4 Haziran’da TBMM’de HDP’li Leyla Güven ve Musa Farisoğlulları ile CHP’li Enis Berberoğlu’nun milletvekillikleri düşürüldü. Kamuoyunda tartışmalara neden olan konuyu ve arka planı hakkında Anayasa Hukuku uzmanı Prof. Dr. Osman Can açıklamalarda bulundu.

Agos Gazetesi'nden Ferda Balancar'a konuşan Prof. Dr. Osman Can'ın açıklamaları şöyle oldu:

Konuyla ilgili yazılarınızın ilkinde kullandığınız “TBMM’nin tükenişi” ifadenizi açar mısınız?

Parlamentonun Türkiye’de güçlü bir tarihsel geçmişi var. 1876’da Padişah’ın otoritesinin sınırlandırılmasının bir ifadesi olarak ortaya çıktı ve ardından toplumu temsil etme konusunda önemli bir gelenek başlattı. Parlamentonun devlet otoritesini, bürokrasiyi toplum adına denetim altına alma iddiası o tarihten bu yana hep oldu. ‘1920 Meclisi’nin tutanaklarında da bunu net olarak görüyoruz.

1921 Anayasası hazırlanırken Meclis’te yapılan tartışmalara, tutanaklara baktığınızda bu durum çok açık. “Bürokrasi haddini bilmeli”, “hükümet haddini bilmeli” gibi sözler 1920’lerde Meclis’te çok sık duyulmuş. Bu tavır da TBMM’ye toplum nezdinde büyük saygınlık da kazandırmıştır. TBMM’nin böyle bir hikâyesi vardır ve aslına bakarsanız da haklı bir hikâyedir.

Cumhuriyet’in ilk döneminde tek parti dönemini yaşadık ama ondan sonra Meclis yeniden bir cazibe merkezi haline geldi. Hükümetler, parlamentoda ne kadar çoğunluk sahibi olurlarsa olsunlar, kendilerini Meclis’in iradesine genelde saygı göstermek zorunda hissettiler. Parlamento her zaman hükümetler açısından bir “risk alanı” oldu.

Parti liderleri hükümet kurarken Meclis’teki dengeleri dikkate almak zorunda kaldılar. Bu, bir gelenek haline geldi. Meclis de kendi yetkilerini kullanmak konusundaki hassasiyetini çoğu zaman sürdürdü. Son dönemde TBMM’de artık bir meclis iradesi var mı yok mu sorusu haklı olarak sorulur hale geldi. Bunu 2017 anayasa değişikliği sürecinde yaşadık. O süreçte, Meclis adeta kendisini yok etti. Düşünün; anayasal düzen başkanlık sistemine dönüştürülüyor, anayasa çalışması yapılıyor.

Ama Anayasa değişiklik metninin altına imza atan iktidar bloğunun milletvekilleri metni görmeden boş kâğıda imza atıyorlar ve “yukarıdan” gelen metin TBMM Genel Kurulu’na gönderiliyor. Bu, Meclis’in kendi kendini yok etmesinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Bunun izdüşümünü Berberoğlu, Güven ve Farisoğulları ile ilgili tasarruflarda da görmüş olduk.

Tabii ki milletvekilleri suç işleyebilir. Suç işleyen kişinin de zaten milletvekili olmaması gerekiyor. Ama Türkiye’deki sistemde her zaman yargının tarafsızlığıyla ilgili bir kuşku olmuş, yargıda bazı konularda siyasi hassasiyetlerin etkili olduğu kanaati güçlenmiştir. Örneğin milliyetçilik, etnik konular, azınlıklar, ulusal bütünlük, din gibi konularda bu hassasiyet genelde devreye girer ve yargıda taraflı kararlar ortaya çıkar.

Parlamento da bunun farkında olduğu için yargıdan kendisine gelen kararlar konusunda dikkatli davranır, yavaş hareket eder. TBMM’ye gönderilen dokunulmazlık dosyaları dönem sonuna atılır. Çok yoğun bir kamuoyu baskısı yoksa Meclis dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda acele etmez. Bu konuda Meclis başkanları inisiyatif alır, ki bu hukuken tartışmalı, ama hukuken sorunlu yargı kararlarına tepki olduğundan da, anlaşılabilir bir yaklaşım. Yani Meclis muhalif milletvekilleri için son güvenli alandı. Ama bu yaklaşımla birlikte bu duruma son verilmiş oldu. Meclis kendi dışından gelen bir talimatla kendi iradesini yok sayarak böyle bir karar vermiş görünüyor. Böyle bir talimat için imkân da var, çünkü Cumhurbaşkanı aynı zamanda çoğunluk partisinin lideri ve parti içi demokrasiden söz etme imkânı yok. İktidarın küçük ortağı için de aynı durum söz konusu. 

Peki, neden şimdi böyle bir karar alındı? Bu kararın arkasındaki irade olan Cumhurbaşkanı Erdoğan neden böyle bir karar verdi? Son siyasi gelişmelerle birlikte bir panik havası mı söz konusu?

Kapalı kapılar arkasında ne düşünülerek böyle bir karar verildiğini net olarak bilemiyoruz. Ancak şunu görüyoruz; siyasi taktiklerle Meclis’in iradesi devre dışı bırakılarak, anlık siyasi reflekslerle karar veriliyor. Evet, kamuoyu yoklamaları iktidar bloğunda ciddi bir zayıflamanın olduğunu gösteriyor. Bu da doğaldır. Her iktidar gelir ve gider. Önemli olan giderken anayasa ve yasaları, kurumları çiğnemeden bu iktidar değişikliğinin gerçekleşmesidir. Elbette iktidardan gitmemek için siyasi taktik niteliğinde adımlar atılabilir ama bunların bir sınırı, bir çerçevesi olmalı. Düşünün, bir buçuk yıl önce Meclis’e ulaşmış kesinleşmiş mahkeme kararları, şimdi birdenbire okunuyor. İç politikadaki değişime göre birdenbire böyle bir karar veriyorsunuz. Bu, muhalefete karşı bir tür cezalandırmaya dönüşüyor. Bu davranış anayasal etik açısından çok yanlış. Bu, iktidar bloğunda ciddi bir siyasi paniğin kanıtı olarak okunabilir. 

Bu siyasi panik ifadesini açar mısınız? 

AK Parti içinden iki parti çıktı. Ayrıca partinin tabanında ve orta sınıfında da belli bir rahatsızlık olduğu görülüyor. AK Parti artık bir parti olmaktan çıktı ve gittikçe zayıflıyor. Olağanüstü politik gündemler üreterek bir süre durumu idare edebilirler ama bunu sürekli hale getiremezler. Bunu sürdüremedikçe de panik başlar. Bu bağlamda, iki varsayım var. Birincisi, taktik adımlarla siyasetin belli bir noktaya götürülmek istenildiği. İkinci varsayım ise iktidar kaybetme korkusuyla tamamen irrasyonel adımlar atıldığıdır. Birincisinde bir rasyonelliğin bulunduğu varsayılır. İkinci varsayım ise kaybetme korkusu ve bundan doğan öfkenin muhalefete yöneltilmiş olmasıdır. Bence ikinci varsayım daha olası. Ben irrasyonel bir tepki olduğunu düşünüyorum. 

Peki, bundan sonra ne olabilir? Anayasa Mahkemesi’nin bu kararları iptal etmesi mümkün mü?

Üç milletvekili de bu kararlarla ilgili olarak Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru haklarını kullanmışlardı. Ben de Berberoğlu’nun başvurusuna hukuki olarak katkı sağladığım için detaylarını biliyorum. Anayasa Mahkemesi’nden tedbir kararı vermesi, değilse de hızlı karar alması istendi . Ancak Anayasa Mahkemesi, “Bunu esasla birlikte değerlendireceğim” diyerek başvuruyu sıraya koydu. Keşke Anayasa Mahkemesi daha hızla davranıp, milletvekillikleri düşmeden kararını vermiş olsaydı. TBMM’deki beklemeyi, karar verme fırsatı olarak değerlendirseydi… Anayasa Mahkemesi’ne bundan sonra yapılacak bir başvuru, onları tekrar milletvekilliğine taşımaz. Çünkü milletvekilliği bir temsil statüsüdür. Temsil statüleri yargı kararlarıyla geri alınamıyor. Anayasa Mahkemesi lehlerine karar verse bile sadece tazminat kazanmış olacaklar. AİHM’den de başka sonuç çıkmaz. Anayasa Mahkemesi bundan sonra bu tür kararlarda daha hızlı davranarak karar vermeli. Ayrıca sorunun temelinde yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı bulunduğu unutulmamalı.

Son yazınızda Anayasa Mahkemesi’nden az da olsa umutlu olduğunuzu belirtiyorsunuz. Neden?

Mahkeme kararlarının uzun bir beklemeden, bir haklı beklenti uyandırıldıktan sonra Meclis Genel Kuruluna bildirilmesi başlı başına bir sorun ve bu konuda Anayasa Mahkemesi’nden hak ihlali kararı çıkma ihtimali zayıf da olsa vardır. Neden böyle bir ihtimal var, çünkü Anayasa Mahkemesi iki hafta önce çok önemli bir karar verdi. Bu kararla Mahkeme Meclis’e rağmen Meclis’in itibarını korudu. Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin denetimiyle ilgili olarak, TBMM’nin her konuyu düzenleyebileceğini ve cumhurbaşkanlığı kararnameleri için mahfuz bir alan olmadığını söyledi. Bu, TBMM’nin yapamadığı bir itibar savunması. İşte bu yüzden de Anayasa Mahkemesi’nden hâlâ umutluyum. Anayasa Mahkemesi Başkanı, yemin töreninde kısa bir konuşma yaptı. “Temel hak ve özgürlükler, sadece hukuki bir mesele değil aynı zamanda ahlaki bir meseledir. Bizim gibi olmayan, bizim gibi yaşamayan ve düşünmeyenlerin de hakları olduğunu kabul etmemiz gerekir” dedi. Bu tam da bu uygulamalarda eksik olan şey. Sürekli “öteki”ni düşman olarak görürseniz, anayasa ve yasaların verdiği teknik imkânları “öteki”ni mağlup etme aracı olarak kullanırsınız. Meselenin ahlaki bir yön var. Ahlakın olmadığı yerde haklar ve özgürlükler de olmaz. Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın bunu vurgulaması gelecek açısından umut veriyor.