Bir cismin ne olup ne olmadığını söylemek için elbette öncelikle onu “görmek” gerekiyor.

Karanlıkta hiçbir şeyi göremeyiz mesela.

Aynen çocukluğumuzda oynadığımız “körebe” oyununda olduğu gibi.

Karanlıkta ancak el yordamıyla onu bunu yoklar ve yalnızca elinizle dokunduğunuz ya da elinize tutuşturulan şeyin ne olduğunu anlayabilirsiniz.

O da daha önceden bildiğiniz, tanıdığınız bir şeyse.

Peki ya gözleriniz açıkken ne kadardır görebildikleriniz?

O da bakış açınıza bağlıdır.

Şüphesiz herkes bunu bilir ama bu olayı biraz daha iyi hissedebilmek için haydi şimdi kapatın bir gözünüzü ve açık kalan tek gözünüzle görmeye çalışın etrafı.

Bir şeyi daha iyi görmede o ikinci bakış açısı ne kadar da yararlı oluyor değil mi?

Düşünelim bakalım:

İnsanın her iki gözünün yapısı da aynı yapıda ve aynı yetenekteyse birinin gördüğünü bir de ikincisinin görmesindeki yarar ne olabilir dersiniz?

Düşünelim tabii ama sonuç belli: Fark eden sadece, o iki gözün arasındaki en fazla iki-üç santimlik aradan kaynaklanan “bakış açısı”dır.

Ne enteresan, demek ki doğa gözleri insan kafasına yerleştirirken bu ince ayrıntıyı boşuna düzenlememiş. İki ayrı açıdan görsün, sonra bu ikisini beyninde birleştirsin demiş.

İş böyle olunca insan aklına neler gelmiyor ki…

Nasıl olabilirdi bilemiyorum ama bir düşünsenize, insan gözünün öyle bu iki göz arasındaki birkaç santimlik mesafeyle sağlanan birkaç derecelik açısı yerine hani şöyle 180 derece falan gibi bir farkla yani ters tarafından, arkasından da görebilseydik her şeyi.

Örneğin aya baktığımızda ayın o arka yüzünü,

Cephesi güzel boyanmış binaların arka cephesindeki çöplüğü,

Dolapların arkasına saklananları falan…

Kim bilir o zaman birilerinden bir şeyleri gizlemek, önünü gösterip arkasını saklamak ne kadar zorlaşırdı.

*

Bu bakış açısından yola çıkılınca ekonomide de çok şey farklı görülebiliyor şüphesiz.
Örneğin günün her saatinde ilgi ve merakla izlediğimiz “kur” meselesi.

Farkında mısınız, sanırım aslında “hepimiz” de diyebileceğimiz bir çoğunlukla halkımız, an be an, kişisel ilgisine bağlı olarak “dolar kaça çıktı” “Euro” kaç oldu der durur ve o hep alışageldiğimiz tek taraflı bakış açımızla “Bak dolar 14 lira oldu”, “15 oldu”, “20’yi bulur kısa zamanda” gibi de söyleşiriz.

Niye hep o dolar, o Euro yükselir?

Niye bizler hep bulunduğumuz yerden o “yükselene” bakarken kendi durumumuzu göz ardı ederiz? Niye bütün dünya karşısında kendimizin nasıl göründüğüne bakmayız?

Şöyle bir gidip sorsak bu paraların sahiplerine “Yahu bu sizin paralar neden olduğu yerde duramıyor da bizi bu kadar sıkıntıya sokuyor?” diye.

Ne derler acaba?

Ya da bu söylediğimizi duyunca ne kadar garipserler sorduğumuz soruyu?

*

Bu yazının yazıldığı anda da dolar kuru yine yerinde durmamış, 15.95 düzeyine çıkmıştı(!)

Ah bu doların çıkışları ah!

Biz olduğumuz yerde durup dururken(!) onda niye bu çıkışlar?

Şimdi bu tek taraflı bakışa ikinci bir bakış açısı eklendiğinde o tablo daha başka bir görüntüyle çıkıyor ortaya.

Artık bir espri haline geldi ya “benim dolarla ne işim olur” söylemi.

Şimdi buna bir an için ben de katılıyorum: “Öyle ya, sen kendi paran düşerken ne işin var elin dolarının ne kadar yükseldiğini görmeye çalışmakta?”

Bak, bu olaya “Şu Amerikalının doları nereye gidiyor?” demektense, kendi işimize bakıp “Bu TL nereye gidiyor?” demek daha doğru, daha kendi işimiz olan bir konu değil mi?

Mesela siz şimdi “Ne oluyor şu Rusya’nın parasına” diye düşünecek olsanız, doların Rusya’da ne kadar pahalılandığına mı bakmalısınız yoksa Ruble’nin dünya paraları karşısında ne kadar değer kaybettiğine mi?

İşte bizim işimiz dolarla değil, TL ile olunca, ya da bizim liramıza dünyadan bakınca şu andaki durum: “1 TL=0,062” Yani bir liramız 0,062 dolar.

Ve bunu dolarla anlatma yerine onun yüzde biri olan sent (Cent) ile ifade etmek daha doğru olacağına göre liramızın değeri şu anda sadece 6,2 sent demek daha gerçekçi, daha da kendi işimize uygun olmaz mı?

Ah TL ah…

Biz elin parası indi çıktı diye bu işlere “alıştırılmış” ve böyle bir açı ile bakarken meğerse bin tane söylemden birinde bile şu kendi paramıza dünyanın gördüğü gözle bakmamışız.

Bizim 1 lira da bu arada örneğin 2021 başında 13,47 sent, 2022 başında 7,6 sent iken, günün şu saatinde 6,2 sente düşmüş.

Ne dersiniz?

Doların şu kadardan şu kadara yükselişine mi yansak doğru olur, yoksa bizim TL’nin artık “dolarla ölçülür olmaktan da aşağıya düşüp” “Sent”lerle tanımlanır olmasına ve şu Amerikalıların en küçük para birimi olan 1 sente adım adım yaklaşmasına mı?

Gerçi şu anda bizim liranın karşılığı 6,2 sent, yine de o tek sentten değerli ama ne diyelim; “Allah nazardan saklasın”.

Ve yüzde yüzü aştığı anlaşılan enflasyonumuzla hala yükselttiğimiz(!) şu hain dolar yarın biraz daha yükselir, biraz daha şahlanırsa, bizim liramız o dolar karşısında belki de artık yeni nesillerin “var mıydı bizim böyle bir para birimi Amerika’da?” diyeceği “sent altı” bir birimle söylenir hale gelmesin?

Şimdi bu gelişme karşısında bizim “işimiz” doların yükselmesi mi yoksa liranın giderek küçülmesi mi?

Acaba bu tabloya neresinden bakarsak kendi ekonomik gidişatımızı, geleceğimizi daha iyi görebilir kendi işimize daha doğru bakarız?