'Bu sistem kaosa yol açacak'

CHP'li Açıkel , "“Egokratik Rejimin” inşasına başlandı" dedi.

'Bu sistem kaosa yol açacak'

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Fethi Açıkel Birgün'den Sebahat Karakoyun'a konuştu.

Açıkel'e yöneltilen sorular ve yanıtları şöyle:

Tek adam rejiminin meşruiyetinin sorgulanmasından rahatsızlık duymaya devam eden AKP’nin, demokratik muhalefeti orantısız biçimde bastırmaya ve uluslararası tepkileri sansürlemeye ya da çarpıtmaya çalıştığını belirten Açıkel, “Seçim sonrası her şeyi tek bir şahsın kişisel tercihlerine göre şekillendiren bir “Egokratik Rejimin” inşasına başlandı. Bu sistemin çok yakında, özellikle ekonomi ve kamu yönetimi alanlarında keşmekeşe ve kaosa yol açaçağını kestirmek zor değil” diyor.

»Rejimi değiştiren 24 Haziran seçimleri ve ardından yaşananlara ilişkin değerlendirmeniz nedir?
AKP, 24 Haziran seçimlerinin ardından, temelleri 15 ve 20 Temmuz darbeleriyle atılan ve OHAL’le fiili hale getirilen, daha da baskıcı ve tekelleşmiş bir rejim inşa etmeye başladı. Bu yeni rejim, toplumun sadece ortak aklını, ortak vicdanını ve hukuka inancını değil, aynı zamanda kurumsal geleneklerini ve kamusal rasyonalitesini de hiçe sayan bir anlayışla inşa ediliyor. Türkiye’de yurttaşların yarısının iradesini hiçe sayan ve sadece aritmetik meşruiyete sahip olduğunu iddia edebilen bu yeni rejimin üzerine kaçınılmaz olarak ahlaki ve politik meşruiyet krizlerinin gölgesi düşüyor. AKP’nin 2013’ten itibaren demokratik kamuoyuna dönük olarak uyguladığı her türlü baskı, sansür ve hukuksuz muameleye rağmen, Türkiye’de ciddi bir muhalefet dinamiği kendini var etmeyi başardı. 21. yüzyılda ortalama bir yurttaşının neredeyse hiç bir ihtiyacına cevap veremeyeceği açık olan, AKP’nin baskıcı, hukuksuz ve yoz yönetim anlayışına karşı, yurttaşların demokratik direnci referandum ve seçimlerde geriletilemedi.

»16 yıldır iktidarın baskıcı uygulamalarını yaşayanlar açısından hayal kırıklığı da söz konusu.
Evet, 24 Haziran seçimleriyle yurttaşlarımızın bir bölümü önemli bir hayal kırıklığı yaşadı. Burada, sadece seçimlerde yükselen umut ve beklentilerin gerçekleşmemesi anlamında değil, aynı zamanda Anayasal rejimin değiştiği hissinin de etkisiyle yurttaşlarımızın bir bölümünde seçim yenilgisi ile karışık hayal kırıklığı ve ciddi bir kayıp duygusu oluştu. Şüphesiz burada, Anayasa Mahkemesinin 2007’de aldığı tartışmalı 367 kararı ile başlayan, ardından 21 Ekim 2007, 12 Eylül 2010 ve 16 Nisan 2017 emrivaki referandumları ile aşamalı olarak dayatılan ve Türkiye’yi hızla parlamenter demokrasiden ve güçler ayrılığı ilkesinden uzaklaştıran bir uzun sürecin etkisini de dikkate almak gerekir. 2007’den 2017’ye ve 24 Haziran seçimlerine uzanan otoriterleşme dalgası, demokrasiyle ve hukukun üstünlüğü ilkesiyle yönetilen ülkelerde görülemeyecek bir kurumsal çöküş ve siyasal dejenerasyon ile birlikte gözlemlendi. Hayal kırıklığının ardında yatan temel neden, bu otoriterleşme sürecini tersine çevirmeye yetecek dinamiği yakalayamamış olmak.

‘İtaat toplumu istiyor’
Tüm bunlara karşın yine de Türkiye’nin demokratik kamuoyu, AKP iktidarının sistem değişikliğine karşı, toplumun neredeyse yarısını harekete geçiren demokratik iradeyi, 2013 Haziran’ından bu yana korumayı da başardı. Toplumsal muhalefeti her biçimde şeytanlaştırmaya ve tek boyutlu bir itaat toplumu yaratmaya çalışan AKP, yoğun medya tekeline ve her türlü hukuksuzluktan beslenen keyfiliğe rağmen, otoriterlik karşıtı yurttaş muhalefetini yüzde elliye yakın bir matematiksel eşikten daha da aşağıya geriletemedi. AKP iktidarı, yarıdan biraz fazla oy alarak çoğunluğu elde etmiş olsa da her dönemeçte tek adam rejiminin meşruiyetinin sorgulanmasından rahatsızlık duymaya devam ediyor. 24 Haziran sonrasında bile meşruiyet tartışmasını içeride dillendiren demokratik muhalefeti ve uluslararası tepkileri orantısız biçimde bastırmaya, sansürlemeye ya da çarpıtmaya çalışıyor. Ancak burada şunu belirtmek gerekir, Türkiye’de demokratik muhalefet dünyanın çok az ülkesinde görülebilecek bir demokratik direnç ve kapasite sergilemeye devam etmekte. Önümüzdeki dönemin temel gündemi, bunun yeni dayanışma kanalları oluşturarak korunması ve ulaşılamayan kesimlere yeni diyalog stratejileri ile yayılması olmalıdır.

»KHK ve Cumhurbaşkanlığı kararlarıyla şekillendirilen yeni rejimin sürdürülebilirliği konusundaki tespitleriniz neler?
Yeni rejim, sadece tek bir şahsın egosuna, kanaatlerine ve ihtiraslarına dayalı olarak Türkiye’nin daha iyi yönetilebileceğine toplumun yarısını inandırdı. Bunun bir sonucu olarak her şeyi tek bir şahsın kişisel tercihlerine göre şekillendiren bir ‘Egokratik Rejim’ inşa edilmeye başlandı. Milli iradeyle özdeşleştiği ve onu temsil ettiği varsayılan herhangi bir şahsın, siyasal sistemin tam merkezine yerleştiği bir dengesiz ve denetlenmemiş rejim türü bu. Şimdiye kadar çok şikâyet edilen bürokratik vesayetten çok daha keyfi bir “egokratik vesayet” sistemi yerleştirildi. “Bürokratik oligarşiyi yıkıyoruz” diyerek, iş dünyasıyla medyasıyla ve bürokrasisiyle bir “Saray Oligarşisi” yaratıldı. Bu yolla önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin ekonomisi, diplomasisi, medyası, eğitim sistemi, bürokrasisi, iş dünyası, sivil toplumu ve kitle örgütleri, tüm yasa ve yasakları, bu “egokrasi rejimi” aracılığıyla şekillendirilmeye çalışılacak. Tüm bunlara rağmen unutmamak gerekir ki, bu yeni rejim yurttaşların gözünde meşruiyet sorunu ve ikna edicilik sorunu yaşadığı kadar, bir istikrarsızlık sorunu da yaşıyor. Zira hem AKP ve MHP arasında kurulmuş bir koalisyona yaslanıyor hem de kurumlar, kurallar ve kadrolar üretme konusunda kaostan ve belirsizlikten kurtulamıyor.

Etkin bir sistem yok
Bu nedenle yeni rejimin Türkiye’nin hiç bir ciddi sorununu çözemeyeceğini, aksine sorunları daha da çetrefil ve kangren hale getireceğini Anayasa’ya destek veren kesimler maalesef deneyerek görecekler. Bu dönemde demokratların önceliği ise demokratik iletişim ve dayanışma kapasitemizin her düzeyde korunması, ardından da bu rejime onay veren kesimlere, yol açacağı ekonomik, hukuki ve sosyal kayıpları daha iyi anlatabilmek olmalı. Zira Cumhurbaşkanlığı kararları ile artık eskidiği ileri sürülen kurum ve kuralların yerine, toplumun gereksinimlerine yanıt olabilecek akılcı ve etkin bir sistem inşa edilemiyor. Yeni rejimin kapasitesizliğinin ve açmazının en önemli göstergesi şu: Yıkabiliyor ancak inşa edemiyor.

Demokratik, hesap verebilir ve hukuki asgari nitelikleri bir yana bırakalım; etkin, verimli ve sonuç alıcı bir yönetim sistemi dahi inşa edilemiyor. Adına Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen sistem, ne bir hükümet ne de bir sistem inşa edebilecek kapasite ve ikna edicilik sergileyemiyor. Bu sistemin çok yakında, özellikle ekonomi ve kamu yönetimi alanlarında keşmekeşe ve kaosa yol açacağını kestirmek zor değil. Zira seksen milyonluk Türkiye gibi bir ülkeyi, liyakata dayalı akılcı bir bürokrasiden, özerk çalışan kuruluşlardan, sivil ve örgütlü toplumdan, bilim ve kültür dünyasından ve en önemlisi toplumun çalışan ve üreten kesimlerinden görüş almadan yönetmek mümkün değil.

»Her seçimde daha da derinleşen kutuplaşmanın önümüzdeki sürece yansımaları ne olacak?
Türkiye sınıfsal, mekansal, kimliksel ve bölgesel fay hatları içine sıkıştığı için, kutuplaşma siyasetinin dışına kolaylıkla çıkamıyor. Şahsileşme ve kutuplaştırma ekonomiden eğitime, medyadan üniversitelere, sivil toplumdan dış politikaya kadar, Türkiye’yi hamaset ve komplo teorileri ile kamuoyunu oyalayan geri kalmış bir ülke konumuna geriletti. Türkiye’nin demokrasi ve hukuk devleti talep eden yüzde ellisini dışlayarak; kitle iletişim araçlarının tam zamanlı manipülasyonundan medet umarak, 21. Yüzyılı yakalayabilecek bir rejim inşa edemezsiniz. Türkiye’ye ancak büyük iflaslar ve krizler yaşatarak, bu yüzyılı da ıskalarsınız. İslamcı siyaset, yaklaşık üç asırdır, demokratikleşme, kalkınma ve Anayasal yönetimin – eskinin deyişiyle meşruti idarenin- uygarlık için birbirinden ayrılmaz süreçler olduğunu anlayamamaktan muzdarip. Hala tüm çabasını yoksul ve yoksun bırakılmış sınıfların beklentilerini suiistimal eden ‘yerli ve milli medeniyet mitolojileri’ ile üretmeye harcıyor.

***

Ortak paydaları çoğaltarak Balkanlaşmaktan kurtulabiliriz

Prof. Dr. Açıkel, bu süreçte genel olarak muhalefet nasıl bir strateji izlemesi gerektiğine dair ise şunları söylüyor:
Bizlere düşen, Türkiye’nin Cumhuriyetçi, dayanışmacı ve demokratik birikimini öncelikle korumak ve liyakata dayalı bir biçimde demokrat sosyal katmanları geleceğe taşımak olmalıdır. Direngen bir Cumhuriyetçi yurttaşlık bilinciyle özellikle yerel yönetimlere, yurttaş inisiyatiflerine, kooperatiflere, sendikalara, dernek ve odalara yeniden motivasyon ve ivme kazandıracak; yeni katılım, üretim ve karar alma mekanizmaları oluşturmaktır.

Otoriter popülist rejimler altında, dünyanın pek çok ülkesinde içinden geçtiğimiz süreçler, bizlere aktif yurttaşlığın, Cumhuriyetçiliğin, sosyalliğin, kooperatifçiliğin ve dayanışmacılığın yeniden keşfedilmesi gereken değerler olduğunu gösteriyor. Parti politikalarından yerel yönetimlere, sosyal işletmelerden kooperatiflere kadar, 21. Yüzyıla uygun katılım, üretim ve bölüşüm süreçlerini yaşama geçirme sorumluluğunu yüklüyor. Bu anlamda otoriter popülizme ve tek adam rejimlerine karşı, yurttaşlar için yeni kolektifler, kooperatifler ve siyasal platformlar icat etmek ve yaşama geçirmek zorunluluğu ile karşı karşıyayız. Bölünmek yerine bölüşmeyi; kutuplaşmak yerine diyalog ve dayanışmayı; sekterlik yerine hegemonyayı inşa edebilmenin yolu bu konularda da mesafe katedebilmekten geçiyor. Özellikle yeni Anayasa’nın getirdiği yüzde 51’lik Cumhurbaşkanlığı barajı, diğer yandan 12 Eylül kalıntısı yüzde 10’luk ulusal parti barajı, Türkiye’de demokrasinin ve temsilin önündeki iki büyük engel olarak karşımızda duruyor. Son derece adaletsiz ve dışlayıcı bu iki büyük engeli aşmanın yolu, siyasal çekincelerden ve sekter kaygılardan uzak biçimde demokratik ittifak siyaseti için hızla farklı zeminler oluşturulmasından geçiyor. Bu zorunluluğu görmek, iyi niyetle katkı vermek, dayanışma ve diyalog ile zenginleştirmek gerekiyor. Türkiye’de kutuplaştırma ve ötekileştirme siyasetini geriletebilecek şey, özellikle yaklaşan yerel seçimler de göz önünde bulundurulduğunda, bu ilkenin içselleştirilmesinden geçiyor.


CHP kutuplaşmayı aşmak için, Millet İttifakının inşasında en yüksek çabayı gösteren partilerden biri oldu. 16 Nisan Referandum sürecinde de, CHP, parlamenter demokrasinin savunusu ve kutuplaşmanın aşılması için çaba sarf eden en önemli dinamiklerden biri olarak ortaya çıktı. CHP, referandum ve 24 Haziran seçimlerinde de Türkiye’de hukukun üstünlüğünü savunan ve parlamenter demokrasiye inanan başta sosyal demokratlar olmak üzere tüm kesimleri, bir yandan milliyetçi demokratları ve muhafazakar demokratları, diğer yandan Kürt demokratları kutuplaşmayı aşmak üzere, ortak payda ve ortak gelecek için bir araya getirmeye çalışan bir strateji izledi. CHP, Türkiye’nin ancak bu sayede Lübnanlaşmaktan ve Balkanlaşmaktan kurtarılabileceğini görüyor.