Kimlik tartışması sonrası gözaltına alınmasını “Derdim, polisin orada doğru bir şekilde davranmasını sağlamaktı” şeklinde değerlendiren Hatay Baro Başkanı Ekrem Dönmez, anayasa ve uluslararası sözleşmelerin hiçe sayılarak polisin yetkilerinin genişletildiğine, bununla da yetinilmeyerek polis ordusu, bekçi ordusu kurulduğuna dikkat çekti.

Dönmez, “Hukuk devleti, Türkiye sınırlarını çoktan terk etti. Anayasadaki ‘hukuk devleti’ felsefesi, fiili olarak uygulanabilseydi, devlet içinde devlet gibi yapılanmalar oluşmayacak, 15 Temmuz darbe girişimini yaşamayacaktık” görüşünü dile getirdi. Dönmez, 29 Temmuz günü ailesiyle bir mekânda çay içerken polisle kimlik kontrolü sırasında yaşanan tartışmanın ardından gözaltına alındı.

Polislerin Dönmez’i “Biz devletiz” diyerek gözaltına alması, polisin yetkilerinin yanı sıra “hukuk devleti”, “polis devleti” tartışmasını yeniden gündeme getirdi. İktidar yetkilileri Dönmez’i eleştirirken 73 baro başkanı ve muhalefet Dönmez’e destek verdi.

Dönmez, gözaltına alınmasına ve başlattığı tartışmalara ilişkin Cumhuriyet’ten Zehra Özdilek'in sorularını yanıtladı.

- Polis sizden kimlik isterken baro başkanı olduğunuzu söylemediniz. Bunun bir nedeni var mı?

Bunu yaparken hesap kitapla yapmadım. Ama bu benim ilk defa yaptığım bir şey değil. Baro başkanı kimliğim olmadan önce de böyle şeylerle karşılaştığımda benzer davranışlarım hep oldu. Ben hiçbir zaman baro başkanı kimliğimi kullanmadım. Kanunda yazılı bir metin var. Uygulayıcıların bu sınırlara uymaları lazım. Derdim, polisin orada doğru bir şekilde davranmasını sağlamaktı.

- Sizi destekleyenler olduğu kadar eleştirenler de oldu...

Benim hesaplarım üzerinden iki gündür hakaretler, küfürler ediliyor. Bu insanlarla diyaloğa geçtim. İnsanlar sonra bana karşı mahcup oldu. Onların yüzüne ayna tuttum. Çok utandılar. Türkiye’de doğru bilinen yanlışlardan biri de “polistir her şeyi yapar” anlayışıdır. Polis egemenliği oluşturmaz, egemenliği millet oluşturur. İnsanların yüzüne ayna tutmalıyız.

- Polis ve bekçilere fazla mı yetki veriliyor?

Evet, çok fazla yetki var. Anayasa çok açık. Temel hak ve hürriyetler noktasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çok açık. Bir yetki kullanılırken özellikle ifade özgürlüğü gibi, insan hakları temel hak ve hürriyetler gibi alanlarda yorumlamanın özgürlük, güvenlik ekseninde özgürlükler lehine yapılması gerektiğini belirten anayasanın 90. maddesi çok açık. Eğer kanunlar ve uluslararası sözleşmeler çatışırsa uluslararası sözleşmelere üstünlük tanınıyor. Bu sistem, bizde giderek polisin yetkilerinin genişletilmesine doğru bir eksen kayması yaşadı. Bekçi yasası, son sosyal medya yasası bunun eseridir. Polis vazife yasasındaki makul şüphe makul sebebe dönüştü. Bunları topladığımızda geriye doğru bir dönüş var.

- Polis devleti miyiz, hukuk devleti mi?

Anayasadaki başlangıç maddelerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu vurgulanıyor. Bu anlamda devletin hukuk devleti olduğunu kabul etmek zorundayız. Ama bu duruma karşılık olarak fiili uygulamalara da bakmak lazım. Her şey kanunda olduğu şekilde yürümüyor. Anayasada yazılı kanunların, yetkilerin nasıl uygulandığına bakılmalı. 2010’dan 2014 yılına kadar gelinen süreç. FETÖ’nün etkin halinin devlette ilk hesaplaşmaya yol açması. Sonra 2016 yılında darbe süreci ile beraber değerlendirildiğinde devlet içinde devlet kuranlar, sonra bir tarafın tasfiye edilmesi. Dertlerinin bir hukuk devleti olmadığını gördük. Çok eskiden askeri vesayetten şikâyet edenlerin sivil bir vesayet kurmaya çalıştıklarını gördük. Şimdi de polis ordusu, bekçi ordusu kurmaları ülkenin polis devleti mi yoksa hukuk devleti mi olduğunu gösteriyor. Şu anki koşullarda ismi hukuk devleti olsa bile özgürlüklerimizi kullanmak üzere meydana çıkan her sesin bastırıldığı bir sistemde hukuk devletinin hiç istenmediğini görüyoruz. Kimi mahkeme kararlarını da görüyoruz, hukuk devleti yok sayılıyor. Hukuk devleti, Türkiye sınırlarını çoktan terk etti.

- Çoklu baro sistemine geçilmesi bu durumun bir parçası mıdır?

Anlatmaya çalıştığım baskı sürecinin bir devamıdır. Yurttaşlar ne zaman ses çıkarsa barolar da onlara haklarını hatırlatsa hukuk üstünlüğü ciddi anlamda zarar görüyor. Ülkeyi yöneten iktidarın en üst perdelerinden barolara yönelik bir düzenleme geldi. Tehdit yasal hale dönüştürüldü. Burada yaşanan olay baroları susturma operasyonudur. Bertaraf etme operasyonunun bir parçasıdır.

- Bu süreçte baroların ortak bir mücadele verdiğine şahit olduk. Bu mücadele bir umut olabilir mi?

Gelecek için hep umut var. Bu umudun olduğuna dair bir sürü veri var. Mesela benim şahsım üzerinden yaşanan bir olaya verilen tepki, dayanışma ve direnç. Haklar geriye gitmesin diye verilen her mücadele sanmayın ki karşılıksız kalıyor. Bir gün karşılığını bulacağı, bu umutlarla tuğla tuğla bir duvar örüleceği zaman elbette gelecek. Türkiye, mevcut anlayışa teslim olsa bile her zaman bir umut var.