biçimde yorumlanabilir. Ancak son derece yavaş ve oldukça güçsüz olduğu da unutulmamalı…

Bunun muhalefetin eksikliklerinin yanı sıra bir nedeni de ekonomi yönetiminde iyileşme beklenmemesi olabilir. İktidarın başarılı bulunduğu Rusya-Ukrayna Savaşı’nın ekonomimizi olumsuz etkileyeceğini düşünenlerin oranı yüzde 95 düzeyinde...
*
Rusya-Ukrayna savaşında izlenen dış politika özelinde AKP lehine sağlanan kamuoyu desteğinin genelleşmemesinde hiç kuşkusuz ekonomik sorunlar en önemli nedendir. Ancak tek neden değildir. Bir diğer neden de tek adam rejimi ile özgürlüklerin kısıtlanması, hukuk devleti olmaktan uzaklaşılmasıdır.

Ötesinde, AKP’nin Ortadoğu genelindeki dış politika uygulamalarının olumsuzlukları da göz ardı edilmemelidir.

Başarılı bulunan Rusya-Ukrayna savaşı politikası Cumhuriyet'in “bölge merkezli” olarak adlandırılan kadim dış politikası doğrultusundadır.

Temel ilkesi, komşularımızla ve yakın bölge ülkeleriyle iyi ilişkilere ve dayanışmaya öncelik vermek olan bu politika, çevremizde bir güvenlik kuşağı oluşturmak ve bölgemizdeki sağlam konumumuzdan güç alarak, başı dik olarak dünyaya açılmayı amaçlamaktadır.

Bu politika 1920’li ve 1930’lu yıllarda başarıyla uygulanmıştır. 1970’li yıllarda “bölgesel güç ve pivot devlet”, 1990’lı yıllarda da “yükselen dünya oyuncusu” olarak tanımlanmamız, bölge merkezli dış politika uygulamalarıyla gerçekleşmiştir.

20. yüzyıla damgasını vuran bu politika AKP iktidarında terk edilmiştir. Müslüman Kardeşler hamiliği ile bütünleşen mezhep odaklı bir dış politikaya sapılmıştır.
Sonuç, bölgedeki kanlı çatışmaların ortasında yalnızlaşmamız ve Cumhuriyet tarihi boyunca yaşamadığımız bir beka sorunuyla yüz yüze gelmemizdir.

Ne yaparsak yapalım, sesimizi ne kadar yükseltirsek yükseltelim kimseye laf geçiremiyoruz. Bölgemizde elde edilen askeri başarılara koşut siyasi karşılık da bulamıyoruz.

AKP’nin mezhep odaklı dış politikaya sapması, Rusya-Ukrayna savaşının Cumhuriyet'in kadim dış politikasıyla uyumlu uygulamalarının aksine ülke içinde de beğenilmiyor. Örneğin, elimizdeki son anketlerde Suriye politikasını başarısız bulanların oranı yüzde 68 olarak ölçülmüş…
*
Türkiye’nin çok boyutlu bir jeopolitik konumu vardır. Tarihsel, coğrafi ve kültürel açıdan hem bir Avrupa ve Balkan ülkesi, hem bir Akdeniz ve Ortadoğu ülkesi, hem de bir Kafkasya ve Asya ülkesidir. Türkiye’nin bu konumunun çok kutuplu yeni dünya düzeninde çok büyük bir işlevselliği vardır.

Montrö ile perçinli boğazlardaki egemenliği ve Karadeniz’deki varlığı, Kanal İstanbul üzerinden tartışmaya açılmadığı sürece etkinliğini iyice artıracaktır. Günün birinde Türkiye’nin yerini ne Yunanistan’ın ne Bulgaristan ya da Romanya’nın ne de güneyimizdeki herhangi bir Orta Doğu ülkesinin alamayacağını görmek için haritaya bakmak yeterlidir.

Türkiye bu konumunun gereğini, bölge merkezli dış politikasını yeniden canlandırarak yerine getirmelidir. Bunu gerçekleştirdiğinde, son yıllarda yitirmiş olduğu ağırlığını gecikerek de olsa yeniden elde edebilecektir.

Ne Batılı müttefiklerinden ne de Rusya’dan lütuf beklemek zorunda kalarak bölgesinde yeniden önder ülke durumuna gelebileceksek, bu güçle başı dik olarak aynen 1920’li, 1930’lu, 1970’li ve 1990’lı yıllardaki gibi başı dik olarak dünyaya açılabilecektir.