Taklit-Tağşiş Listesi Buzdağının Görünen Yüzü: Obezite ve Kanser Tuzağına Nasıl Çekiliyoruz?
Türkiye Cumhuriyeti, modern tarihin en kritik halk sağlığı ve ekonomik sürdürülebilirlik kavşaklarından birinde duruyor.
Bir yanda küresel gıda endüstrisi agresif biçimde yayılıyor. Ultra-işlenmiş gıda dediğimiz endüstriyel ürünler beslenmemizi ele geçiriyor. Öte yanda kronik enflasyon ve gelir adaletsizliği gıda güvenliği krizini derinleştiriyor. AKP iktidarının gıda politikaları bizi kötü beslenmeye zorluyor.
Ultra-İşlenmiş Gıda Nedir?
Türkiye’deki obezite ve kronik hastalıklar salgını bizim suçumuz değil, sistemin tuzağı. Yapısal olarak kusurlu, kar odaklı ve denetimsiz bir gıda alanı üretiyor. Türkiye Avrupa’daki en yüksek obezite oranlarına sahip. Çocukluk çağı obezitesi de alarm verici seviyelerde. Kanser, kronik böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği, kalp damar hastalıkları ve Tip-2 diyabet gibi doğrudan gıdayla ilişkili hastalıkların tedavisi SGK bütçesinin önemli bir kısmını yok ediyor.
Ultra-işlenmiş gıdalar, içinde bütün halindeki gıdanın yok denecek kadar az olduğu, bunun yerine protein izolatları, modifiye nişastalar, hidrojenize yağlar ve yüksek fruktozlu mısır şurubu gibi endüstriyel bileşenlerin ve kokteyl etkisi gösteren birden çok katkı maddesinin bir araya geldiği ürünler. Bu ürünler aşırı lezzetli bir noktaya ulaşsın diye tasarlanıyor. Raf ömrünü uzatmak ve çiğneme-yutma direncini azaltmak da hedefleniyor.
Türkiye, küresel ultra-işlenmiş gıda dalgasının en sert vurduğu ülkelerden biri. Ülkenin hastalık tablosu hızla değişiyor. Sağlık sistemi bu hastalık yükünü taşımakta zorlanıyor. Türkiye’de yaşayan ve ultra-işlenmiş gıda tüketiminin en yüksek olduğu %33’lük dilimde yer alan yurttaşlar, en az tüketenlere göre daha yüksek bel/kalça oranına ve daha yüksek kalp-damar risk skoruna sahip. Ultra-işlenmiş gıdalar Türkiye’de göbek bölgesinde tehlikeli yağlanma ve kalp krizi riskini artırıyor.
Gıda kaynaklı hastalıkların yıllık maliyeti bugün en az 15 milyar dolar seviyesinde. Bu duruma müdahale etmezsek yıllık maliyet 2060’da 120 milyar dolara yükselecek. Okullarda bir öğün ücretsiz yemek vermenin yıllık maliyeti 4 milyar dolar. Gıda kaynaklı kronik hastalıklar nedeniyle her yıl, 4 yıl boyunca okullarda bir öğün ücretsiz yemek verebileceğimiz bütçeyi hastalıkları tedavi etmek için harcıyoruz.
Ultra-İşlenmiş Gıdalar Teşhir Edilmeli
Türkiye Avrupa’da gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu ülkelerden biri. Bu ortam ultra-işlenmiş gıdaları bir tercih olmaktan çıkarıyor, bir zorunluluğa dönüştürüyor. Taze meyve-sebze, et ve süt ürünleri lüks hâline gelirken nişasta, şeker ve bitkisel yağ bazlı endüstriyel ürünler fiyatı artsa da talebi düşmeyen temel mal gibi davranıyor.
Küresel gıda şirketleri bu kırılganlığı fırsata çeviriyor. En ucuz ve en sağlıksız gıdalarını düşük gelirli mahallelere ve okul kantinlerine pompalıyorlar. Vergilendirmeye dayalı bir politika, yoksulluk çeken yurttaşlarımızı daha da cezalandırır. Besin dayanışması ilkesine dayalı, geliri yeniden dağıtıcı mekanizmalar kurmamız gerekiyor.
Türkiye’de gıda etiketleme mevzuatı, Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde şekilleniyor. Ancak sistem ciddi açıklar taşıyor. Besin değerleri tablosu ambalajın arka yüzünde, küçük puntolarla ve anlaşılması güç bir formatta duruyor. Günlük karşılama miktarı gibi sistemler yurttaştan matematiksel işlem istiyor. Düşük eğitim düzeyine sahip yurttaşlarımız da bu bilgiyi anlayamıyor.
Fransa’da gıda ambalajının ön yüzüne trafik ışığı sistemi gibi renkli kodlamalar yapılıyor. Bu sistem de yanıltıcı. Bir gıda şekerden kırmızı alırken yağdan yeşil alabiliyor. Bu da yurttaşta dengeli ürün algısı yaratabiliyor. Oysa ultra-işlenmiş gıdaların bileşimi, besin öğelerinin toplamından daha zararlı. Üstelik bu trafik ışığı sistemi, lif eklenmesine ya da şekerin yapay tatlandırıcılarla değiştirilmesine izin veriyor.
Gıdanın ön yüzünün en az yüzde 20’sini kaplayan, siyah zemin üzerinde beyaz puntolu sekizgen uyarıları koymalıyız. Şeker, tuz, doymuş yağ ve kalori için belirlenen eşik değerleri aşan tüm gıdalarda bu uyarı bulunmalı. Şeker yerine yapay tatlandırıcı kullanılan ürünlerde de “Yapay tatlandırıcı içerir – Çocuklar için önerilmez” uyarısı yer almalı.
Bu uyarıyı taşıyan gıdalarda herhangi bir sağlık beyanına izin verilmemesi gerekiyor. Ultra-işlenmiş gıdalardan yüzde 30-40 KDV’nin yanı sıra yüzde 20 ÖTV alınmalı. Bunun iki gerekçesi var: Birincisi, bu gıdaların tüketiminin yarattığı toplumsal sağlık maliyetini vergi yoluyla tüketen yurttaşlara ve üreten sermaye sahiplerine yansıtmak. İkincisi, yüzde 20’nin altındaki ÖTV oranının davranış değişikliği yaratmakta yetersiz kalması.
Gıdaların içerdiği her 100 gram ilave şeker için ek bir kirlilik bedeli almalıyız. Şeker ilaveli gıdalarda tarifi değiştirmeyi teşvik etmeliyiz. En kritik adım şu: Ultra-işlenmiş gıdalara dijital pazarlama ve kasa önü yasağı getirmeliyiz. Okulların 200 metre çevresinde satışını da yasaklamalıyız.