Petrol Değil Gübre Krizi Geliyor

Dünya kamuoyu haftalardır Basra Körfezi’ne kilitlenmiş durumda. Haber bültenleri, manşetler, sosyal medya akışları hep aynı nakaratı tekrarlıyor: "Petrol fiyatları ne olacak? Enerji krizi kapıda mı?" Tankerlerin geçemediği Hürmüz Boğazı’na bakıp Brent petrolün varil fiyatındaki her bir dolarlık artışı felaket senaryolarıyla karşılıyoruz. Haklıyız da. Ama asıl büyük yangın, motorun deposunda değil, soframızın tam ortasında çıkmak üzere.

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Çünkü o daracık su yolu kapandığında sadece siyah altın değil, toprağın olmazsa olmazı gübre de o sularda hapsoluyor.

Gelin, manşetlerin satır aralarında kalan o ürkütücü rakamlara birlikte bakalım. Bugün dünyada denizyoluyla ticareti yapılan ürenin neredeyse yarısı (yüzde 49’u) Basra Körfezi’nden çıkıyor. Sadece üre de değil; fosfatlı gübrelerin üretiminde anahtar rol oynayan kükürt üretiminin yüzde 44’ü yine bu coğrafyaya, yani Hürmüz’ün iki dudağının arasına bağlı.

Mesele sadece "İran savaşıyor" meselesi değil. Mesele, Katar’ın dünyanın en büyük üre tesislerinden birini durdurması, Suudi Arabistan ve Umman’ın sevkiyat yapamamasıdır. Bu, dünya tarımı için bir "kalp krizi" demektir.

Gübre Bulamayan Devler

Brezilya’dan Hindistan’a dünya gübre piyasası öyle bir domino taşıdır ki, Hürmüz’de bir gemi yan yatsa, Brezilya’da kahve üreticisi, Hindistan’da pirinç çiftçisi feryat eder. Hindistan, kullandığı ürenin yüzde 40’ını bu bölgeden alıyor. Tarımsal üretimin devi Brezilya ise ihtiyacının yüzde 80’inden fazlasını ithal ediyor ve Körfez onun için en kritik durak.

Peki, gübre bulunmazsa ne olur? Cevap basit ve acımasız: Rekolte düşer, gıda fiyatları fırlar. Son iki hafta içinde New Orleans limanında üre fiyatlarının yüzde 30’dan fazla artması, sadece bir başlangıç. Uzmanlar, krizin sürmesi halinde 2022'deki o korkunç rekorların bile geride kalabileceğini fısıldıyor.

Türkiye Bu Tablonun Neresinde?

Gelelim bize. Türkiye, tarımda kendi kendine yetme hayali kuran ama girdi maliyetlerinde dışa bağımlı bir ülke. Bizim çiftçimiz mazotun fiyatına bakarken, asıl darbeyi gübre çuvalından yiyor. Türkiye, yıllık yaklaşık 1.7 milyar dolarlık gübre ithal eden bir ekonomi. Evet, en büyük tedarikçilerimiz Çin ve Rusya gibi görünebilir ama pazar küreseldir. Körfez’deki arz kesintisi, Rus gübresinin fiyatını da otomatik olarak yukarı çeker.

Üstelik biz doğrudan Körfez ülkelerinden (Umman, Katar ve hatta çatışmanın göbeğindeki İran) ciddi miktarda üre ve ara madde alıyoruz. Hürmüz’ün kapanması, Türkiye için sadece gıda enflasyonunun kronikleşmesi değil, çiftçinin toprağa küsmesi riskini taşıyor. Gübre fiyatı yüzde 30-40 arttığında, tarlaya atılan miktar azalır. Bu da sonbaharda fırından alacağınız ekmeğin gramajının küçülmesi, fiyatının büyümesi demektir.

Bugün Basra Körfezi’nde atılan her füze, sadece bir askeri hedefi vurmuyor; aynı zamanda dünyanın dört bir yanındaki yoksul insanların tabağından bir lokma çalıyor. Eğer bu kriz "sülfür" krizine dönüşürse (ki emareleri var), o zaman sadece azot değil, fosfatlı gübrelerde de tam bir kıtlık yaşanacak.
Dünya, enerjideki bağımlılığını konuşurken gıdadaki bu "girdiye bağımlılığı" hep ihmal etti. Oysa petrolsüz bir hafta idare edebilirsiniz, ama gübresiz bir hasat mevsimi, koca bir yılı açlıkla geçirmek demektir.

Basra Körfezi sadece petrol kokmuyor; oradan gelen rüzgar artık buram buram amonyak ve maalesef pahalı ekmek kokuyor. Türkiye olarak, bu krizi sadece bir dış politika meselesi değil, doğrudan bir "mutfak güvenliği" meselesi olarak okumak zorundayız.

Etiketler
Brent petrol İran savaş