Türkiye’nin Gıda Kırılganlığı: Sorun Nerede Başladı, Çözüm Nerede?

Türkiye’de kamu kurumlarının, kurumsal hafızaları ve politika yaratma süreçleri Amerikan modeline göre kurulmuş durumda. Gıda politikalarının finansmanı da Amerika’ya bağımlı halde.

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Bu bağımlılık, AKP iktidarı döneminde olabildiğince hızlandırılıp normal hale getirildi. Oysa doğru gıda politikalarıyla bu bağlar koparılabilir. AKP iktidarıysa bu fırsatları çoğu zaman görünmez kılmaya çalışıyor.

Marshall Planı Gıda ve Tarımı Nasıl Dönüştürdü?

Türkiye’nin bugünkü gıda kırılganlığını anlamak için öncelikle ilk düğmenin nerede yanlış iliklendiğini analiz etmek elzem. Marshall Planı, popüler anlatıda sanayi ve altyapı yardımı olarak görülür. Ama Türkiye açısından bu plan, ülkenin tarımını ve gıdayla kurduğu ilişkiyi kökten değiştiren, toplumu ve ekonomiyi yeniden şekillendiren bir projeydi.

1948-1953 yılları arasında Türkiye ekonomisinin kalkınma çizgisi, Marshall Planı yönlendirmeleriyle neredeyse tamamen gıda ve tarıma yaslandı. 1947’de milli gelir içinde gıdanın payı %38.4 iken planın etkisiyle 1953 yılında %45’e çıktı.

Bu dönemde ekonomi yılda ortalama %11 büyüdü. Kişi başına gelir %28 arttı. Ancak bu büyüme, kendi gücümüzle olan bir yükselişten ziyade dışarıdan verilen güçlü bir destekle, kısa süreli bir hızlanma yaşandı. Marshall Planı kapsamında Türkiye’ye hibe ve kredi olarak aktarılan 320 milyon doların 80 milyon doları tarımda makineleşmeye ayrıldı.

O güne kadar öküz ve karasabanla yapılan tarım, Amerikan tipi traktöre dayalı tarıma çevrildi. Tarladaki otu yiyen ve gübre bırakan hayvanın doğayla uyumlu döngüsünden, ithal petrol yakan traktör düzenine geçildi. Binlerce traktör ithal edilince, sürekli yedek parça ve servis ihtiyacı da kaçınılmaz oldu.

Bu dönüşüm yerel demircilik ve zanaat kültürünü aşındırdı. Yerine parça, servis, dışa bağımlı bakım düzenini büyüttü.

Bu planın en kritik ve az bilinen yanıysa şu: ABD, Türkiye’ye hibe ettiği malların karşılığında, Türk hükümetinden bu malların parasal değerini Merkez Bankası’nda özel bir hesaba yatırmasını istedi. Bu hesapta biriken paranın (yaklaşık 280 milyon lira) nerede ve nasıl harcanacağınaysa ancak ABD’nin Türkiye’deki yetkilisinin onayıyla karar verilebiliyordu.

Yeşil Devrim ve İkinci Dalga Bağımlılık

Bu düzen, Türkiye’nin gıda politikalarının parasını fiilen Washington’un onayına bağladı. Paranın önemli bir kısmı da ABD’nin dünya pazarında ihtiyaç duyduğu pamuk, tütün gibi ürünlerin üretimini güçlendiren yatırımlara yönlendirildi. Türkiye’ye gelen Amerikalı uzmanlar ve ABD’ye eğitime gönderilen Türk bürokratlar, Tarım Bakanlığı’nın çalışma biçimini ve karar alışkanlıklarını Amerikan modeline göre yeniden kurdu.

Bu zihinsel dönüşümün ağır bir bedeli oldu: Geleneksel ve doğayla uyumlu tarım yöntemleri geri sayıldı ve terk edildi. Yerine, çok para isteyen; tohuma, gübreye, ilaca dışarıdan bağımlı bir tarım anlayışı öne çıktı.

Marshall Planı’yla başlayan makineleşme, 1960-1970 döneminde bu kez kimyasal girdiler üzerinden derinleşti. “Verim artacak” vaadiyle yaygınlaştırılan yeni tohumlar ve kimyasal gübreler, çiftçimizi gübre ve tarım ilacı şirketlerinin sürekli müşterisi haline getirdi. Bugünkü gübrede %90 dışa bağımlılığın kökleri burada yatıyor.

Marshall Planı’nın ektiği tohumlar, bugünün Türkiye’sinde karmaşık bir bağımlılık ağına dönüştü. Gıda güvenliği artık tarladaki emeğe bağlı değil. Kur artışlarına, dış piyasalara ve çok uluslu şirketlerin kararlarına bağlı.

Buğdayın gen merkezi olan Anadolu, bugün net bir buğday ithalatçısı. Resmi söylemde “Buğdayı alıyoruz, içeride işleyip un ve makarna olarak satıyoruz” deniyor. Ancak bu tablo, başka bir gerçeği gösteriyor. İhracat yaparken bile hammadde açısından dışa bağımlı hale gelmiş durumdayız.

Mevcut Tehdit: Kurumsal Hegemonya ve Sözleşmeli Kölelik

Amerikan gıda rejiminin Türkiye’deki en somut ve en güçlü temsilcisi Cargill. Şirketin kendi yayınladığı Ekonomik Etki Analizi raporu, aslında bir nüfuz itirafı niteliğinde.

Cargill, bir yılda Türkiye ekonomisine 1.9 milyar dolarlık üretim katkısı sağladığını ve milli gelir üzerinde 588 milyon dolarlık bir etki yarattığını söylüyor. Hatta yarattığı her 1 liralık katma değerin, ekonomide 5.4 liralık bir büyümeyi tetiklediğini övünerek anlatıyor.

Bu çarpan etkisi aslında bağımlılığın derinliğini gösteriyor. Cargill’in operasyonlarında yaşanacak bir aksama ya da stratejik bir geri çekilme, ekonomide 5.4 kat büyük şok yaratma potansiyeline sahip.

“1000 Çiftçi 1000 Bereket” gibi sosyal sorumluluk projeleriyle şirket, 7000’den fazla çiftçimizi kendi üretim kurallarına bağlamış. Bu programlar verimi %20 artırsa da, çiftçimizi şirketin tohumuna, gübresine ve danışmanlığına bağımlı kılarak sözleşmeli kölelik düzenini pekiştiriyor.

Rekabet Kurumu’nun diğer çok uluslu şirketlere yönelik soruşturmaları da gösteriyor ki, gıda alanında serbest rekabet çoğu zaman bir görüntüden ibaret. Bu şirketlerin çalışan kapmama anlaşmaları ve fiyatları uyumlu hale getiren davranışları, piyasanın kurallarla değil, kartel mantığıyla yönetildiğini gösteriyor. Kesilen cezalarsa bu şirketlerin ciroları yanında sembolik kalıyor. İktidar da bu yolla farkındayız mesajı veriyor.

Kurtuluş Reçetesi: Gıda Bağımsızlığı İçin 5 Somut Adım

Türkiye için önemli bir fırsat var: Avrupa’nın iklim ve tarım alanındaki yeni kuralları. Avrupa, tarım ilaçlarını yarı yarıya azaltmayı, kimyasal gübre kullanımını düşürmeyi ve organik tarımı büyütmeyi hedefliyor. Bizim en büyük ihracat pazarımız Avrupa. Hem ihracatımız hem de Avrupa’yla ilişkilerimiz nedeniyle bu yönde uyum sağlamak zorundayız.

Kahramanmaraş depremleri ve COVID-19 salgını, gıdanın tarladan sofraya uzanan uzun yolunun ne kadar kırılgan olduğunu hepimize gösterdi. Ulusal güvenlik kapsamında, her ilin gıda ihtiyacının en az %50’si, kendi sınırları içinde ya da komşu illerden karşılanacak şekilde bir Afet Gıda Planı yayımlamalıyız.

Dünya Ticaret Örgütü Tarım Anlaşması, doğrudan üretim desteklerini sınırlıyor; ama çevreyi koruyan, araştırma-geliştirme ve çiftçi eğitimi gibi desteklere alan açıyor. ABD ve Avrupa, çiftçisini yıllardır bu “izinli” alanlardan destekliyor. Tarımsal destekleme sistemini ürün bazlı olmaktan çıkarıp, alan ve hizmet bazlı hale getirmeliyiz.

Mazot ve gübre desteğini bu haliyle sürdürmek yerine, Toprak Sağlığı Koruma Ödemesi modeline geçmeliyiz. Çiftçimiz kimyasal gübreyi azaltıp yerel tohumu kullanırsa ve toprağı gereksiz yere sürmeyip mümkün olduğunca az işleyerek korursa, bunun karşılığını doğrudan alabilmeli.

Kimyasal gübrede %90 dışa bağımlı olduğumuz bu sarmaldan çıkışın anahtarlarından biri de, hayvan ve bitki atıklarından hem elektrik hem gübre üreten biyogaz tesisleridir. Bu tesislerden çıkan sıvı gübre, kimyasal gübrelere güçlü bir alternatif yaratıyor. Her ilçeye, o ilçenin hayvansal ve bitkisel atıklarını değerlendirecek böyle bir tesis kurmalıyız.

Tohumda sertifikalı tohum dayatması, yerel çeşitlerin piyasada dolaşımını engelliyor. Sertifikalı tohum mevzuatını, Avrupa’yla uyum çerçevesinde Biyoçeşitliliği Koruma başlığıyla esnetmeliyiz. Yerel yönetimler üzerinden Ata Tohumu Takas Şenlikleri’ni kalıcı ve düzenli hale getirmeliyiz. Bu tohumların ekimini de kültürel mirası yaşatmaya ayrılan kaynaklarla desteklemeliyiz.