Et Fabrikalarımız AVM Oldu: Türkiye'nin Gıda Bağımsızlığı Nasıl Yok Edildi?

Türkiye, 1980 sonrasında başlayan ve 2001 krizi sonrasında dramatik şekilde hızlanan serbest piyasa dönüşümüyle, gıda ve tarım alanındaki KİT'lerini —yani devletin halk adına üretim yapan fabrikalarını— sistematik olarak tasfiye etti. Gıda bağımsızlığımız çok ağır hasar aldı. AKP iktidarı da politikalarıyla bu dönüşümün güvencesi oldu.

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Et Fabrikası AVM Oldu, Süt Tesisi 10'da Birinden Uyguna Satıldı

Et ve Balık Kurumu 1952 yılında kuruldu. 1975'te pazar payı yüzde 35'e ulaştı. 1992'de özelleştirme kapsamına alındı. 30'dan fazla tesisi parça parça satışa çıkarıldı. Ankara Kombinası 1995'te GİMAT'a 22,3 milyon dolara satıldı. Alıcılar arsanın 50 dönümünü Migros'a kiraya verdi ve AVM yaptırdı. Bir zamanlar Ankara Orman Çiftliği'nin yanı başındaki, Ankara Akköprü’deki o AVM, hepimize ait Et ve Balık Kurumu'nun kombinasıydı.

Ağrı Et Entegre Tesisi 25 milyar liraya satıldı. Alıcısı bir yıl içinde kapattı. Devlet, 60 milyar liraya tesisi geri aldı ama tesis bir daha hiç açılmadı. Et ve Balık Kurumu'nun 18 tesisi satıldı, 3'ü kapatıldı, 5'i başka kamu kurumlarına devredildi.

Süt Endüstrisi Kurumu, ülkenin süt işleme kapasitesinin yüzde 27,4'üne sahipti. 32 tesisi vardı. 1995'te tesisleri parçalanarak satıldı. İstanbul Tesisi ve SEK markası Koç Grubu'na 1,8 trilyon liraya satıldı. Oysa sadece arsasının değeri 18 trilyon liraydı. Hepimizin ortak varlığı, arsa değerinin onda birine tüm varlığıyla büyük bir sermaye grubuna devredildi.

4 tesisi, Tekfen Grubu'nun Mis Süt'üne satıldı. Bu tesisler daha sonra Nestle'ye devredildi. Sözleşmedeki 3 yıllık işletme taahhütüne rağmen hepsi kapatıldı.

YEMSAN'ın 26 fabrikasının tamamı 1993-1995 yılları arasında özelleştirildi. Devlet, yem üretiminden tamamen çekildi. 6 fabrika tamamen kapatıldı. EBK, SEK ve YEMSAN'ın eşzamanlı tasfiyesiyle, hayvancılığı ayakta tutan ana damarların tamamı kesildi.

1980'den Bugüne: Sofranız Nasıl Teslim Alındı?

Gıda politikalarımızdaki köklü dönüşüm, 24 Ocak 1980 Kararları'yla başladı. Süleyman Demirel hükümetinde ekonominin mimarı olan Turgut Özal bu paketi tasarladı. Paket, tarımı koruyucu mekanizmalardan yoksun bırakarak uluslararası rekabete açtı. Devletin çiftçiden ürün satın alması ve çiftçiye sağladığı girdi destekleri kademeli olarak azaltıldı. 12 Eylül 1980 askeri darbesi bu politikaları, emekçilerin sesini bastırarak pekiştirdi.

1985'ten itibaren Ziraat İşleri, Zirai Mücadele, Toprak-Su, Gıda İşleri ve Veteriner İşleri Genel Müdürlükleri ya kapatıldı ya da birleştirildi. Tarımın kurumsal altyapısı sistematik biçimde zayıflatıldı. Dikkat çekici olan şu: Türkiye'de özelleştirme, dünyanın geri kalanının aksine tarımdan başlatıldı.
Et ve Balık Kurumu (EBK), Süt Endüstrisi Kurumu (SEK) ve YEMSAN, 1992'de özelleştirme kapsamına alınan ilk KİT'ler oldu. Bu tercih rastlantı değildi. Süreç, salt ekonomik verimlilik kaygısıyla değil, devletin gıda piyasalarındaki düzenleyici gücünü bilinçli olarak tasfiye etme amacıyla yürütüldü. 1999'da IMF'yle imzalanan Niyet Anlaşması ve ardından gelen ekonomik kriz, asıl kırılma noktası oldu. Bu anlaşma, soya ve kanola dışındaki tüm prim ödemelerinin kaldırılmasını taahhüt etti.

Sadece bununla da sınırlı kalmadı. Türkşeker'e bütçeden aktarılan kaynaklar azaltıldı, banka kredi destekleri tasfiye edildi. IMF, TEKEL'in ve Şeker Fabrikaları'nın özelleştirme idaresine devrini de performans kriteri olarak şart koştu. Bu koşulların hayata geçirilme aracı, Dünya Bankası'yla 2001'de imzalanan 600 milyon dolarlık Tarım Reformu Uygulama Projesi oldu.

Bu projenin dört temel ayağı vardı: Girdi desteklerinin kaldırılması, KİT'lerin özelleştirilmesi ve tarım satış kooperatiflerinin yeniden yapılandırılması, çiftçilerin daha karlı ürünlere yönlendirilmesi ve Doğrudan Gelir Desteği ödemeleriyle çiftçilerin telafi edilmesi. Sonuçları yıkıcı oldu. 2003 yılının sonuna kadar tarımsal desteklerdeki harcamalar 5,4 milyar dolar azaltıldı. Üretime yönelik hedefli desteklerin yerine, üretimi teşvik etmeyen, herkese aynı biçimde dağıtılan nakit transferleri getirildi.

ÇAYKUR, Atatürk Orman Çiftliği ve Hala Süren Yağma

ÇAYKUR henüz tam özelleştirilemedi. Ama tüm mülkiyeti Türkiye Varlık Fonu'na devredildi. Devredildiği günden bu yana 300 milyon dolar zarar biriktirdi. Günlük alım kotaları uygulanmaya başladı.

Çiftçilerimiz yaş çaylarını düşük fiyatla büyük sermayeye satmak zorunda kaldı. Bir de çay üretimini iklim krizi vurdu. Çay üretimi son 5 yılda 1,45 milyon tondan 450 bin tona düştü.

Atatürk Orman Çiftliği, Atatürk'ün hepimize bıraktığı ortak bir miras. Ananemizin, babannemizin, annemizin, babamızın bizlere miras olarak bıraktığı gibi bize bıraktı. Mülkiyetini devlete teslim etti. 52 dönümlük örnek bir çiftlik kurdu. Amacı açıktı: Benzerlerini kuralım istedi. Ama onlarca yılda bu çiftlik otobüs terminali, otoyollar, oteller, ticari tesisler, büyükelçilikler, saraylar, lunaparklar için parça parça devredildi.

Atatürk Orman Çiftliği markası ürün bazlı olarak iktidara yakın sermayeye satıldı. AOÇ yoğurdu var ama iktidara yakın sermaye üretip satıyor. AOÇ dondurması var ama yine aynı çevreler üretip satıyor. Atatürk Orman Çiftliği'ndeki model fabrikalar işlevini yitirdi. Çiftlik arazisinin ve tarihsel kimliğinin büyük bölümü kötüye kullanım nedeniyle kayboldu.

KİT'lerin tasfiyesi ve devam eden bu süreçlerle birlikte yalnızca üretim kapasitesini değil, onlarca yıllık kurumsal birikimi de kaybettik. 2002'de KİT'lerde 384 bin yurttaşımız çalışıyordu. Bugün bu sayı 120 binin altına geriledi. Devletin çiftçiye bilgi ve teknik destek sunan tarımsal yayım hizmetleri de yapısal uyum programları çerçevesinde tasfiye edildi. Devletin üretim, kalite, soğuk zincir ve dağıtım ağı tamamen elinden çıktı. Bu boşluğu büyük sermaye de doldurmadı.