Beyazperdenin deniz gözlüsü. Dik duruşuyla hafızalara kazınan, cesur, yürekli Fatma Girik. Omuzlarında sadece sinemayı taşımayan, kadın sorunlarını dile getiren, siyasete atılan ve halkın dertleriyle uğraşan, namı diğer  “Fato”... Sanatçı 1960 yılında Memduh Ün’ün yönettiği “Ölüm Peşimizde” adlı filmle hayatının dönüm noktasını yaşadı ve yaklaşık 180 filme imza attı.

Bir dönem Şişli Belediye Başkanlığı da yapan Fatma Girik, Bodrum’daki evinde kendi deyimiyle huzurlu ve sakin bir yaşam sürüyor. Bu yıl Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin afiş yüzü olan sanatçıyla devletin sanat politikasını, kadın sorunlarını, bugünün ve dünün sinemasını Cumhuriyet Gazetesi'nden Öznur Oğraş Çolak'a anlattı.

- Öncelikle sağlığınız nasıl? Neler yapıyorsunuz, günleriniz nasıl geçiyor?

Ameliyat olduğumdan beri rutin kontrollerim devam ediyor. Eskisi gibi enerjik hissetmiyorum ama gittikçe daha iyi olduğumu görebiliyorum. Bunun için çabalıyorum. Yürümemde sıkıntı var ama düzeliyor. Annem ve kız kardeşimle birlikte kalıyorum, onlar bana iyi geliyor. Çokça kedim, köpeğim de var, onlar vazgeçilmezim, nefesim oldular kendimi bildim bileli. Hep birlikte nefes alıyoruz. Pandemi sürecinde eve kapandık ve kurallara uyduk. Ama zaten evden dışarı çıkmayı tercih eden biri de değildim hiçbir zaman.

- Bodrum’da hayat nasıl?

Gayet sakin. Yıllarca İstanbul’da yaşadım. Oranın kalabalığını arada özlüyor olabilirim. Sokakta birini görüp selamlaşmak, yürürken sizi seven birinin gelip sarması. Burada daha sakin bir yaşam sürüyorum. Bahçemde, kedi ve köpeklerimle oynadığım, günlük gazetelerimi okuduğum, annem ve kız kardeşimle sohbet ettiğim, bolca kitap okuduğum, mutlaka gündemi takip etmek için televizyon izlediğim sıradan bir yaşam. Bu salgın döneminde aslında ülkenin her yerinde aynı bir tedirginlik var. İnsanların, ne zaman biteceğini bilmediği, öldürücü bir hastalık karşısında psikolojisi bozuldu.

- Yeşilçam filmleri hâlâ çok sevilerek izleniyor. Yeşilçam filmleri ile bugünün filmlerini birbirinden ayıran özellik nedir sizce?

İnsani duygular. Çok klasik olacak belki ama tabii ki samimiyet. O zamanki manevi değerler ve duygular, dönemin şartları insanları Yeşilçam filmlerine yakınlaştırdı, onları filmlerle özdeşleştirdi. Şimdiki şartlar teknolojik açıdan o dönemle kıyaslanamayacak derecede ileride. İnsanlar birbirlerine bazen “Yeşilçam filmleri gibi romantiksin’’ diye takılıyor. O dönem onu gerektiriyordu, o dönem insanı öyleydi. Filmler gerçekti, bizler gerçektik. Şimdiki gençler de onu değil, başka şeyler görmek istiyor ve sinema da onu yaratıyor. Bu karşılıklı bir alışveriş.

- “Eskiler mi güzeldi, eskiden mi güzeldik” aklıma geldi, sorayım?

Eskiler güzel olduğu için eskiden güzeldik. Ama ben her dönemin bizi geliştirdiğini, hepsinin ayrı bir güzelliğe sahip olduğunu düşünüyorum. Eski kafalı değilim, eskiyi severim, eskiyi özlerim, ama yeniliğe her daim açığım. Her şeyde olduğu gibi işime yarayan, ufkumu açan her şeye varım...

- Hep eskiyi arar olduk. Ben 80 kuşağı olduğum için 90’lı yılların başlarını özler oldum. Başka kuşaklar kendi dönemlerini. Siz hangi döneminizi özlüyorsunuz?

Geçmişe özlem herkeste olmalı, fakat geçmişi özleyerek yaşam sürmek mümkün değil. Sağlıklı da değil. Fatma olarak attığım her adımı, tecrübe edindiğim her dersi, her anı, iyiyi, güzeli özlüyorum. Özlemek insani bir duygu. Herkes özler. Şimdiki gençler de şimdiyi özleyecek gelecekte. Bunun sonu yok. İnsan geçmişin hep daha iyi olduğunu düşünür ama şimdiyi kaçırır nedense. Geçmişi özleyelim ama şimdiyi de kaçırmayalım derim ben hep.

SİNEMA HAYATIM...

- Nedir bize dünü aratan, geleceği sevdirmeyen?

Dünü deneyimlemiş olmak, gelecekte karşımıza ne çıkacağını bilmemenin telaşı diyebiliriz. İnsanoğlu belirsizlik sevmez. Kötü de olsa geçmişi tercih eder geleceğin belirsizliği karşısında.

- Günümüzün Türk sinemasını nasıl buluyorsunuz?

Sinemayla uğraşan, sinemayı bir adım ileriye götürmek için tüm fedakârlığıyla çalışan herkese çok büyük saygım var. Bizler sinemayla geçindik. Gelecekte de sinemadan milyonlarca insan ekmek yemeğe devam edecek. Bunun karşılığında sinemayı geliştirmek en büyük görevimiz. Türk sinemasının kazandığı uluslararası başarılar, ülkemizde sinemayla uğraşan insanların çoğalması, filmlerin turizme katkı sağlaması çok gurur verici konular. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte sinemanın da bundan payını alması sonucu ortaya çok güzel şeyler çıkmaya başladı. Yönetmenlerimiz, oyuncularımız dünya çapında. Ben gururla izliyorum hepsini. Sinemaya ekilen tohumların verdiği meyveleri görmek bir sinema emekçisi olarak beni sadece ve sadece onurlandırır.

- Sinema sizin için ne ifade ediyor?

Hayatım... Tam anlamıyla bu. Kendimi bildim bileli sinemanın içindeyim. İlk paramı sinemadan kazandım, evime ilk alışverişi sinemadan kazandığım parayla yaptım, ilk ayakkabımı, ilk eteğimi, ilk arabamı, evimi hep sinemayla aldım. Bunlar maddi şeylerdi, başka meslekte kazanılan parayla da alınabilirdi elbette. Ama benim için en önemli şeyi sinema sayesinde kazandım. Halkımın gönlündeki yerini, sevgilerini. Bundan daha büyük şey olamaz. Bu sevgi karşılıklı oldu.

- Sizce sinema politik midir?

Sinema insanları dolaylı ya da doğrudan etkileyebilen çok önemli bir sanat dalı. Bazen herkesin anlayabileceği şekilde açık açık, bazı durumlarda ise izleyicinin bilinçaltını hedef alarak gizlice yapar bunu.

Fakat sinemayı sadece politik olarak tanımlamak yanlış olur. Politik sinema vardır, olmalıdır da fakat sinemayı salt politik olarak değerlendirirsek hayatın gerçeklerini göz ardı etmiş oluruz. Sinema her zaman toplumsal olayları beyazperdeye aktardı. Bu bazen köylü bir ailenin feodal düzende ezilmesinin hikâyesiyle karşımıza çıktı bazen bir işçinin patron tarafından hakkının çalınması hikâyesiyle. Toplumsal olayların sinema aracılığıyla gösterilmesi sonucu siyasilerle ile karşı karşıya kalındı birçok kez ama sinema her alandaki konuyu, her problemi farklı hikâyelerle işlemekten kaçınmadı, vazgeçmedi. İzleyiciyi güldürmek için tabii ki komedi filmleri yapılacak, ağlamak istiyorlarsa elbette dram filmleri yapılacak ya da bir aşk hikâyesi istiyorlarsa en güzelinden yapılacak. Fakat onların problemleri, geçim sıkıntıları, sefaletleri, töreleri, gelenekleri görmezden gelinirse seyirciye ihanet etmiş oluruz. Sinema seyircisiyle var. Gerçeklerden vazgeçemeyiz.

- Söyleyecek sözü olan, derdi olan filmlerde rol aldınız, sizin için vazgeçilmez miydi?

Doğrularımdan asla vazgeçmedim. Birilerine hoş görüneyim diye doğrumu söylemekten kaçınmadım. Daha doğrusu çekincem olmadı. 77 yıldır gerçek bir kadın oldum. Gerçeklerden çekinmeyen ben sinemada da gerçekleri yansıtan yapımlarda rol aldım. İyi ki aldım. Ülkemin vatandaşının derdi benim de derdim olmalıydı bir sinemacı olarak. Sinema da bunu aktaracak en güçlü alanlardan. Birilerine bu derdi sinemayla anlatarak onları bu konuda dert sahibi yaptıysam, faydam olduysa ne mutlu...

‘İLK ÖDÜLÜMÜ ALTIN PORTAKAL’DAN ALMIŞTIM’

- Türkiye’nin en köklü sinema festivali olan ve bu yıl 57’ncisi düzenlenecek Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin afiş yüzü oldunuz. Duygu ve düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?

Temkinli yaklaştım ilk olarak. Çünkü oraya gidemeyecektim ve gidemeyeceğimden dolayı etkinliğe bir zarar veririm diye düşündüm. Etkinliğe yeterince katkım olmaz diye endişelendim daha doğrusu. Çünkü yürüme zorluğumdan dolayı gitmem mümkün değil.  Sağ olsun festival başkanı Ahmet Boyacıoğlu, gelemesem de resimlerim ve ismimle onlara katkıda bulunmamın yeterli olacağını söyleyince ben de severek kabul ettim. Benim ve meslektaşlarım için son derece önemli bir festivaldir Altın Portakal. 57 senedir büyük bir özveriyle yapılıyor. 1965 yılında Keşanlı Ali Destanı ile En İyi Kadın Oyuncu ödülünü almıştım. Benim de ilk ödülümdü. Mutluyum. Bu sene katılan tüm sinema emekçilerine de başarılar diliyorum.

- Bu aralar en çok neye sevindiniz ya da üzüldünüz?

En çok üzen, genç insanların işsiz dolaşması, koronadan  birçok insanın hasta olması ve hayatını kaybetmesi. Sevindiğim ise gazetecilerin beraat etmesi oldu. Barış’ların özgürlüğü ile ben de kendimi özgür hissettim. Şimdi sıra Müyesser ve tüm basın emekçilerinin özgürlüğünü beklemekte... 

‘KADIN CİNAYETLERİ BİTMİYOR...’

- Özellikle kadın sorunlarına çok değindiniz; bugüne baktığınızda değişen bir şey var mı?

Kadınların sorunlarının hiçbir zaman bitmeyeceğini düşünüyorum. Kadınlara dayatılan her türlü fikir, onlara gösterilen fiziksel, psikolojik şiddet, kadın cinayetleri bitmeyecek. Önce algı değişecek, çocuklarımız eğitilecek, hatta anne babalar eğitilecek. Bu sorunlar 100 yıl önce de vardı, teknoloji çağındayız, uzaya, Mars’a gidiliyor, ayda bitki yetiştiriliyor hâlâ kadın sorunlarını halledemedik. Neden? Çünkü bu konuda kazanacakları bir fayda yok, çıkarları yok. Oysa bir insan hayatı, insan psikolojisi dünya üzerindeki en değerli şey olmalı. Ben göremem bu sorunların bittiğini ama umarım sizler görürsünüz.

‘CHP’Lİ BELEDİYELERİ BEĞENİYORUM’

- Belediye başkanlığı yaptınız, bugünün belediye başkanlarından çalışmalarını beğendiğiniz biri var mı?

İyi niyetini, tüm vatandaşlarına kullanarak, belediyecilik ruhuyla hizmet veren tüm belediyeleri tabii ki seviyor ve destekliyorum. CHP belediyelerinin pandemi dönemindeki çalışmalarını takdirle izledim ve devam etmesini diliyorum. İmkânları ve destekleri tam olsaydı çok fazla şey yapacaklardı eminim. Belediyecilik halka hizmet demektir. Bunun için her türlü imkânı kullanmak ve kendi kendine olanak yaratmak demektir. Tüm belediye başkanlarının çok çalışkan olmalarını, olanakları iyi değerlendirmelerini ve kendi içlerinde dayanışma içinde olmalarını diliyorum. Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu, Zeydan Karalar, Muhittin Böcek, Özlem Çerçioğlu aklıma ilk gelenler oluyor.

‘HÜKÜMET SANATTA YETERSİZ’

- Devletin sanat politikasını nasıl buluyorsunuz? 

Hükümet sizce sanata ve sanatçıya değer veriyor mu?

Devletin sanat politikası mı var? Bu konuda eksik ve yetersiz olunduğunu Cumhurbaşkanı kendi bile kabul etti ve bu konuda defalarca fikrini dile getirdi. Sanatın politikası olmaz. Sanata ve sanatçıya sahip çıkmak bir devlet politikası olmalı.

‘EN BÜYÜK SORUN İŞSİZLİK’

- Sizin politika ile uğraştığınız dönemde Türkiye’nin en büyük sorunu neydi? Bugün Türkiye’nin en büyük sorunu nedir sizce?

Kadına şiddet, kadın cinayetleri, hayvanlara, doğaya şiddet, eğitim, ekonomik sıkıntılar vardı ve halen de devam ediyor. Bizim dönemimizden bugüne kadar artan en büyük sorun maalesef genç işsizlik oldu.

- Hayatınızı anlatacak bir kitap yazılsa ne güzel olurdu, var mı öyle bir proje...

Ben her şeyimi göz önünde yaşadım. Kitaplara yazacak yeni bilgiler yok benimle ilgili. Ama bu istek çok fazla geliyor bana da. Menajerim Bircan Silan daha önce bir festival kitabı projesiyle ve “Dört Yaprak Yonca’’ kitabında yer vermişti. Yeniden istiyor Bircan, bakalım...