Memleketin sıkıntılı hali malum…
“Ne yapmalı?” dendiğinde hemen herkes kendine göre bir çözüm öneriyor değil mi?
Reform mu yapacağız mesela?
“-Şurayı düzeltirsen hepsi düzelir”
“-Önce buradan başlayacaksın, öbürü daha sonra da olur”
“-Teşhir edeceksin teşhir, ibreti alem için”
“-Yok yok, bence sallandıracaksın şöyle üçünü beşini taksimde”
“-Bence ahlak bozuk, önce ondan başlamalı”
“-Bir kere daha beyaz sayfa açmadan olmaz”
Ve daha neler neler…
*
Çözümde epeyce çok seslilik olsa da, şikayet tek ses aslında: Düzen toptan bozuk!
Memleketten başlayıp kendi durumuna kadar hemen herkes bir şeylerin yolunda gitmediğinde mutabıksa, galiba bütün mesele işi düzeltmeye nereden ve nasıl başlanacağından kaynaklanıyor.

Öyle ya, neresinden başlasan olur bir şeyler mutlaka olmasına da, hani tam orasını düzelteceksin; bu sefer de bir başka tarafı çökecek iş ya da suyu çıkacak.
Ne yapacağız peki?

*

Ulemamız, Latinceden iki kavramı öne sürüyor bu işlerde.
Biri: “Ceteris paribus” Yani “Diğer bütün durumlar sabitken”
İkincisi ise aşağı yukarı bunun tam tersi: “Mutatis mutandis” Yani “Değiştirilmesi gerekenler değiştirildi”ğinde.

Çok alışılagelmiş kavramlar değil ama bunları biraz açıp örneklendirdiğimizde galiba şu “işi neresinden tutalım da düzeltelim” konusunun anlaşılması kolaylaşacak.

Şimdi ya da bir gün, diyelim ki ilgili bakanından sade vatandaşına kadar hemen herkesin şikayetçi olduğu vergi düzenimizi düzelteceğiz.
Reçeteler başlıyor yağmaya:

“-Önce sıkı bir denetim başlatalım ki kimse kaçırmasın”
Fabrikasından işportasına kadar hemen her birinin başına dikiyorsunuz maliyeciyi diyelim;

Ne oluyor? İşletmelerin çoğu çöküyor. Çünkü hepsinin iç dengeleri de piyasa dengeleri de yarı resmi-yarı gayrı resmi düzene ayarlı. Konfeksiyon mesela; sadece işçiliğini tam kayda geçir ayakta bir tane atölye kalmaz.

“-Oranları arttıralım, bütçe açığı kalmasın”

Aynen içkilerdeki vergi işine döner. Gelir artsın diye arttırırsın oranı, bu sefer kayıt dışı şahlanır. Zaten işler resmiyetle yarı yarıya değil mi?

-“Servetleri vergilendirelim”

Hadi yap bakalım da, adamın arabasından tekerin birini mi alacaksın yazlığının bir odasını mı?

Nakit servetinden alayım desen daha kanun tartışılırken o paralar pırrrr! Sonra da bekle ki yastık altından çıksın ya da yurda dönsün.

“-Benzinin, otomobil alımının vergisini düşürelim, bak dünyada rekor bizde”
İyi de birader, o zaman da ucuz araba alıp ucuz benzin kullananlar bu trafiği iki katına çıkarıp yollar lebalep dolmaz mı? Sen bunların tepesine basa basa mı gideceksin gideceğin yere? Sonra olmayan dövizini petrole mi vereceksin ithal arabaya mı?

“-Önce af çıkaralım, sonra kanuna uymayanı cezalandıralım”

İyi ama çıkarılmış kanunlar adaletsiz diyorsan bu dediğin; zaten “adaletsiz sistemi” sopa zoruyla uygulatıp o adaletsizliği daha da derinleştirmek anlamına gelmez mi?

-“Bakalım gelişmiş ülkelere, onların kanunlarını aynen alalım”

Çok güzel… haydi  kanunu gidip İsveç’ten, Japonya’dan aldın ama senin ekonomin o gelişmiş ülkenin ekonomisi değil ki? Bir düşünsene, senin yolların balçık ise o yolda adamın lüks otomobili mi daha iyi gider yoksa senin traktör mü?

“-Bütün vergileri indirelim, piyasa rahatlasın”

Hadi rahatlatalım da, ortaya çıkan açığı kapatacağım derken bu sefer de aşırı borçlanmadan dolayı yiyeceğin kazıktan, alacak bekleyen alacaklıya, hizmet bekleyen ahalinin taleplerine kadar kime ne diyeceksin?

“-Bilmem neyin amortismanını kısaltalım, fire oranları gözden geçsin, hurdaya çıkmış makinenin katma değer vergisini şöyle yapalım”

Pardon, sen memleketin vergi düzenini mi düzeltiyorsun yoksa ayağına takılan konuları mı dile getiriyorsun? Bunun neresini reform diye savunacağız?
Ve daha neler neler…
*
Hadi bu iş  biraz teknik kaçtıysa durumu bir fıkrayla daha kolay anlaşılır hale getirelim:

Kasabadaki doktorun kapısında hastalar sıra sıra, biri çıkıyor biri giriyor…
Sürekli hasta bakan doktor bir ara sıkışıp koridora çıkınca sıranın arkalarından çocuklu bir kadını görüp bir gariplik fark etmiş.

 “Hanım senin çocuğun durumu biraz acil galiba, sen sıra bekleme gir içeri gir”.
Kadın girmiş, kucağındaki çocuğun başı yana kayık; doktor sormuş “nedir bu hatun?”

“Doktor beyim bu geçen gün salıncaktan düştü de boynu böyle kaldı”
“Dik bakalım ayaklarının üzerine bastır hele”

Basamıyor doktorum, eşek tepti, kırık var zaar…

“Bu kafasındaki yara?”

Doktorum, sobanın üzerinde çorba kaynatıyordum, kafasına devrildi de yandı biraz.
“Peki şu gözler neden kayık bakıyor öyle?”
Doğuştan doktorum, ona bir şey olmadı, Allahtan ne diyeyim…

Doktor düşünmüş, düşünmüş, sallamış kafasını sağa sola; sonra “geç hanım şu paravanın arkasına ve  soyun” demiş.
Kadın şaşırmış, “aman doktor, bende bir şey yok, şu çocuğa bakasın diye geldim ben buraya.”
“Tamam kadın tamam” demiş doktor, “sen yine de geç soyun; bu çocuğun düzeleceği yok, yenisini yapacağız”.
*
Mesele biraz aydınlandıysa gelelim yine işin teknik tarafına:
Eğer memlekette bir şey tepeden tırnağa bozuksa, onu öyle orasını burasını tek tek ele alarak düzgün hale getirmek mümkün değildir.
Çünkü tek tek yapılan bütün düzeltme önerileri ancak ve ancak Latincesinde dendiği gibi “Ceteris paribus” yani “bu işin diğer tarafları düzgünse” varsayımıyla doğru sonuç verir.
Aynen, temeli kaymış bir binanın çatısını aktarmakla bir şey olmayacağı gibi.
Oysa bizde aynen vergi düzeninde olduğu gibi, bir şeyin hemen her tarafından şikâyet varsa, onun bir tarafını düzeltseniz öbür tarafları belki daha da bozulur.
İşte bu nedenle, sistemin adeta silbaştan yapılması gerekir ki, bunun adı da reform falan değil yeni bir “model” hatta “devrim”dir.
Üstelik, biz bize benzeriz diyoruz ya hep, o modelin de makrosuyla mikrosuyla bu memleketin ekonomisine, bu ülkenin piyasasına, kaynaklarına, bu toprakların halkına, bu halkın ihtiyaçlarına, havasına suyuna ve tabii ki politik şartlarına bağlı olarak “yeniden” kurulması gerekir.
Aynen latinlerin “Mutatis mutandis” anlayışıyla yani “değiştirilmesi gereken her şey değiştirildikten sonra” dedikleri gibi.
Başka türlü “bak biz çok şeyi değiştirdik” desek de aslında bir şey değişmez.