GERÇEK GÜNDEM - FİLİZ GAZİ /

Uzun bir dönemi kapsayan AKP iktidarlığı boyunca kamu araçlarının ve kitlelerin şekillenmesinde en etkili aygıtlardan biri olan medyadaki değişim gözle görülür bir hızla yaşandı. Zamanla teker teker televizyondaki yüzler, ana akımın yazılı mecrasındaki kalemler değişti. Bu süre boyunca hayatlarını idame ettirmek için çalışmak zorunda olanlar, istifa edenler, meslek değiştirenler ya da değişime ayak uyduranlar oldu. Öte taraftan bütün bunlar olurken sektörde yeni kalemler, simalar belirdi.

Gerçek Gündem olarak bir dönem ana akım ya da diğer adıyla yaygın medyada çalışan gazetecilerle konuştuk. Neler yaşandı? Nelere tanıklık ettiler? Bu dönemi anlatacak nitelikte olan hangi anılar akıllarında kaldı? Önümüzdeki yıllar içinde konuşulacak, yazılacak anıları dinlemeye, okumaya bir ucundan başlayalım.

Uzun yıllar NTV’de adliye muhabiri olarak çalışan Ergün Güven,Balyoz ve Ergenekon süreci baştan sona absürt şeylerle doluyordu” diye başlıyor sözlerine ve şöyle devam ediyor:

“Balyoz ve Ergenekon süreçlerinde arkadaşlarıma da söylüyordum, bunların hepsi senaryodan ibaret diye… O soruşturmaların içine küçük, hap gibi gerçekler de atılmıştı. Yalan olduğunu bile bile çıkıp seyirciye anlatmak çok zoruma gidiyordu. Ben bu işten nasıl kurtulacağım, emekli olacağım diye beklemeye başlamıştım. Kendime yakıştıramıyordum. İşin kötüye gittiği o zaman belliydi. Aldığım maaş da içime sinmiyordu. İte kaka 2013’e kadar gelebildim. Emekliliğim gelmediği halde istifa ettim.

Bakan gelecek diyelim. Süreyi kendileri belirlerlerdi. Bakan bey 15 dakika, 40 dakika istiyor gibi. Garson çağırır gibi bir hal vardı. Bana da şunu sorma, bunu sorma denildiğini hatırlarım. Ergenekon soruşturmasında gün yüzü gibi ortada olan sanıkların lehine olan haberler yayınlanmadı. ‘Ne sağdanız ne soldanız, biz haberciyiz’ kisvesi altında tamamen iktidarın zurnası çalınıyordu.”

HER HABERDE TEPEMİZDEYDİLER

Güven’e mesela neler yaşadınız, hangi haberlerinize müdahale edildi diye sorduğumda ise şunları anlatıyor:

“Hepimizin telefonları dinleniyordu mesela. Şöyle bir şey yaşadım… Erzincan’da başsavcı İlhan Cihaner’e Dursun Çiçek üzerinden bir operasyon yapılacağını tahmin etmiştim. Erzincan’a gittim. Cihaner’le bir röportaj talep ettim, sabah için randevulaştık. Ertesi sabah oraya gittiğimde başsavcının odası aranıyordu. O zaman kesin dinlendiğimizi anlamıştım, benden önce polis gitmişti. Cihaner, İsmailağa Cemaatine karşı bir soruşturma yürütüyordu. Kendisine yönelik soruşturmaların asıl maksadının ne olduğu yönünde sorular soracaktım ama konuşamadan gözaltına alınıp, tutuklandı.

Mesela Sadullah Ergin'in Adalet Bakanı olduğu dönemde cezaevlerine girip, haber yaptım. Koğuşlara girdim, mahkumlarla konuştum. Haber önce Adalet Bakanlığı’na gitti, bir bakalım haberinizde ne yazdınız denildi ve içinden bir şeyin çıkarılması istendi. Ne biliyor musunuz? Bir mahkumun tespih çektiği görüntü… Neden diye sorduğumda insanlar sabır taşı çeker gibi görünmesin denildi. Haberimden o görüntüyü çıkardım. Saçma sapan bir istek, düşünün ne kadar üzerimizde olduklarını! Yine bir haber için Adli Tıp’ın içine girdim. Her yerini bana açtılar ama bir tek yerde olmamı istemediler: Test, analiz bölümü. Kesinlikle bana orayı göstermek istemiyorlardı. Tanıklar aleyhine verilen deliller orada şekilleniyor, harmanlanıyordu. Orası onların en hassas noktasıydı. O zaman da anlamıştım.”

HABER METNİ, BEŞ GAZETEDE TIPATIP AYNI YAZILMIŞTI

Güven’e yalan habere imza atıp atmadığını sorduğumda ise şu yanıtı veriyor:

“Yalan habere imzamı atmadım, bunun için de çok mücadele verdim. Eski DGM, sonraki ağır cezalarda çoğu şey gözümün önünde oldu. Polis, ‘bunlara’ basın bülteni verirdi. Basın bülteni, acemice yazılmış haberlerdi aslında. Ara başlıkları olan haberler bunlar… Hatta bir tanesini almıştım. Ertesi gün Zaman Gazetesi, Yeni Şafak, Taraf gazetesine kadar hepsinde kelimesi kelimesine polisin yazdığı haber yazıyordu. Hatta o zaman BirGün Gazetesi’nde Ömer abi vardı. Ona da göstermiştim. Beş gazetedeki haber metni, polisin verdiği bültene göre yazılmıştı. Usta gazeteci, istihbarat kaynaklarımız olmasına rağmen biz geride kaldık o dönem. Onlar da keyifli gazetecilik yaptığını sanıyordu ama kullanıldıklarını biliyorlardı, kullanılmak da işlerine geliyordu. Arkadaşlara yapmayın, sizi sakız gibi çiğneyip, atacaklar diyordum. Bu gazeteleri yapan arkadaşlar yurt dışında şimdi.”

KONUKLAR DAKİKALARCA YAYINDA BEKLİYORDU

Bir dönem TGRT’de, ondan önce CNN TÜRK’te çalışan Yavuz Karakoç’la konuşuyoruz. Ara ara kendi sosyal medya hesabından yaşadıklarını yazdığını söylüyor. Önce yazdıkları üzerinden konuşuyoruz:

“Mecliste kadın milletvekilini darp eden şimdiki  AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş’la bir anım var. 2011 senesiydi. AKP henüz medyada her köşeyi zapt edememişti. Cemaatle de pek seviştikleri bir dönemdi. TGRT'de bülten sorumlusuydum. Bülent Ayanoğlu diye bir Genel Yayın Yönetmenimiz vardı. İpek Özbey, Murat Yancı ve ben bir ekip olarak oraya çağrılmıştık. Siz buraya çekidüzen verin, haberlere karışılmayacak dendi. Başladık fakat her şeyde bir tuhaflık var. Ankara’da öğrenciler yürüyor, polis çok sert müdahale ediyor aman hiç buraya girmeyelim deniyor. Programa konuklar çağırıyoruz ki TGRT’ye çıkmak istemedikleri için hatır rica geliyorlar, bu sırada Erdoğan, AKP’li biri ya da Bülent Arınç konuşmaya başlıyor, konuk dakikalarca yayında bekliyor. Çağırdığımız insanlara yüzümüzü kızartıp, ‘burası böyle!’ demekten artık gına gelmişti.

Bir gün Ankara’dan İhlas Medya Grubu Ankara temsilcisi Batuhan Yaşar aradı...  ‘Mustafa Elitaş'ı konuk olarak alabilir misin?’ dedi. Ben de, bültenin dolu olduğunu, konuklarımın geldiğini, bir sonraki bültene konuk olmasını istedim. Israr etti, ‘Bu adam çok önemli benim için’ dedi. Ben de “Çok kısa konuşsun, Elitaş’ı da bilgilendirin" diyerek kabul ettim. Yayın başladı, 5 dakika, 10 dakika adam susmuyor. Rejiden, muhabire ‘sustur artık’ diyorum ama nafile… Kesin yayını, diğer konuk gelsin bültene devam edelim dedim. Yönetmenin rengi attı. ‘Abi emin misin?’ diyor… Neyse, yayından alındı Elitaş. Sonra diğer konuk geldi. 10 dakika falan o konuştu, reklam girdi, bir iki haber daha girdikten sonra yönetmen, ‘Abi, Elitaş hala konuşuyor, ne yapalım?’ dedi. Adam hala yayındayız diye bir coşkuyla anlatıyor. Sonrasında haber koordinatörü Yücel Koç, beni çağırdı. ‘Sayın Mustafa Elitaş'ı neden yayından aldın, Enver Abi'yi (Enver Ören) aramış, benim yayınımı nasıl keser deyip, çıkarın bu işin sorumlusunu demiş" diye ezile büzüle bir şeyler söyledi. İki gün sonra ben işten çıkarıldım. Mesele sen insanlarla geçinemiyorsun, tartışıyorsun oldu…”

 O DÖNEM FARKLI OLUP ŞİMDİLERDE İSE MUHALİF OLAN İSİMLER VAR

Karakoç, Kanal 24’de Erdoğan'ın kuzeni, aynı zamanda haber koordinatörü olan Cengiz Er’in habere müdahalesini ise şu sözlerle paylaşıyor:

“Hrant Dink suikastiyle ilgili önemli bir belgeyi haber yapmama, o dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah zarar görür diye, Erdoğan'ın kuzeni Cengiz Er engel olmuştu. Dink öldürüldüğünde Kanal 24’te hukuk muhabiriydim. İstihbarat Şube Müdürü’nün, Terörle Şube Müdürü’nün imzaladığı bir belge elime ulaştı. Ermeni Cemaati’nin lideri Mesrob Mutafyan’ın Valilik’ten kendilerine yönelik bir tehdit için 100 adrese koruma istediğini gösteren bir belgeydi. Bu yerlerden biri de AGOS gazetesi… Fakat gazeteye koruma verilmiyor. O evrak bendeydi ve emniyetin resmî yazısıydı. Ondan sonra Hrant Dink öldürülüyor. Ben bu evrakı alınca, AGOS’un önüne gittim, anonslarımı çektim. Burada eğer polis olsaydı Hrant Dink öldürülmeyecekti diye bir haber hazırladım. Haber yayına girecekken Erdoğan'ın kuzeni, aynı zamanda haber koordinatörümüz olan Cengiz Er geldi. Yavuzcum bu haberi kullanmayalım dedi. Cerrah bizim arkadaşımız, ilişkilerimiz de bozulur, yapsak doğru olmaz, yapmasak ne olur ki ne kaybederiz gibi bir konuşma oldu. Emniyet muhabiri benim, bunlarla yüzleşecek olan benim, haberi kullanalım dedim. Haber kullanılmadı. Dink’in öldürülmesinde bir görev ihmali var mı diye raporun yazılmasına bir hafta vardı. O rapor verilene kadar haber yayınlansa Emniyet Müdürü Cerrah da rapora dahil olurdu. Daha sonra yapıldı o haber ama bu bahsettiğim rapor hazırlandıktan sonra yapıldı.”

Karakoç, yine TGRT’de 2019’da haber toplantısında yaşadığı diyaloğu şu sözlerle aktarıyor:

“Genel yayın yönetmeni Ercan Seki’ydi. Hala da öyle… Haber toplantısındayız. O gün herkes uzayda kara deliğin fotoğrafını çeken NASA'nın çalışmasını konuşuyor. Baktım ki gündem de sıralanmadı, bunu haber yapmamız lazım dedim. Seki’nin yanıtı ‘Kuran’da var, uzayda hayat yok’ oldu. Sen Allah’ı inkar mı ediyorsun diye sürdü tartışma…”

Karakoç’a çalıştığı dönemden bugüne çizgi değiştiren, şimdilerde muhalif olan isimler tanıyıp tanımadığını soruyorum. Yanıtı şunlar oluyor:

“Halk TV’nin yönetiminde, içinde olan isimler var şimdi… (Yazmamam ricasıyla isimler zikredildi) Bulunduğu yerle şu anda olduğu yerde 180 derecelik fark var.”

Karakoç da eline haber metni verilen muhabirlere sözü getiriyor:

“Ben CNN Türk’te çok iyi bir polis muhabiriydim. İlişkilerim iyiydi. Bir süre sonra cemaat kendi çocuklarını gönderdi. Bize abi diyen, iş öğrenen çocukların bir anda eline polis notlar vermeye başladı, ara başlıkların bile atıldığı bu metinleri hiç değiştirmeden almaya başladılar. Biz o dönem dışarda kaldık. Adnan Gayhan diye bir muhabir vardı, Kanal 7’de… Türkan Saylan’ın evinin arandığı gündü. Yavuz dedi duydun mu, Türkan Saylan yetiştirdiği kızları askerlere gönderiyormuş. Basın odasının ortasındayız. Ne diyorsun sen dedim! Bu çocuk şimdi sarayda üst düzey yönetici.”

ARTIK BİR ŞEYLER ÇOK FARKLI GEÇKELİĞİ İLE YÜZLEŞME: ROBOSKİ ÜSTÜNE GEZİ

 2008-2020 yılları arasında NTV'de; çoğunlukla savaş muhabiri olarak çalışan Can Ertuna, kendisi için kırılma noktasının Roboski olduğunu belirterek anlatıyor:

“Özellikle metropollerde yaşayan insanların ana akım olarak adlandırılan yaygın medyanın her haberi de vermeyebileceğine dair hissiyatı 2013’te Gezi sürecinde başladı. İnsanlar balkonlarının önündeki eylemleri, salondaki televizyonlarında ya da kapılarına bırakılan gazeteye yansımadığını görünce sorgulamaya başladılar. Benim ise artık bir şeyler çok farklı gerçekliği ile yüzleşmem, 2011 yılı, Roboski’de oldu. O dönemde Ayşenur Arslan’ın stüdyodaki sessizliği, kendi kişisel çabasıyla nasıl delmeye çalıştığını hatırlıyoruz. Evrensel habercilik ilkeleriyle temelden çelişen bir durumdu. O haber sağlıklı işleyen bir demokraside bir şekilde verilebilirdi. Daha öncesinde böyle bir haber belki biraz çekingen de olsa belki biraz farklı ölçeklerde görülse bile izleyicilerden, okuyuculardan esirgenmezdi. Saatlerce haberden kaçınıldığına tanıklık ettik, bu önemli bir kırılma noktasıydı. Üstüne de Gezi geldi.”

Ertuna, bütün olumsuz örnekler bir yana medyadaki güçlerin etki alanlarının genişlemesi ile “bazı isimsiz kahramanların” istifa ettiğinden, emekliye ayrıldığından ya da eleştirel medya kuruluşlarında iş aramaya başladıklarından ve hatta işsiz kalmayı bile göze aldıklarından da söz ediyor:

“Çalıştığım kurumda yalan haber yapıldığına ya da asılsız iddialara dayalı habere imza atıldığına şahit olmadım. Bir süre sonra zaten size illa da dikte edilmeyen, söylenmeyen tercihler verildi. Birtakım yayınlarda görevlendirilmemeye başladığınızı anladığınız dönemler oldu. Ben hem merak hem ilgi alanım o yönde olduğu için hem de otosansür kıskaçlarından biraz olsun kurtulabilmek için iş yoğunluğumu dış habere itebildim."

Fakat şunu söylemeliyim: Medyada çok ciddi oranda tasfiye oldu. Zamanla teker teker birtakım noktalarda kendi bildikleri çerçevede gazetecilik yapamayacağını gören çok sayıda kişinin yaş haddi dolduysa veya emeklilik koşulları sağlandıysa yavaş yavaş emekli olmayı seçtiklerini, eleştirel medya kuruluşlarında kendilerine iş aramaya başladıklarını veya sektörün dışına çıktıklarını gördük. İşsizliği tercih edenler bile oldu. Bunların birkaçı hariç çoğu isimsiz kahramanlar olarak kaldı. Onların yeni istihdam bulma şansları da o konuşulan, gazete sitelerinde kısa haberleri yapılan ünlüler kadar olmadı.”

YETENEKLİ GENÇ İSİMLER SLALOM YAPMAYI ÖĞRENMEKLE MEŞGULLER

 Peki, şu dönemde hissedilen atmosferde olduğu gibi yani iktidar değişikliği söz konusu olduğunda medyada hızlı bir değişim yaşanabilecek mi? Ertuna, medyanın fabrika ayarlarına dönmesinin uzun zaman alacağını ve bunun bir sebebinin usta- çırak ilişkisindeki zincirin kırılması olduğuna dikkat çekerek yanıtlıyor:

“Kimi muhalefet temsilcilerinin mevcut medyayla ilişkilerini gözetince herhangi bir iktidar değişikliğinin daha özgür bir medya ortamı vaat edip, etmeyeceğini kestirebilmek çok zor.… Elbette farklı haber bültenleri izlemeye, okumaya başlarız ancak medyanın kendi fabrika ayarlarına dönmesi hiç de kolay olmayacak. Bunun iki sebebi var: Birincisi mevcut reflekslerin büyük oranda körelmiş olması. İkincisi ise işini severek yapan, eleştirel yaklaşan, hayatı diyalektik bakabilen çok deneyimli kadroların haber merkezlerinden uzaklaşması. Emekliye ayrılması, işten çıkarılması, istifa etmesi… Bu dönem kültürel aktarım da kesintiye uğradı. Usta- çırak ilişkisindeki zincir kırıldı ve ne yazık büyük haber merkezlerinde birçok yetenekli parlak, genç isim sakıncalı haberin izin verilebilir ölçüde nasıl verileceğini yani nasıl slalom yapmayı öğrenmekle meşguller.”

“Yaygın medyanın son döneminden özellikle Doğan Grubu’nu Demirören’in aldığı dönemden sonra bambaşka bir şeye girildi. Ne olursa olsun, bu haber olmalıdır, olmayacağını bilsem bile ben bunu bir şekilde, haber toplantısında dillendirmeliyim, bu hem kendi vicdanım için hem de o haber merkezindeki değerlerin ayakta kalabilmesi için bu haber konusunu önermeliyim, kabul edilmeyeceğini biliyorum diyen kişiler vardı. Açıkçası, kendimi aklamak adına söylemiyorum, mümkün mertebe bunu yaptım. Bıyık altından müstehzi gülümsemeleri görme, dönemin gerçeklerini fark edememiş saflıkta bir kişiymişsiniz gibi algılanma pahasına bu tavır gösterildi. Bunu yapan kişilerin çok uzun süre bir gürültü faktörü olarak var olduklarını biliyorum.”