Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 24. Olağan Genel Kurulu,  Taksim’deki The Marmara Oteli’nde yapıldı. Toplantıya Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu adına Başkan Turgay Olcayto ve Genel Sekreter Sibel Güneş katıldı.

TGC Başkanı Turgay Olcayto Genel Kuruldaki açılış konuşmasında Türkiye’nin zor zamanları hiç atlatamadığına dikkat çekerek “Türkiye'de temel hak ve özgürlüklerin önündeki engellerin kalktığını görmek istiyoruz” dedi. TGC Başkanı Olcayto konuşmasına şöyle devam etti:

“Sansürün ve otosansürün olmadığı bir ülkede yaşamak istiyoruz. Gazetecilerin özgürce haber yapabildiği,  özgürce konuşabildiği bir ülkede çalışan gazeteciler olmalarını umut ediyoruz. Türkiye Yayıncılar Birliği’nin yeni seçilecek yönetim kuruluna başarılar diliyorum.”

Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Kenan Kocatürk ise yaptığı konuşmada korona salgını döneminde yaşanan zorlukların yayıncılık sektörünün tüm bileşenlerini dayanışmayla bir araya getirdiğini ve ayakta kalmanın yolunun bir şekilde bulunduğunu belirtti. Kenan Kocatürk, şunları söyledi:

“Dövizdeki dalgalanmaya bağlı olarak, kağıt girdisinin ve üretim maliyetlerinin arttığı bir dönemi yaşıyoruz. Düşünceyi ifade özgürlüğü ihlalleriyle karşılaşıyoruz. Muzır Kurulu’nun erişkinlerin kitaplarına el atıp yasakladığı bir dönemden geçiyoruz. Teklif Hakları Yasası’nın hayata geçmesini bekliyoruz. Devletin bakanlıklarının, yerel yönetimlerinin kitap alıp kütüphanelerle halka ücretsiz ulaştırmasını bekliyoruz.”

PEN Yazarlar Derneği Başkanı Zeynep Oral ise yalnız korona virüsüyle değil, iddianamesiz hapis cezalarıyla, yoksulluk virüsüyle, polis şiddetiyle mücadele edilen bir dönemden geçildiğine dikkat çekerek “Bu dönemde kitap yazmanın, yayınlamanın, satın alıp okumanın bir kahramanlık olduğunu düşünüyorum” diye konuştu. 

Turgay Olcayto

II. Abdülhamit döneminde sansür

Osmanlı padişahı II. Abdülhamit döneminde basın sansürü ilk olarak 1877 Sıkıyönetim Nizamnamesi’nin uygulanmasıyla başladı.

Önceleri sadece siyasi gazeteler sansürden geçiriliyordu. 1882’de her çeşit gazete ve dergi sansürün kapsamına girdi. Bu dönemde 3 türlü basın sansürü görüyoruz:

1.Türkçe ve azınlıkların dilleriyle yayınlanan gazetelerin sansürü.

Bu sansürün uygulanması amacıyla İçişleri Bakanlığı’ndaki İç Basın Müdürlüğü’ne bağlanmış buradaki heyet girecek yazıyı inceliyor, uygun bulmadığı yerleri çıkartarak gazeteye geri gönderiyor sonra gazetede yayımlanıyordu.

2.Türkiye’de ve dışarıdan gelen yabancı dillerde basılan gazetelerin sansürü.

Burada da Dışişleri Bakanlığı’nda ki bir komisyon inceleme yapıyordu.

3.Yerli ve yabancı kitap sansürü.

Burada da sansürle ilgilenen Eğitim Kurulu vardı. Bu kurulun görevi de basılmadan önce kitapları incelemek ve gazete çıkarmak isteyenlere ruhsat vermekti.

Abdülhamit rejiminin basındaki hedefi, iç basının tam kontrolü ve dışarıdan yayın gelmesinin engellenmesiydi. Mikroplardan uzak tutulursa hastanın yeni hastalıklara uğramayacağı varsayılmıştı.Fakat uygulamada bu engellemeler devlet erkinin istediği sonuçları vermediği gibi, toplumda daha başka olumsuzluklara yol açmıştır. Hafiyeciliğe özel pirim verilmesi sonucu Osmanlı toplumunda bu işi meslek haline getiren kişiler belirmiştir. Açık tartışma ortamına girmekte olan toplum birden eskisinden çok daha kapalı bir yapıya girdi. Daha önceki dönemlerde saygıdeğer bir görev olarak kabul edilen ‘jurnal hazırlayıcı’ (bir konuyu derinlemesine araştırıp rapor vermek) Abdülhamit döneminde en aşağı ihbarcılık, dedikoduculuk haline dönüştü ‘jurnalcilik’ oldu.

Dürüst aydınlar, inandıkları düşünceleri açıklamaktan kaçmayanlar, devlet yönetiminden kaçmayı yeğlediler, namuslu kadrolar uzaklaştı alan diğerlerine kaldı. Murat, Yıldız vb. sözcüklerden korkmak gibi garip bir psikoz topluma hakim oldu.

II. Abdülhamit’in sansürlü döneminde sakıncalı görülen ve toplatılan 150 çuval kitap, Abdülhamit’in emriyle, Şeyhülislam’ın fetvasıyla hamamlarda yakılmıştı. Sansürün sınırı öyle geniş tutulmuş ki, bazı kelimelerin yazılması ve kullanılması yasaklanmıştır.‘’Grev, suikast, htilal, sosyalizm, hürriyet’’ gibi siyasi terimler ya da isyana teşvik eden kelimeler yasaktı.Hatta Şemseddin Sami’nin lügatında ‘’Liberie’’ ninkarşısına ‘’hürriyet’’ dahi yazılmamıştı. Fakat son araştırmalar ‘Murat, Islahat, Türk, İttihad, Cünun’ gibi sözcüklerin aksine kullanıldığı ispatlamıştır. Yine yasaklar arasında sayılan ‘Parlamento’ sözcüğünü de ‘Takvim-i Vekayi’ de rastlamak mümkündür. Bu karmaşanın oluşmasında sansür memurlarının işgüzarlığının yeri büyüktür.

Sansürün kapsamı

Sultan II. Abdülhamid tahta çıktıktan kısa süre sonra Türk tarihinin ilk anayasası Kanun-i Esasi (23 Aralık 1876) kabul edildi. Kanunun 12. Maddesindeki ‘’Matbuat kanun dairesinde serbesttir’’ hükmü yürürlüğe girdi ancak bahsettiği kanunlar olan Muatbuat Nizamnamesi (1864) ve Ali Karanamesi (1867) bu daireyi dar tutmaktaydı. Daha sonra 1978 şubatında meclis feshedildi ve sıkıyönetim kuralları devreye girdi.

Bu dönemde gazeteler ve mecmualar, yayın hayatına başlamadan önce nasıl bir yayın politikası izleyeceklerini belirtmek zorundaydı. Hükümeti ,hanedanı eleştiren bir ima bile gazetelerin kapanması ve sahiplerinin hapsiyle sonuçlanabilirdi.

Bu dönemde mizah dergileri ve karikatürler de sansürden payını aldı. Bu yayınlar Osmanlı toplumunda büyük etki doğurduktan sonra, 13 Şubat 1878’de, tahta çıkan II. Abdülhamid tarafından meclis dağıtılmış ve Meşrutiyet dönemi sona ermiştir. Bundan sonra gelen Mutlakıyet, veya bir başka deyişle ‘İstibdat Dönemi’ karikatür için gerekli olan hoşgörü ortamını tamamıyla ortadan kaldırmıştır. Mutlakıyete geri dönüşün başlıca sonuçları, Mithat Paşa başta olmak üzere bütün Meşrutiyet yanlılarının her türlü yolla tasfiyesi, susturulması, başkentten uzaklaştırılması ya da satın alınması, kişi güvenliğinin yok edilmesi, hafiyelik ve jurnal ağıyla bir ‘korku devleti’nin kurulması olmuştur. Bu baskılar içerisinde, ülkenin düşünce, sanat, basın ve yayın hayatını hedef alanlar özel bir önem taşımaktadır. Öyle ki bu dönemde yürürlüğe konan Matbaalar Nizamnamesi (1888) basımevi açılmasını, kitap basımını, yabancı yayınların ülkeye sokulmasını özel bir izne bağlamış; ‘muzır’ ve edebe aykırı görülen eserleri taşımayı, satmayı, dağıtmayı ve bunları topluca üzerinde taşımayı da suça ortaklık saymıştır.

Abdülhamit’in baskı yasalarıyla yasaklanan karikatürcüler, Jön Türkler’le birlikte Avrupa’da sürgün hayatı yaşamaya başlamışlardır. Jön Türkler yurt dışında Mutlakıyete karşı yoğun bir muhalefet yürütmekte, çıkardıkları yayınlarda akılcılık (rasyonalizm) övgüsünden, laiklik (sosyal ahlak ve laik ahlak) ve kadın hakları savunusuna kadar pek çok çağdaş düşünceyi işlemekteydiler. Yasaklı mizahçıların beraber hareket ettikleri Jön Türkler basınının çok belirgin siyasi bir duruşu bulunmaktaydı: Mutlakıyet ve baskı rejiminin sona ermesi, Kanuni Esasi’nin tekrar yürürlüğe konması. Yurtdışında sürgünde olan muhalif karikatürcüler, buralarda örgütlenen İttihat ve Terakki’nin politikalarına da destek vermişler ve Abdülhamid aleyhine çıkan onlarca gazete ve dergide aktif olarak görev almışlardır. Bu yayınların en önemlileri Dolap (Falkestone, 1900), Hayal (Londra, 1895), Beberuhi (Cenevre, 1898), Pinti (Kahire, 1889) ve Tokmak (Cenevre, 1901) dergileridir. Bu dönemde karikatürün mesaj niteliği iyice belirginleşmiştir. Örneğin, Jön Türk mizahının özü, Tokmak Dergisi’nin çıkış yazısında şöyle dile getirilmektedir: “Tokmak’tan bir alay dili, bir mizah dili beklemek boş bir bekleyiştir. Onun dilini saygıdeğer bir edebiyatçının ‘hüngür hüngür gülmek’ deyimi pek açık bir biçimde açıklar.”

23 Temmuz 1908’de bu dönemin sona ermesiyle ve 1876 Kanuni Esasi’sinin yeniden yürürlüğe girmesiyle birlikte, Osmanlı’da karikatür de en büyük atılımını yapmıştır. Bu dönemde sansür kaldırılıp, basın özgürlüğü ilan edilmiştir. Böylece yüzlerce dergi ve gazetenin yayın hakkı bir gün içinde alınmıştır. Bunların içerisinde tam 92 tane mizah ve karikatür yayını da vardır. Öyle ki, otuz yıl süren mizah yasağının kalkmasıyla birlikte basında tam bir kaos yaşanmıştır. Anlatılara göre, bu dönemde gazete ve dergi basımı o denli artmıştır ki, mevcut matbaalar bunları basmaya yetmemekte, gümrükler sürekli olarak yeni ısmarlanan makinalarla dolup taşmaktadır. Gazete sahipleri normal beyaz kağıt bulamayınca ambalajcılara koşmakta, ellerine ne geçirirlerse ona, ambalaj kağıtlarına, el ilanlarına veya uçurtma yapmaya yarayan sarılı yeşilli, allı morlu kağıtlara baskı yapmaktadırlar. Abdülhamid’in kesin bir biçimde tahttan indirildiği 31 Mart 1909’a kadar süren bu kaos, mizah yayıncılığı ve karikatür ile basın ve ifade özgürlüğü arasındaki yakın ilişkiyi belirgin bir biçimde ortaya koymaktadır.

Toplumsal tepkiler

Osmanlı Devleti’nde sansüre karşı verilen ilk tepki II.Abdülhamit döneminden sonra olmuştur. 24 Temmuz 1908 günü gazetelerini sansürün denetimine sunmadan ertesi gün piyasaya süren İstanbul basını, böylelikle kendi eylemiyle basın rejimini değiştirmiş oluyordu. Yeni dönemin özelliğini, her aklından geçenin gazete ya da dergi çıkarması oluşturuyordu. Pek çoğu birkaç sayı yaşayıp batan bu yayınlar, belki tek tek etki yaratmamış ancak toplumun gerçekleri dinlemek açlığına cevap vermişlerdir.

Sonsuz bir özgürlük hırsı içinde son otuz yılda söylenmemiş her şeyi söyleme hırsına kapılan basın ilk büyük şokunu 31 Mart (13 Nisan 1909) olayında yaşadı. Tutucu çevreler ve basın tarafından kışkırtılan askerlerin eylemi, özgürlükler üzerine düşünmek gereğini ortaya koydu. Yine de hayli liberal içerikli hazırlanmış olmasına rağmen, Meclise sunulan basın yasası gerek basında gerekse Meclis tartışmalarında büyük eleştirilere uğradı.

Kimse özgürlüklerinden santim ödün vermek niyetinde değildi. Uzun tartışmalardan sonra Temmuz 1909’da yasa onaylandı ve yürürlüğe girdi. Esasen anayasanın 12. Maddesi ‘Basın yasalar çerçevesinde serbesttir.

Hiç bir şekilde baskıdan önce sansüre tabi tutulamaz.’ Kaydını içeriyordu. Dolayısıyla yeni yasada sansürü andırır hiçbir kısıtlama yoktu. Sadece Devlet’in temelini sarsmamaya yönelik, Padişah’ı, dinleri, Osmanlı milletlerini koruyuculuktan uzak, suçu ve ayaklanmayı kışkırtıcı yazıları frenleyen maddelerin yer almasıyla kısmen de olsa frenlenmiş oldu. (Abdülhamit dönemi kaynak: Mevzu.Tv)